HER ŞEY AŞİKÂR

Hazreti Peygamber “aleyhi ve âlihi ekmelü’t-tahiyyat” Efendimiz bir sabah Zeyd’e: “Ey sâfalı refik, bugün nasılsın, nasıl sabahladın?” dedi.

“Ya Resûlellah, Mümin bir kul olarak” deyince “İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa nişanesi nerede?” dedi.

Zeyd dedi ki: “Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan, yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak ucu kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. O tarafta bütün milletler bir olduğu gibi yüz binlerce yılla bir saat aynı… Ezelle ebedin birliği vardır. Fakat akıl için o tarafa yol yoktur.”

Buyurdu ki: “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışına uygun hediyen nerede? Getir!”

Dedi: “Halk, gökyüzünü nasıl görüyorsa ben de arşı, arştakilerle birlikte öyle görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi apaçık ve meydanda.

Değirmende buğdayı arpadan ayırt eder gibi insanları teker teker tanıyor, ayırt ediyorum. Kimin cennetlik kimin yabancı olduğu bana yılanla balık gibi aşikâr.

“O gün (Kıyamet günü), bazı yüzler ak olur, bazıları kara…” sırrı, şimdiden meydana çıktı.

Can, bundan önce de ayıplarla dolu idi lâkin ana rahminde idi, halâikden (yaratılmışlardan) gizli idi. 

Doğmadıkça anlamak, âlemdeki müşkül işlerdendir. Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır. Allah’ın nuruyla bakıp gören hariç. Böyle olan zat, bâtına da nüfuz edebilir.

Ya Resûlellah, halkın ahvâli bana aşikârdır, gizli değildir. Ben kadın erkek hepsini, kıyamet günündeki gibi apaçık görüyorum. Şimdi söyleyeyim mi, yoksa soluğumu tutup susayım mı?”

Hazreti Peygamber “aleyhi ve âlihi ekmelü’t-tahiyyat” Efendimiz, yeter diye dudağını ısırdı.

“Ya Resûlellah, yeniden dirilişin sırrını söyleyeyim de bugün âlemde neşri izhar edeyim mi? Müsaade buyur da, halkın gözündeki gaflet perdelerini yırtayım. Nûr-i irfanım güneş gibi parlasın; ta ki o nurdan güneşe kusûf gelsin.  Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (meyvesizleri) göstereyim.

Kıyametin sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim.

Elleri kesilmiş olduğu halde Eshab-ı Şimal-ı (sol yandakileri), küfür ve nifak renklerini meydana koyayım… Tutulmayan ve nuru eksilmeyen bir kâmerin ziyasında yedi nifak deliğini göstereyim… Şakîlerin ahirette giydiği pırtıl elbiselerini (paçavraları) göstereyim. Peygamberlerin haşmetlerini, davetlerindeki hakikati duyurayım.

Ortada olan cehennemi, cennetleri, ikisinin arasındaki berzah ile a’raf’ı kâfirlerin gözleri önüne sereyim.

Kevser Havuzu’nun coşmakta olduğunu; suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta, “iç, iç!” diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte olduğunu göstereyim… Susuzluk içinde onun çevresinde dönüp duranları da…

Omuzları omuzuma sürtünmekte, haykırışları kulağıma gelmekte…

İşte gözümün önünde… Cennet ehli, şevkle birbirlerini kucaklamışlar; birbirlerinin ellerini ziyaret edip musafahada bulunuyor, dudaklarından buseler yağdırıyorlar.

Şu kulağım, aşağılık kimselerin hasret naralarından, “ah, ah” diye bağrışmalarından sağır oldu.

Bu söylediklerim ancak işaretlerdir. Daha derin söylerim ama Resül’ü incitmekten, azarlamasından korkuyorum.”

Zeyd böylece kendisinden geçmiş (manevî sarhoş) bir vaziyette söyleyip duruyordu. Hazreti Peygamber “aleyhi ve âlihi ekmelü’t-tahiyyat” Efendimiz, yakasını büktü. Buyurdu ki: “Kendine gel, yuları çek, atın pek hararetlendi!. “Lâ-yestahyî / ALLAH haya etmez” hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. 

Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ile terazi yalan söyler mi? Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı? Ayna ile teraziye (sırrı saklasın ya da fazla göstersin diye) yüzlerce yıl hizmet etsen bile onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenkler, ölçütlerdir.

Onlar sana “Kendini maskara etme; ayna ile terazi nerede, hile, düzen nerede? ALLAH, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu doğruluğumuz olmasaydı, hakikati olduğu gibi göstermeseydik ne değerimiz olurdu?” derler. 

Fakat sen, gönlüne Sinâ dağındaki tecelli gibi vurduysa bile yine aynayı koynuna koy!”

Ya Resûlellah, “ALLAH güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı? Aslı olmayan şeyleri de yırtar, yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi.

Resûlellah buyurdu ki: “Bir parmağını gözünün üstüne koydun mu, dünyayı güneşsiz görürsün. Bir parmak bile, aya perde oluyor. İste bu Padişahın ayıp örtücülüğüne alâmettir.

Bu sözün sonu yok!

Zeyd, kalk da söz söyleme Burak’ına gem vur! Söz söylemek kabiliyeti ayıbı açar; gayb perdelerini yırtar. ALLAH, bir süre gaybı dilemiştir. Şu davulcuyu sür, yolu kapa. Atını hızlı sürme, yuları çek. Sırların gizli kalması, herkesin kendi zannınca mesrur olması daha iyi… 

Cenab-ı Hakk, rahmetinden ümitsiz olanların da ibadetinden yüz çevirmemelerini ister. Onların da ibadetiyle şereflenmelerini, o ümidin peşinde koşup durmalarını ister… Merhameti herkese şâmil olduğundan diler ki, o rahmet, herkesin üzerinde parlasın. İster ki, her bey, her esir, ümit ve korkuyla Kendisinden çekinsin. Herkes bu perdenin ardında beslenip yetişsin. Ümit ve korku perdesini yırttın mı, gayb, bütün şâşâasıyla ortaya çıkar.”

Mesnevi-i Şerif