MANEVİ HASTALIK

Bedenin azalarının her biri, kendine mahsus bir iş için yaratılmıştır. Onun hastalığı ise kendisi için yaratıldığı fiili yapamamasıdır. Ya o işi hiç yapamaz veya zorla yapabilir. Bu bakımdan elin hastalığı tutamamak, gözün hastalığı görememek veya görmenin kendisine zorlaşmasıdır. Bunun gibi kalbin hastalığı da hangi iş için yaratılmışsa o işi yapamaması veya yapılmasının kendine zor gelmesidir. Bu iş de ilim, hikmet, mârifet, Allah sevgisi, Allah’a ibâdet, Allah’ın zikrinden zevk duymak ve Allah’ın rızasını bütün arzulara tercih etmek ve bütün arzu ve âzâları Allah’ın rızasına uygun kullanmaktır. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesad gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler, size Allah’dan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad’dan daha sevimli ise, artık Allah’ın emrinin gelmesini bekleyin… Allah fasıklar kavmine hidayet etmez”.

Bu bakımdan nezdinde Allah’tan daha sevimli bir şey bulunan bir kimse hastadır. Nitekim toprak yemeyi diğer yemeklerden fazla seven mide hasta olduğu gibi başkasını Allah’tan daha fazla seven kalp de hastadır.

Bu izahtan, Allah-u Teâlâ’nın dilediği hariç, bütün kalplerin hasta olduğu anlaşılmıştır. Ancak, sahibi tarafından bilinemeyen bedenî hastalıklar olduğu gibi teşhis edilemeyen kalbî hastalıklar da vardır. Bu sebeple ondan gafil kalınır ve tedavisine bakılmaz.

Bazı hastaların acı ilaçlara tahammülü olmayıp hastalığı çekmeye devam etmeleri gibi bir kısmı da kalbin tedavisindeki zorluğu düşünerek hastalığı çekmeye devam eder. Çünkü onun ilacı, şehvetlere muhalefet etmek, onlara esir olmamaktır. Bu ise ruhun zorluk çekmesi demektir. Bu da oldukça zor ve acıdır.

Bu sebeple hastalık müzminleşti, dert ağırlaştı ve bu ilim tamamen ortadan kalktı. O derece kalktı ki kalbin tedavisi ve hatta hastalığı inkâr edilir oldu. Halk dünya sevgisine ve zahiri ibâdet fakat bâtını âdet ve gösteriş olan amellere teveccüh etti. İşte bunlar hastalıkların esas alâmetleridir.

Tedavi olduktan sonra sıhhate kavuşmanın alâmetlerine gelince, tedavi edilen hastalığa bakar. Eğer cimrilik hastalığı tedavi ediliyorsa -ki bu hastalık öldürücü ve Allah’tan uzaklaştırıcı bir hastalıktır- bunun tedavisi ancak cömertlik ve infâktır. Şayet cimrilikten kurtulan kişi sehâvette ileri gidip israfa kaçıyorsa bu da aynı şekilde başka bir hastalıktır. Tıpkı soğukluğu, hararet galebe çalıncaya kadar tedavi eden bir kimse durumuna düşer ki bu da hastalıktır. Aksine istenilen, hararet ile bürudet (soğukluğun) arasındaki îtidal dengesini/orta yolu elde etmektir. Bunun için sehâvette/cömertlikte, israf ile cimrilik arasında ve her ikisinden eşit uzaklıkta olmak lâzımdır.

Orta yolun/orta derecenin ne olduğunu bilmek istersen, kötü huyun gerektirdiği bir fiile/işe bak! O kötü huy, zıddı olan iyilikten daha kolay geliyor ve daha çok hoşuna gidiyorsa, sende galip olan o kötü huydur, ona daha çok yakınsın. Mesela, malı istif etmek, yoksullara ve hak edene vermekten daha sevimli ve kolay geliyorsa, bil ki galip olan cimrilik hastalığıdır. O durumda infâkta daha ileri gitmelisin!

Eğer hak etmeyen ve hakkı olmayan herhangi bir kimseye vermek, onun için saçıp savurmak senin nezdinde hakkaniyetle tutmaktan daha sevimli ve kolay ise bil ki, sende israf sıfatı galiptir. Bu durumda da imsâke/malı elinde tutmaya gayret etmelisin!

Böylece, durmadan nefsini murakabe edip fiillerin kaynağının ne olduğu ile ahlâkının ne derecede/durumda bulunduğuna delil bularak muttali olmalısın!

Mala duyduğun ilgi/alâka kesilinceye, malın dağıtılmasına ve tutulmasına meyletmeyecek raddeye varıncaya kadar devam etmelisin. Öyle ki mal senin nezdinde su gibi olmalıdır. O malı ancak -kendin ve yakınların dahil- bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı için tutmalı veya bir muhtacın ihtiyacına sarf etmelisin. İsrafını cimriliğin üzerine veya cimriliğini de israfın üzerine tercih etmemelisin! Senin nezdinde vermek, vermemekten (konuşmak sükut etmekten…) daha sevimli olmamalıdır. (Huy ve arzularının mahkumu değil hakimi olmalı; onlar seni değil sen onları kontrol etmeli/evirip çevirmelisin.) Diğer kötü huylar ve arzulardan da bu şekilde arınmak gerekir ki dünya ile ilgili olan bir şeyle alâka kalmamış olsun!. Nefis dünyadan alâkasını kesmiş olduğu halde göç etsin. Dünyaya iltifat etmeksizin, sebeplerine de iştiyak duymaksızın…

Böyle olan her kalp/kişi bu yoldan sâlim olarak Allah’a ulaşır. İşte böyle olursa râzi ve marziyye olan nefs-i mutmainne gibi Allah’a rücû’ eder. Peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerden olan mukarrebler zümresine katılmış olur.

İki taraf arasındaki gerçek itidalin/orta yolun bulunması gayet zor hatta kıldan ince, kılıçtan daha keskin olduğundan, dünyada bu sırat-ı müstakim/dosdoğru yolun üzerinde duranlar, ahirette de böyle bir köprünün üzerinden rahatlıkla geçebilirler. Taraflardan birisine meyletmeyip ortayı muhafaza eden kalpler pek az bulunur. Az da olsa bir tarafa meyleder. Bunun için kıyamette azaptan kurtulanlar pek az olur. Göz açıp yumuncaya kadar olsa da Cehennem’e uğramadan geçemez.

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur… Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra muttakileri/bilfiil korunanları kurtarırız ve zalimleri de diz üstü orada bırakırız. (19/71-72)

Yani sırât-ı müstâkîme/dosdoğru yola yakınlıkları, uzaklıklarından daha fazla olan kimseleri kurtaracağız. İstikametin güçlüğünden dolayıdır ki her gün en az yirmi defa “Allah’ım, bizi sırât-ı müstâkîme hidayet eyle! diye dua etmek farz/vacip olmuştur.

Dosdoğru yol olan orta yol üzerinde istikamet gayet zordur. Fakat istikametin hakikatine gücü yetmese dahi, onun yakınına varmak için var kuvvetiyle çalışmalıdır. Felâh ve necâtı arzu eden iyi bilmelidir ki, kurtuluş ancak sâlih amellerle mümkündür. Sâlih ameller de ancak güzel ahlâktan meydana gelir. O halde herkes ahlâk ve huylarını tahkik etmeli, onları teker teker saymalı, gözden geçirmeli, tertip üzere onların teker teker tedavisiyle meşgul olmalıdır. Keremiyle bizi o müttakilerden kılmasını kerem sahibi Cenab-ı Allah’tan niyaz ederiz.

İhya-i Ulumiddin

 GÖNÜL HUZURU İLE İBADET

Biz, bu dünya ambarında buğday biriktirmekte fakat topladığımız buğdayları yine kaybetmekteyiz. Biz, düşünmüyoruz/anlayamıyoruz ki buğdayın noksanlaşması ambardaki fârenin hilesindendir. Fâre, ambarımızı delmiş, ambarımız onun hilesinden harap olmuştur. Ey can, önce ambara giren fâreden (nefsi esir eden ve kalbi istila eden hastalıktan) kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamanın derdine düş. Eğer ambarımızda hırsız bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, sadıkâne yapılan ibâdet taneleri niçin bu ambarımızda toplanmıyor/kalp huzuru neden hissedilmiyor/neden ibadetler gönül huzuru ile olmuyor?

Mesnevi-î Şerif