Etiket arşivi: yakin

AYNALI BABA

(…….) şehri, Osmanlı memâlikinin en büyük ve en güzel şehirlerinden biridir. Ben, birkaç vakittir bu şehirde, şehrin ortasında bulunan bir mahallede ikamet etmekteyim. Hükûmet Konağı’yla evim arasındaki yollarda nazarı dikkati celp eden pek çok şey var idi. Köhne haneler, her biri dert ve sefalet yuvası olan nice viraneler, geçilmez sokaklar, murdar caddeler ve benzerleri… En dikkat çekici olanı ise evimin yakınlarında bulunan eski bir kabristandı.

Bu mezarlığın etrafı oldukça sağlam ve sanatkârâne yapılmış duvarlar ile çevrilmişti. Duvarlarda, onar metre ara ile açılmış pencerelere takılmış tunç parmaklıklar cidden takdire şayandı. Mezarlığın kapısı, sonradan takılmış bir tahta parçası idi. Eski kapısının, uzun ve yıpratıcı günlerin geçişine karşı koyamayarak mahvolduğu anlaşılıyordu.

Bu mezarlık, sadece birçok hatıra ve mevtanın gömüldüğü yer değil, birçok enfes eserin de mahzeni idi. Pencerelerden görüldüğüne göre orada mezar taşlarında eski hattatlarımızın icazkâr (az sözle çok şey anlatan) kalemlerinden çıkmış nice yazılar vardı.

Bu yazılar, şiir ve edebiyat bakımından dahi önemli bir yere sahip olduğuna hükmedilebilirdi.

Taşların tepesindeki kavuklar, külahlar, taçlar, tarihî açıdan incelenmeye değerdi.

Uzun zamandan beri terk edilmiş izlenimi veren mezarlıktaki serviler ve asırlık ağaçlar, bu sessiz mezarlığa garip bir heybet ve ürpertici bir letafet (güzellik) hissi veriyordu.

İnsan boyu uzunluğunda otlar, ölü kokusu yaydığı zannedilen baldıranlar, bahardan itibaren mezarlığı kaplıyordu.

Hiç şüphe edilmeyeceği üzere, şimdi şehrin ortasında kalmış olan bu mezarlık, vaktiyle şehrin bir kenarındaydı… Sonra şehir büyümüş, mezarlık ortada kalmıştı.

Ben her gün bu mezarlığın önünden geçer, her seferinde de orayı ziyaret etme arzusunu gönlümden geçirirdim.

Fakat bizim gibi kıymetli vaktinin bir kısmını geçim derdine, diğer kısmını ise zevk ve eğlenceye adamış gençlerin mezarlarla uğraşmaya vakti mi olurmuş? İşte ben de o vakitler, zamanımı boş işlere harcayan bir gençtim. Söylediğim gibi, her gün bu mezarlığın önünden geçtiğim hâlde sadece duvarlarının intizamı ve sağlamlığını hayranlıkla seyretmeye ancak bir dakika ayırabilirdim.

Evvelki hâlimle sonraki hâlim arasındaki tezatı ifade edebilmek için öncelikle kendim hakkında birkaç söz söylemek icap ediyor: Mütedeyyin ve çok iyi kalpli bir annenin özel ihtimamıyla geçen çocukluğum bende sökülmez bir din hissi ve yıkılmaz bir ahlak ilkesi bırakmıştı. Sonraki yıllarda da mükemmel bir tahsil gördüm.

Birçok genç gibi okul bittikten sonra kitapları unutulmaya mahkum olarak bir tarafa atmak yerine onlardan istifade ederek malumatımı genişletmeye mektepten sonra da devam ettim. Az çok bir fikir edinmediğim hemen hiçbir şey kalmadı. Özellikle akranlarım gibi dinî ilimlerden yüz çevirmeyerek hem zahirinden ve hem de batınından hissedar olmaya çalıştım.

İşte bu malumat (bilgi) yığını altında bir gün zihnimi ve vicdanımı tahlil ettiğim vakit tam bir hayret içinde garip bir karışım haline geldiğimin farkına varabildim. Ben, küfür ile imandan, ikrar (kabul) ile inkârdan, tasdik ile şüpheden mürekkep bir şey olmuştum. Kalben inkâr ettiğimi aklımla tasdik eder, aklımla reddettiğimi kalbimle kabul ederdim. Velhasıl (sözün özü), şüphe denilen ejderha vücudumu sarmıştı. Bir fikri ne kadar sağlam esaslarla kuvvetlendirirsem kuvvetlendireyim, şüphe canavarı onu bir sarsışta yıkıyordu.

Şüphe ejderhası her kesin fikrin düşmanıydı; ister ikrar (kabul etmek), isterse de inkâr etmek için olsun, yanlış veya doğru hiç bir şey bırakmıyordu. (Tam bir kararsızlık içinde mahvolup kalıyordum.)

Şu halde hayat levhalarını (görüntülerini), fikrin dış âleme aksedişleri olarak kabul ettiğimizde (şüphe ve kararsızlık ile) müthiş bir azapta, tahammül edilmez bir cehennem içinde kaldığım anlaşılır.

Herkes için pek tabii ve güzel olan şeyler benim için başka bir hâl alıyordu.

Bu haller sebebiyle aşkta da maişette de talihsizlik ve mutsuzluk peşimi bırakmıyordu. İnsanlardan sıkılan ve uzak durmaya çalışan biri olup çıkmıştım. Bu takat getirilmez haller içinde bir parça rahatı, kendinden geçmede buluyordum. Daimî işretle vücûdum, mahvoluş ve perişanlık yolunu tutmuştu.

Bir gün bütün manevî kuvvetimi kullanarak kendimi o sersemleten şeyden kurtardım. Sonra yeniden şüphe canavarını öldürecek deliller bulabilmek ümidiyle ilim öğrenmeye ve inceden inceye araştırma yapmaya koyuldum. Bir kere daha manevî ilimlerle meşgul ve meşhur olmuş zatlara müracaat etmeye başladım. Bunların içinde çok faziletli, son derece sâlih insanlara rastladım. Ne çare ki bunların ilim ve delilleri, bence, beşeriyetin çocukluk zamanında icat ettiği hayal ve hikaye seviyesinden ileri gitmiyordu. Beni, düştüğüm girdaptan kurtarmak için bütün malumatımı (edindiğim bilgileri) çürütüp yok edecek ve var olduğu söylenen hakikatleri kendi gözümle görür gibi gösterecek birine ihtiyacım vardı. Ancak böyle birisine tesadüf edemedim.

(…..) şehrinde, genelde, Batı’da rağbet edilen ilimler ile meşgul olan iki cemiyet vardı. Bunlardan ispritizma cemiyeti, ruh çağırma ve benzeri anlaşılmaz şeylerden tutun da masa çevirmek gibi eğlencelere kadar pek çok tuhaflıklarla uğraşıyordu. Onların en ileri gelenleri ile görüştüm. Ruhun varlığına tam bir itikat ile inanıyorlardı lâkin gösterdikleri deliller bence, hayal gücünün oyunlarından ibaretti.

Bunun üzerine manyetizma ile uğraşan cemiyet ile irtibata geçip yakınlık kurdum. Lâkin bunlardan ne çıkardı? Hiç! Sadece, insanın hayat sermayesi elinde oldukça, telkin ve hipnoz gibi bir takım acayip kuvvetlere sahip olması; işte o kadar! Yok bu kuvvetlerin bir kısmı gizliymiş de… Hepsi lâf!

Ben, bunun üstünde şeyler arıyordum.

Dört sene devam eden bu ikinci hummalı hayatımda da hiçbir şey elde edemediğim gibi her yeni öğrendiğim şeyin şüphe ejderhasına lezzetli bir gıda olması hasebi ile bir kere daha sukut ettim. Bu defa en dibe düşmüştüm. Bî-çâre beynimin içi daimî bir savaş alanına dönmüş idi. Farklı fikir dalgaları (akımları) hiç durmadan birbiriyle çarpışarak dimağımı gürültü ve velveleyle dolduruyordu. Zihnimin faaliyeti şaşılacak dereceye varmıştı. Rahat ve teselliyi, tekrar kendimden geçmede aramaya başladım. Bu manada da arkadaşlarımın en aşırısı olmuştum. Şamatalı zevk ve safa içinde yaşamak beni uyuşturuyor, bir dereceye kadar da mutlu ediyordu.​

Arkadaşlarım, iyi eğitim görmüş, vicdanlı ve namuslu gençlerdi. Ancak eğlenceye düşkün olup zevk ve sefahat perisine aldanmışlardı. Bu da içinde bulundukları ruhsal durumdan kaynaklıydı. Zira arkadaşlarım, umursamazlık meşrebinin yolcusu idiler. Hiçbir şeye aldırış etmiyorlardı.

Bunların bir kısmı uzmanlaştığı fen bilimleri ve kendi işleri ile meşgul olup metafizik ve hikmet denilen varlık muamması ile uğraşmazlardı. Bazılarıysa din hissinden âdeta soyunmuş; din ve hikmete eskilerin …. gözüyle bakarlardı. Bir kısmı ise Ramazan kandillerini gördüğü vakit Müslüman olduğunu hatırlayanlardandı. Kandiller yandı mı tesbihlerini alırlar, dinlememek ve hiçbir şey anlamamak şartıyla camileri dolaşarak Kur’an ve vaaz dinlerler ve ikindi vakti uyanmak şartıyla oruç bile tutarlardı. Oruç tuttuğu hâlde namaza gerek görmeyenler de vardı. Uzun bir namaz olan teravihe hiçbiri yanaşmazdı. Ramazan bitti mi, bunların dinî duyguları da “elveda” diyerek çeker giderdi.

Mevsime göre elbise giymeye benzeyen bu çeşit dindarlığı ben, her sene Ramazan ayı geldiğinde hayret içinde ve ibretle izlerdim.

Bir gün, ki pek hoş bir bahar günüydü, arkadaşlardan birkaçı kıra çıkma (sahra âlemi) fikrini ortaya attı. Uzun konuşmalardan sonra vilayet (şehir) merkezine bağlı yerlerden, güzelliğiyle meşhur (…..) kasabasına gitmeye ve orada üç gün eğlenmeye karar verdik. Bu kasaba şehir merkezine şimendiferle (trenle) bağlıydı. Orada bulamayacağımız ihtiyaçları temin ettikten sonra trene bindik.

(…..) şehrinin civarları çok ferahtır; hele tren güzergâhı gerçekten harikadır. Hayret verici güzellikte olan eşsiz tabiat manzaraları, arkadaşlarıma gürültülü bir neşe vermişken, ben, tam aksine büyük bir hüzne kapılmıştım.

“Sürekli ve kalıcı olmadıktan sonra bu güzellikler, bu tabiat manzaraları ne işe yarar?

Bunca güzelliğin şahidi ve seyircisi olan insan, sürekli (ve bekâ sahibi) mi?

Yerküre dediğimiz bu gelip geçici meskeni derin bir hüzne kapılmayarak seyretmek mümkün mü?

Nereden geldik?
Nereye gidiyoruz?

Saf ve temiz bir inancın gayet güzel cevap verdiği bu soruya akıl ve bilim neden cevap veremiyor?”

Bir kere daha tabiata baktım. Bu defaki bakışımın önünden güzellikler kayboldu. Işık söndü; her tarafı zulmet istila etti. Güyâ hakikat bütün dehşetiyle meydana çıkıp gözlerime göründü.

“İnsanın gözünü okşayan çimenlerdeki yeşillikler, latif çiçeklerdeki güzellikler, ancak ışık oyunu!

Minimini kuşların cıvıltısı, havanın titreşimi!

Âlemleri kaplayan bu ışık, esirin dalgalanması!

Velhasıl, hepsi bir zarurete, bir emre, bir kanuna esir (uymakta)!”

Oldukça dalgın olduğumu fark eden bir arkadaş:

-Yine neyin var? dedi.

-Hiç, dedim.

Bu “hiç” sözü, yalnızca durumumu anlatmak için söylenmemişti; ağzımdan çıkan bu “hiç” kâinatı tarif ediyordu.

Sükût ve hüznümden sıkılan arkadaşlar itiraza başladılar. Böyle mesire yerine giden bir adamın cenaze alayındaymış gibi kasvetli bir çehre takınması çekilecek şey değildir. Çünkü kasvet, neşeden daha fazla bulaşıcıdır.

Arkadaşlardan biri, “İlacını unuttuk” dedi ve şahsıma mahsus olanı getirdikten sonra benden daha neşeli kimse olamazdı. Böylece seyahatimiz tam bir neşe içinde tamamlandı.

İkindi vakti (…..) kasabasına vardık.

Bu kasaba gördüğüm yerlerin en güzelidir. Bu mini mini memleketten o kadar hazzetmişimdir ki elimde ve imkanım olsa orada kalmayı tercih ederdim.

Kasabanın evleri bir diğerinden hayli uzak ve her biri üç beş dönümlük bahçelerin içindedir. Her evin bahçesinde birçok su yolları akar.

Hatta bazı sokaklarında bile büyükçe ırmaklar akmaktadır.

Bahçeleri meyveli ağaçlarla doludur.

Bu kasabada pek çok gül yetişir. Mevsiminde bülbülleri pek çoktur. Kısacası, (…..) kasabası yerküremizin cennetlerinden biridir.

Kasabaya vardığımızda daha önce de birkaç kere misafir kaldığımız kişi tarafından karşılandık. O geceyi dostumuzun evinde geçirerek ertesi günü sabahleyin “Subaşı” denilen yere gittik. Çeşitli yerlerden kaynayarak doğal bir havuzda biriktikten sonra farklı kollara ayrılarak akan suların şırıltısı hoş bir melodi gibi kulaklarımızı okşuyordu.

En güzel yeri seçtik. Ancak oraya bizden önce gelmiş iki kişi vardı. Bu iki kişiyi gördüğümüz zaman ağzımızdan çıkan sözler kim olduklarını anlatır mahiyette idi: “İki serseri”, “iki dilenci”, “iki sarhoş”, “iki derviş”.

Hakikaten pejmürde kıyafetli bu iki adam, söylediğimiz sıfatların tümünü taşıyor gibiydi…

Biz de oturduk.

Pejmürdeler bize zerre kadar ehemmiyet vermediler.

Birbirleriyle konuşmayı sürdürdüler. Sanki biz hayalet kabilinden bir şeymişiz gibi bu iki devletlinin bir nazar-ı dikkatine bile hedef olamadık. Hatta arkadaşlardan birinin “Esselamu aleyküm”ü bile havaya gitti.

Arkadaşlardan her biri birer şeyle uğraşmaya başladı. Kimi yemek tabağı ile kimisi meze tedariki ile meşgul oldu… Ben de içilecek şeylerin başına geçtim.

Tesadüfen pejmürdelerin yanına düşmüşüm. Bunlar konuşuyorlar, ben de dinliyor idim.

Elli yaşında gibi görünen söylüyor, daha genç olan dinliyor ve bazen de soruyordu.

Bunların konuşmalarından, önce deli olduklarına karar verdim. Hakikaten deliydiler. Lâkin delilerin “meczup” denilen cinsinden…

Ne gariptir ki bu iki pejmürdenin delice konuştuğu mevzular, beni, öteden beri uğraştıran şeylerdi.

Yaşlı deli, genç olana diyordu:

-Bu âlemde her ne varsa benim sıfatımdır. Ben olmasam, bir şey olmazdı.

Ben “Hep”im veya “Hiç”im yahut “Hiç”im veya “Hep”im. Zaten “Hiç” ile “Hep” aynı tek şeydir! Lâkin fark görme cehaleti, bir şeyi iki isimle yâd ediyor!…

Sohbetin devamı da buradan hesap edilsin!

Çok şaşırmıştım; istemsizce söze karıştım:

-Acayip! Var ile yok nasıl eşit olabilir? Mesela ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu iki hâl arasında fark olmaz mı? dedim.

Yaşlı olan başını çevirdi; kahkahayı kopardı.

-Vay! Sen varsın ha, dedi. Acaba var mısın?

Bu mühim suâli kendi kendime pek çok kere sormuştum. Bu soru yüzeysel bir bakışla anlamsız ve alay edilmeye lâyık görülebilir lâkin öyle değildir.

Eğer var isem, neden yok olacağım?

Yok olmayacağım da ruhum mu bâki kalacak?

İşte, şüphe canavarının kendini gösterdiği yer, denklemin bu son kısmıydı: Ruhum ebedi kalacak mı? Ruh nedir? Bizzat kendisinin duyuları, hissetme yeteneği var mı? Hüviyetini (ne olduğunu) bilir mi? Var ise maddi kalıptan ayrıldığında ne gibi bir hal ile hallenecek?..

İşte cevapsız birçok soru…

Meczup ilave etti:

-Ancak ben varım; zîra ki “Hiç”im. Vücûdum mutlaktır (varlığım hiçbir şeyle kayıtlı değildir). Fenâ (yok olma), kayıtlı olana vardır. Mutlak olan (hiçbir şeyle kayıtlı olmayan), “Varlık”tır, “Var”dır.

Sonra sustu; her ne söyledimse cevap alamadım. Nihayet sorularımdan usandı.

Arkadaşına:

-Haydi gidelim, bu hayvan bizi zevkimizden alıkoydu, dedi.

Kalkıp gittiler.

Ne tuhaf! Mükemmel eğitim görmüş iddiasında olan bir insana sefil bir deli “hayvan” diyordu!

(…..) kasabasında, kararlaştırdığımız gibi üç gün kaldık. Bu üç günü arkadaşların şikâyetlerine ve ısrarlarına rağmen şaka yapmadan ve kendimden geçmiş bir şekilde geçirdim. Dönüş trenine bindiğimiz zaman arkadaşlardan biri benimle bir şeyler konuşuyordu, ben ise artık sözlerine hiç önem vermeyerek kendi düşüncelerimle dertleşiyordum. Bir aralık arkadaşa, istemsizce, “Acaba ben var mıyım?” dedim. Kahkahayı bastı. “İlacı yetiştirin; Râci çıldırmak üzere” dedi.

Dönüşümüzün ikinci günüydü. Kahveye gitmek üzere mezarlığın önünden geçiyordum. Her zamankinin aksine kapı açıktı. Bu tesadüften istifade için kalbimde büyük bir meyil hissederek mezarlığa girdim. Birkaç yüz yaşındaki koca koca ağaçların gölgelerinde yürümeye, terk edilmiş mezarlarda biten ve sanki ölüm kokusu saçan iri otları ayağımla çiğnemeye başladım.

Mezarlığın ortasında daire şeklinde bir hat üzerine dikilmiş birtakım ağaçlar dikkatimi çekti. Bir süre oturmak için o tarafa yöneldim. Bu ağaçlar bir diğerine bitişik olarak yapılmış ve büyük bir aile için ayrılmış mezarların etrafındaydı. Ağacın birine dayandırılmış, yarısı hasırdan, diğer yarısı tahta parçalarından yapılmış bir kulübe gözüme ilişti. Terk edilmiş bir yer olduğunu zannederek kapısını açacağım sırada yırtık pırtık kıyafetler giyinmiş biri dışarı çıktı.

Elli yaşlarında olduğunu sandığım bu adamın başında yeşil bir takke vardı. Bu takke, üzerine kırk elli kadar ayna parçası yapıştırılarak süslenmişti. Birçok kumaş parçaları yamandığı için gökkuşağını andıran cübbesine bile ayna, teneke gibi şeyler dikilmiş ve tutturulmuştu. Bu hâldeki bir adamı görüp de, daha doğrusu elbisesine bakıp da gülmemek elden gelmezdi. Ama üzerime atfettiği bakışlarında o kadar latif bir hilm ve tevazu, çehresinde de o kadar hüzünlü bir donukluk vardı ki ben gülemediğim gibi gayri ihtiyari kendisine doğru bir adım atıverdim.

Kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden ciddiyetle; yavaş ve ahenkli bir sesle: “Safa geldiniz, nûrum, buyurunuz,” dedi ve kulübesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi.

Oturdum; sırtımı kulübeye vermiştim.

Ön tarafımızda on beş kadar büyük taşlı ve güzel sülüs yazıyla mezarlar, sağ ve sol tarafımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu.

Kulübenin sahibi bir kere daha içeri girdi, mangal görevi gören bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir kahve kutusu, bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası ve birkaç teneke kutu çıkardı. Cezveyi kuru otlar ve çöplerle yaktığı ateşe sürdü. Tekrar:

-Safa geldiniz nûrum; nasılsınız, iyi misiniz?” dedi.

-Elhamdülillah, dedim.

Bu adamın ciddiyetiyle kıyafeti arasındaki tezat beni öylesine şaşırtmıştı ki…

Tekrar söze başlayarak:

-İsminiz nedir? dedi.

-Ahmed Râci.

-Ahmed Râci mi? (Gülerek) İnsanlığın ismini almışsın nûrum!

-Ne gibi?

-İnsanoğlu o kadar aciz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını rica ile devam ettirir. Râci demek, insan demektir.

Bu kâmilâne sözler üzerine bir kat daha şaşırdım. Ben de sordum:

-Sizin isminiz nedir?

-Benim ismim çoktur. Her yerde ayrı bir isim ve vasıfla yâd edilirim. Burada, üzerimdeki aynalardan dolayı ‘Aynalı Dede’ namıyla bilinirim. Ama sen istersen Âdem Baba diyebilirsin.

Bir süre düşündükten sonra ortaya çıkan arzuyu engelleyemeyerek dedim ki:

-Azizim, kemâl ehlinden olduğunuz meydandadır. Böyleyken, bu garip kıyafetler altında gizlenmenizin sebebini anlayamıyorum.

-Hâlbuki bu, pek basittir. (Kahveyi hazırlayıp fincanıma doldurduktan sonra) Herkes süse meraklıdır; birçok para harcayarak türlü türlü elbiseler yaptırıyor. Ben de bu şekil elbiseden hazzediyorum.

Bu cevap hem ma’kul hem de değildi. Biraz düşündükten sonra bunu gayr-ı ma’kul buldum ve kendisine fikrimi söyledim; cevap verdi ki:

-Böyle bir şeyin yapılmasını uygun bulmuyorsunuz lâkin bana göre uygundur. Elli yaşında bir adamın tanesini on beş, bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve ismine boyunbağı dediği bir yuları ma’kul gördüğünüz hâlde külâhıma taktığım ayna parçaları neden akla yatkın olmasın! Tut ki her ikisi de insanın münasebetsizliği ve cinnetini göstersin; öyle bir durumda bile benim deliliğim daha parlak (hoş) ve daha mantıklıdır.

Birdenbire içime parlak bir fikir hasıl oldu: Mecnun kıyafetine girmiş bir irfan sahibi olma ihtimali bulunan Aynalı Baba’yla ciddi meseleler hakkında konuşmak isteyerek dedim ki:

-Sultanım, sen viranede gömülü bir hazinesin, ben ise hikmet arayışı içinde bir avare. Lütfen istifade etmeme müsaade eder misin?

Verin elinizi öpeyim!

-El öpmek… (Şaşırarak) Niçin? İstersen konuşalım…

Ama sözden ne çıkar! Şimdiye kadar kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudun. Ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bildikleri nedir? Arzularını gidermek ve zanaatlarını geliştirmek için ihtiyacı olan konulara dair edindikleri şeyler… Lakin hak ve hakikate dair ne bilirler? Hiç! Akıl hesaplarıyla Hakk’ı kabul etmek mümkündür lâkin anlamak ve bilmek mümkün mü? Ne konuşalım! Harfleri bir araya getirmekle hikmet ve kamâlin aslına ulaşılabilir mi?

Bu anda garip bir hâl hissetmeye başladım: Koca bir medeniyetin, yedi bin senelik insanlık uğraşlarının ürünü olan eğitimi küçük gören bu garip kıyafetli mecnunun sözlerindeki büyüklük, bana pek büyük bir küçüklük vermişti. Pek küçük ve pek önemsiz olduğumu hissediyordum. Dudak oynatmaya kuvvet bulamayarak gözlerimi rica eder gibi, yardım dilenircesine kendisine diktim.

Gülümseyerek dedi ki:

-Yorucu faraziyatı (varsayımları) bırakalım da biraz bî-hûş olalım (kendimizden geçelim), olmaz mı?

Aynalı Baba’yla birer kahve daha içtik…

Kahveleri içtikten sonra Baba kulübeden bir ney çıkardı; hafif ve latif bir suretle üflemeye başladı. Mezarlığın sessizliği yanında neyin hüzünlü nağmeleri bana garip bir zevk veriyordu. Gittikçe sinemden bazen hüzün veren, bazen ferahlatan ahlar çıkaracak kadar şiddetlenen bu garip zevkte kahvenin de dahli vardı. Kendimde acayip değişimler hissediyordum. Güyâ sürekli taşımaya mahkûm olduğum sıkıntılı yük üzerimden alınmış; büyük bir hafiflik hissetmeye başlamıştım. Aynalı Baba ney ile taksimini bitirdikten sonra hafif ama dâvûdî bir sesle okumaya; daha sonra da  ney ile âhenge başlamıştı.

Okuyordu:

Bu fenâ mülküne
ibretle nazar kıl ey cân,

Gafleti eyle hebâ,
boşa değildir meydân,

Hani Sultan Süleyman,
hani İskender Hân,

Yüz bin senelik ömrü
mutlu geçirsen de, (hepsi) bir an,

Ne güle ne bülbüle bâkî,
a kuzum bu bâğ-ı cihân,

Kime yâr oldu ki muradınca,
felek-i devr-i zamân.

Bu gazelin üzerimde öylesine bir etkisi vardı ki… Aynalı Baba bu parçayı bitirip de ney üflemeye başladığı zaman gözlerimden yaşlar akıyordu. Hüzün ve hasret gözyaşları mı; aşk ve zevk gözyaşları mı, bilemedim; ancak çok etkilenmiştim. O andaki ruh ve vicdan durumumu tarif mümkün değil…

Baba okuyordu:

Tamâ’ ü hırsa uyup
nefsine mağlup olma,

Rahatın zâil olur,
nâmını meşhûr yapma,
Dünya saltanatına yaslanıp
mağrûr olma (ki)
Sohbet-i ârif-i billâha eriş,
onlardan uzak kalma!

Bayılma derecesine gelmiştim. Baba’nın sesini pek yavaş, âdeta uzaktan geliyormuş gibi duymaktaydım. Ney hayret edilesi bir güzellik kazanmıştı.

Zevk-i dünyâya kapılmadı,
ehl-i kemâl,

Bildiler dünyayı hep,
arzu, oyun ve hayal.

Zevkin cihânda teşbihi,
rüyanın gerçeğe misâl;

Aşk eteğini tutup buldu
kamu kurb-i visâl.

Duyma kabiliyetim çok zayıflamıştı. Sesi âdeta pek uzaktan geliyordu. Yavaş yavaş duygularımdan; daha doğru bir tabirle görünür olan her şeyden uzaklaşmaya başladım.

Bir şey görmüyor, işitmiyordum. Çok sürmeyen bir müddet uykuya yakın bir hâlde kaldıktan sonra zihnim çalışmaya başladı. Görünürde bir şey hissetmezken kendimi garip ve farklı bir âlemde görmeye başladım.

Hayalin derinliklerinde, dalmıştım; gözlerim kapalı olduğu hâlde…

Binlerce yolu olan bir karınca yuvasında, karıncaların arasında, kendimi karınca kılığında görüyordum…

Etrafa şaşkın şaşkın bakıyor ve gördüklerine inanamaz bir vaziyette olup biteni inceliyordum…

Karıncalar, çeşitli sosyal sınıflara ayrılmıştı. Fakat onlar arasındaki sınıflaşma, insanlar arasındaki sınıflaşmaya benzemiyordu. Yönetenler ile yönetilenler, beylerle işçiler sınıfı olsa da bunlar arasında üst ve alt gibi mevki farkları görünmüyordu.

Yuvamızda en az birkaç yüz bin karınca vardı. İşin garibi, bunlar, maddi manevi her türlü ihtiyacı rahatça karşılayıp maksadı anlatacak mükemmel bir lisana sahiptiler.

Mükemmel mektepler, zahire ambarları, yatakhane, hapishane, teneffüs ve yemek salonları, toplantı mahalleri; özetle mükemmel bir toplum hayatı için gerekli bir meskenin ve şehrin bütün debdebe ve ihtişamı mevcut idi.

Daha da garibi, karıncaların sosyal yaşam düzeni, insanlara nispetle çok daha ileri düzeydeydi.  Evvela karıncalardaki maişet( geçim) düzeni ve çalışma usulü, insanlara göre çok anlatılması imkansız bir üstünlük farkı vardı. Lâkin karıncaların insanlardan kat kat üstün oldukları cihet ise mektep ve terbiye meselesidir. Karıncalar, bu işte de insanları çok geride bırakmıştır. Adaletin taksimi meselesinde dahi aynı düşünce tereddütsüz yürütülebilir.

Bu sebeplerden dolayı, karınca yuvalarında mektep yapılan daireler, yuvanın en seçkin ve en geniş kısmını işgal ettiği halde, hapishaneler, sıhhate uygun olmakla beraber pek küçük idi. Çünkü hapis cezasını hak edenler hemen hemen yok gibi…

Bir karınca için en önemli haslet vazife hissidir. Ve bu his, her duygudan önce ve her hisse galiptir. Şahsî istek ve ihtiyaçlar için vazifesini feda etmek şöyle dursun, gevşeklik gösteren karınca bile hemen hiç görülmezdi.

Ben, karınca beylerinden birinin oğlu imişim. Talim ve terbiyem için işçi sınıfından yedi ihtiyar pir, yedi meşhur âlim, babam tarafından, müşavere ile seçilmişti.

Bu yedi âlim yalnız bizim yuvamızda değil, komşu yuvalar ahalisi arasında da, ilim ve fazilette parmakla gösterilirdi.

Hayat merdiveninin son basamaklarına gelmiş bu meşhur âlimler beni vatana millete faydalı bir üye olarak yetiştirmek, arkalarında hayırlı bir talebe bırakmak ümidiyle çalışmakta idiler. İyi bir öğretim usulü ile bana, ilim ve fenlerin hepsini öğretmiş bulunuyorlardı.

Şimdi sık sık seyahatler yapıyor, öğrendiklerimin tatbikatıyla uğraşıyorduk.

Uykudan uyandığımı fark eden hizmetçilerim tarafından semiz bir hamam böceği budu ile yarım buğdaydan ibaret sabah kahvaltısını getirdikleri birgün, henüz yemeği bitirmemiştim ki, yedi âlim hocamdan birisi yanıma gelerek, maksadını şu ifadelerle anlatmaya başladı:

-Ey Şehzadem! Senenin hemen yarısında şehrimizin kuzeyine düşen sert ve çorak arazide ne kadar garip tabiat olaylarının meydana gelmekte olduğunu bilirsiniz. Bir lise talebesine, bu sene yaptırdığımız bilimsel gezilere dair aldığımız son raporlarda, şimdiye kadar âlimleri ihtilafa düşüren hava olaylarının yeniden başladığı ve bunun her gün muntazaman görünmekte olduğu bildiriliyor. 

Yine biliyor olmalısınız ki, günün bir kısmında güneş, hayat menbaı olan ışığını yaymaya başladığı zamanlarda, berrak gökyüzünün birçok tarafları birdenbire kalın ve değişik bulutlarla örtülüyor. Bu bulut parçaları farklı zamanlarda yine yok oluyor. Acaba bu hava olayının sebebi nedir?

Asil şahsınızın malumudur ki, bu gibi tabiat hadiseleri, mantıkla, aklî denklemlerle bilinemez ve izah edilemez. Her durumda tecrübe ve tetkik edilmeye muhtaçtır. 

Uzun zamanlardan beri birçok meseleler hakkında sayısız deneyler ve gözlemler yapıldığını bilirsiniz. Nice tabiat muammaları hallolundu. Bu gün onlara yüzde seksen, doksan oranında hakikat nazarıyla bakmaktayız. Lâkin bu garip hava olayını hâlâ doğruca halleden olmadı. Üstadlarımızdan bir zat, bu konudaki derinlemesine incelemelirini açıklayan bir konferans verecektir. münasip buyurursanız buyurunuz, biz de gidelim.

Konferans, arazi üzerinde verilecek ve bunda bütün orta ve yüksek mektep talebeleri bulunacaktır. 

Büyük ve kalabalık bir toplulukla, bu acayip şekilleri olan araziye doğru seyahate koyulduk.

İşin garip ve tuhafı şu ki; ben, hem insan, hem de karınca his ve idrakiyle donanmıştım.

Nihayet oraya geldik.

Bu yere karınca gözüyle baktığımda, hakikaten üzerinde düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar garip ve acayip teşkilata sahip olduğunu anlıyordum. Halbuki insan gözü ile baktığım zaman, iki tarafı muntazam ve mağazalarla süslü, düz ve iri napoli taşları ile döşenmiş bir geniş bir caddede bulunduğumuzu görüyordum.

Bu iki durum arasındaki korkunç farkı, en derin hayret duyguları ile muhakeme etmeye başladığım vakit, tabiat alimlerinden birisi, bu garip arazi hakkında konferans vermeye başladı:

-Efendiler! En ziyade dikkat çekici olan şey, bu büyük odacıkların şekli ile aralarındaki kanalların intizamıdır. Hücreler yaklaşık olarak düz, çatlaklar ise neredeyse kusursuz denilecek intizamda düzgün çizgilerle doludur. Bu intizamın sebebini alimlerimiz bir türlü keşfedemiyor. Halbuki böyle el yapımına benzer şeyler tabiat sahasında yoktur ve olamaz, diyordu.

Konferansın en tatlı yerine gelinmişti ki, birdenbire yüz binleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlıktır koptu. Gökyüzü açık olmasına rağmen yağmurla kıyası mümkün olmayan müthiş bir sel ve sıcak tufan binlerce karıncayı sürüklemeye başladı. Kimileri sele kapılıp sürüklenirken kimileri de kaçmaya çalışıyordu. Ben bir dakikalık korku ve panikten sonra bu garip sel tufanının sebebini anlamak hevesine düştüm. Yukarıdan hâlâ aralıklı sağanaklarla seller devam etmekte idi.

Bu müthiş hadiseye insan nazarıyla bakmak istediğim vakit, gülmekten ve hayret etmekten kendimi alamadım: Garip arazi denilen caddede ve bir kaldırım kenarında yer almıştık. Bulunduğumuz yerde bir fayton (at arabası) durmuş, arabacı mutlulukla uyumakta iken hayvanlar, başlarına asılan torbalardan yem yemekte idi. Hayvanların her ikisi ittifak etmiş gibi aynı anda bevletmeye (işemeye) koyulmuşlardı.

İşte zavallı karıncaları helak eden sel ve sıcak tufan, bu hayvanların sidiğinden başka bir şey değildi.

Bütün ahali, büyk bir yeis ve ıstırap içinde vefatımla meşgul idiler. Zira ben dahi orada ölenler arasındaydım. Âlimler ise garip arazide meydana gelen tufanın sebebini araştırmakla meşgul idi.

Nihayet büyük bir tabiat âlim ve üstadı, kütüphanesinde bulunan meşhur bir eserde, bu hadisenin sebebini keşfettiğini duyurdu.

Şöyle yazıyordu eserde: “Garip arazide öyle kuvvetli bir mıknatıslık ve elektriklenme mevcuttur ki, ara sıra ve birdenbire şiddetlenerek havanın yoğunlaşmasına sebep olmakta ve böylece, birbirinden neden çok farklı gözüktüğünü henüz keşfedemediğimiz bulutlardan tufanı andıran seller boşalmaktadır.”

Ben açıklamaları işittiğim zaman, gözümün önüne yem yiyen yorgun beygirlerin bevletmesi geldi de uzun bir kahkaha salıvermekten kendimi alıkoyamadım. Hemen akabinde da uyandım.

Aynalı hem tebessüm ediyor ve hem de görülmemiş bir oyun oynarken mırıldanıyordu:

Her zerre ferd, yoktur eşi
Acep bunlar Kimin işi
Ey kendini bilmez kişi
Bilir misin sebebi Kim?

Hakk’tır desen manası ne?
İzah mıdır, tek kelime:
Soruyorum sana yine,
Bilir misin sebebi Kim?

… … …

“İnsanın yegâne marifeti,
bildiklerinin bir şey olmadığını
idrak etmesidir.​”

Âmak-ı Hayal

VELAYET ve NÜBÜVVET

Süâl:

ALLAH-u Teâlâ’ya yakınlık (İlahî kurbiyet), Cezbe ve Sülûk makâmlarını geçmek ve Fenâ ve Bekâ’ya kavuşmakla elde edilir.

Ashâb-ı Kirâm, Mahlûkların En Hayırlısı’nın sohbetinde bir kere bulunmakla, ümmetin bütün velilerinden daha üstün oldular. Acaba bütün bu Seyr ve Sülûk; Fenâ ve Bekâ, bunlarda bir sohbette mi hâsıl oldu? Yoksa bu sohbet, seyr ve sülûkun; fenâ ve bekânın hepsinden daha mı üstün idi?

Eshâb-ı Kiram’ın Fenâ ve Bekâ’ları, O Hazret’in teveccühü ve tasarrufu ile mi idi yoksa yalnız İslâm’a girmekle mi idi?

Onlar sülûk ve cezbeyi hâl ve makam olarak biliyorlar mı idi yoksa bilmiyorlar mı idi?

Eğer biliyor idi iseler, bu hâl ve makamlara ne isim vermişlerdi?

Eğer onlarda sülûk ve cezbe yolu yoktu denirse, bu yolun bid’at-i hasene olması lâzım gelmez mi?

Cevap:

Esasen, bu müşkül iş, sohbet ve hizmetle anlaşılır hale gelebilir. Zira kimsenin söz söylemediği bir mevzuyu bir yazı ile anlayabilmek hayli zordur. Lâkin mademki sordunuz; cevap verilmesi zaruri olduğundan, icmalen de olsa halledilmesi gerekir.

ALLAH-u Teâlâ seni irşad eylesin! 

Bilesin ki:

Velâyet, İlâhi yakınlıktan ibarettir. Bu, ister velinin velayeti olsun, ister nebinin velayeti olsun ve isterse de mele-i âlânın velayeti olsun… Aralarındaki fark gölgeler / zıller ve perdeler / hicaplardır.

Evliyanın velâyeti, zıllıyet (gölgesel) damgası ile mühürlüdür. Enbiyanın velâyetinde zıllıyet yoktur; lâkin esma (isim) ve sıfat perdeleri kalkmış değildir. Mele-i âlânın velâyetinde, isim ve sıfatların perdeleri yok ise de, Zatî şuun ve itibarların perdeleri vardır.

Kendisinde zıllıyet / gölgesellik şaibesi olmayan ve isim ve sıfat perdelerinden kurtulmuş olan tek makam ise nübüvvettir. Bu sebeple nübüvvet, her çeşit velayetten kesin bir şekilde üstün ve faziletlidir. Çünkü bu, asla olan gölgesiz ve hicapsız yakınlıktır.

Sorumuza gelirsek:

Sülûk ve Cezbe yolu ile Fenâ ve Bekâ hâsıl olmasıyla olan yakınlık Kurb-i velâyettir; Ümmetin evliyasının şereflendiği…

Hayr’ül-enam Resulûllah s.a. Efendimizin sohbeti ile müyesser olan ise kurb-i nübüvvettir ve bu yakınlıkta fenâ, bekâ, cezbe ve sulük yoktur…

İşbu yakınlık, asla yakınlıktır; o yakınlık ise gölgeler ve perdeler arkasındandır.

Arasındaki farkı buradan anlamalıdır.

Şayet…

Peygamberlik kurbunun kemâllerine, velâyet kurbu yolundan kavuşma olursa, o zaman Cezbe ve Sülûk; Fenâ ve Bekâ gerekli olur. Zira bunlar, asla yakınlığın başlangıcı ve hazırlığıdır. Fakat seyir bu yoldan olmaz da, tercih, Peygamberlik kurbunun caddesine düşerse, bunlara gerek kalmaz. Eshâb-ı Kirâm’da olduğu gibi; nübüvvet kurbunun caddesinden ilerledikleri ve tam tabi ve varis oldukları için…

Buradan da anlaşılmış oldu ki, nübüvvet kemalâtına ulaştıran yol ikidir: 

Birincisi; Velâyet kemalâtı mufassal olarak aşıldıktan ve tecelliler husule geldikten sonra nübüvvet kemalâtına adım atılmış olur.

İkincisi ise ana yol olan kurb-i nübüvvettir; kurb-i velayet tavassutu yani fenâ, bekâ, cezbe ve sulük olmadan…

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:

Nübüvvet kemalâtının hâsıl olması, sırf mevhibeye kalmış ve ilâhi bir ikrama bırakılmıştır. Onda zorlamanın ve çalışmanın bir dahli yoktur. Amma velâyet kemalâtı böyle değildir. Zira bunun başlangıcı ve mukaddimesi irade ve gayrete dayalıdır. Onun hâsıl olması riyazete ve mücahedeye kalmıştır. Her ne kadar bazı şahısların, bir çalışma ve amele girmeden bu devletle müşerref olmaları caiz ise de; velâyetin aslı olan fena ve beka, çalışma sonunda bir fazl ve kerem olarak ihsan olunur. Yani: Bu mevhibeye ermek kimin için murad edilmiş ise…

Anlatılan mevhibe ve ilahi ikramlar, enbiyaya vasıtasız; enbiyanın ashabına ise onların vasıtası ile gelmiştir; tabi ve varis oldukları için…

Enbiya ve ashabı dışında bu devletle müşerref olma caizdir ama nadirdir.

Öyle sanıyorum ki, bu devletin gölgesi, tabiinin büyüklerine ve tebe-i tabiinin ise en büyüklerine düşmüştür. Bundan sonra da gizlenmiştir.* Taa Resulûllah’ın bi’setinden sonra gelen ikinci bine nöbet ulaşıncaya kadar. Ona salât ve selâm olsun. 

Böylece evvel, âhire benzemiş oldu.

***

*[“Siz onları görse idiniz, mecnun derdiniz; onlar sizi görse idi, bunlar müslüman değil, derlerdi” sözü, bu manayı ifade eden sözlerdendir.]

***

Yeniden sorumuza dönersek:

Mevlânâ Câmî, Nefehât’ta, Fenâ ve Bekâ’dan ilk söz eden zatın Ebû Sa’îd el-Harrâz olduğunu yazar. Yani, Fenâ, Bekâ, Cezbe ve Sülûk isimleri sonradan konulmuş olup büyükler tarafından keşfedilmiştir.

***

İlahî yakınlıktan ibaret olan Nübüvvet (Peygamberlik) kurbunda, arada hiç gölgelik / perde bulunmaz. Çünkü asla kavuşma vuku bulmuştur. Aslın gölgeleri olan tecelli ve zuhurlara ihtiyaç hali kalmamıştır.

Velâyet (evliyalık) kurbu da Allah-u Teâlâ’ya yakınlıktır ama bu yakınlık, araya zıl / gölge karışmadan olmaz; zıller / hakikatlerin gölgeleri tecelli eder. Arada perdeler bulunur. Bu makama uygun olan sekr ma’rifetleri hâsıl olur.

Peygamberlerin velâyeti her ne kadar zıllerden kurtulmuş ise de isimlerin ve sıfatların perdeleri araya karışır. Velâyet-i mele-i a’lâ, isimlerin ve sıfatların perdelerinin üstünde ise de, Zât-i ilâhînin i’tibârları ve şü’ûn perdelerinden kurtulamaz.

Kendisine hiç zıll karışmayan ise yalnız Nübüvvet ve Risâlet makamıdır. Bu makâm, sıfatların ve i’tibârların perdesi üstündedir. Nübüvvetin yakınlığı, zâta ve asla olduğu için Peygamberlik, Peygamberlerin kendi velayetlerinden de çok üstündür.

Vüsûl yanî kavuşmak, nübüvvet mertebesindedir. Hüsûl (tecelli ve zuhurların hasıl olması) ise velâyet makâmındadır. Çünkü zıll varsa hüsûl vardır; zıll yoksa hâsıl olmalar bitmiş ve zıller aşılmış yani vasıl olmuş demektir.

Bu sebeple velâyet mertebesinde her zaman sekr (manevi sarhoşluk) bulunur. Nübüvvet makâmında ise hep sahv, şuûr bulunur.

Aslın zılleri, görüntüleri ve gölgeleri olan tecelliler ve zuhuratlar velâyet makâmlarında ve bu makâmların başlangıcında olur.

Nübüvvet mertebesinde ise asla vüsûl nasîb olduğu için tecellî ve zuhûrlar kalmamıştır.

Sözün kısası, tecellîler ve zuhûrlar, zıllerden olur. Zıllere bağlı olmakdan kurtulmuş olanlar için tecelliler kalmaz. İşte Vennecmi sûresindeki (Gözü hiç şaşmadı ve sınırı aşmadı) âyet-i kerîmesinin sırrı bu makamda aranmalıdır.

Aşk feryâtları, muhabbet gürültüleri, aşırı istek gösteren bağırmalar, kavuşamamak üzüntüsünden doğan iniltiler, vecd, tevâcüd, çırpınmak, zıplamak gibi şeylerin hepsi, zıllerin makâmlarında olur. Tecellîler de, zıllerin görünmesinde hâsıl olur.

Asla kavuştukdan sonra, bunların hiçbiri olmaz. Bu makâmda muhabbet, ibâdetlere sarılmak ile kendini gösterir. Âlimlerin bildirdiklerini yapmak ister. Başka zevkli ve şevkli şeyler burada yoktur.

Velâyet makâmında ikiliğin giderilmesi istendiği için, Evliyâ, irâdelerini yok etmeğe uğraşırlar. Bâyezîd-i Bistâmî, “İstemekten kurtulmayı istiyorum” demesi bunun içindir.

Bu yakınlıkta, insanlık sıfatlarının hepsinden kurtulmağa çalışılır.

Nübüvvet kurbunda ise ikiliği yok etmek lâzım olmadığı için sıfatlardan kurtulmak istenilmez; bu sıfatların kötü şeylere bağlanmaması aranılır.

Sıfatların kendileri de kâmil ve makbul sıfatlar olduğu için mesela irâde sıfatının yok edilmesi değil de kötü şeylere bağlanmaması, zararlı ve fuzuli şeylere yönlendirilmemesi istenir.

İlim sıfatının kendisi kâmildir. Buna aşağılık / düşüklük gelmiş ise kötü bir şeye bağlandığı / zararlı ve fuzuli şeyler öğrenildiği içindir.

Diğer bütün sıfatlar da böyledir; kötü şeylere bağlanmaması lâzımdır; kendisini yok etmek değil…

Şu halde, Nübüvvet makâmına Velâyet yolundan gelen kimsenin, yolda iken, sıfatların kendini yok etmesi lâzımdır. Peygamberlik kurbundan gelen kimsenin ise sıfatların kendilerini değil, kötü şeylere bağlanmalarını yok etmesi lâzımdır.

Sıfatların ilgi sahasına giren kötü şeyler yok edilince peygamberlerin velayeti ortaya çıkmış olur. Bundan sonra gerçekleşen yükselmeler ise nübüvvetin kemalatı ile ilgilidir.

Sıfatların kendilerini yok etmek, kötü şeylere bağlanmalarını yok etmekten daha güçtür. Bundan dolayı Peygamberlik kemâllerine kavuşmak, velâyet kemâllerine kavuşmaktan daha kolay ve daha çabuk olur. Asla kavuşmakta olan herşeyde de, böyle kolaylık ve çabukluk vardır. Asldan uzaklaştıkça, kolaylık ve çabukluk azalır.

Herkes bilir ki, aslın kimyâsı, ya’nî kıymetli maddesi çok olan filizinden, bu maddeyi elde etmek, kolay şekilde ve çabuk hâsıl olur. Kıymetli maddesi az olan bir filizin işlenmesinde sıkıntılar ve güclükler artar. Kıymetli maddeye kavuşmak için bir ömür elden gitse de yine de kavuşma olmayabilir. Ele geçenlerde ise kıymetli maddeye benzeyiş olabilir ama çoğu zaman bu arızî benzeyiş zemânla yok olarak kendi aslına rücu eder ve aşağılık ve kirli şeylere yönelir. Durum, yalancılık ve aldatmacılık olur.

Asla kavuşan ise böyle değildir. İşin kolay olması ve yolun çabuk olmasının yanında yalancılık ve aldatmak tehlikesi de yokdur.

Güç riyâzetler ve ağır mücâhedeler çekerek zıllerden bir zılle kavuşanlardan pek çoğu, işte bu şekilde aranılana kavuşulur, diyorlar. Daha kısa bir yolun bulunduğu ve nihâyetin nihâyetine kavuşturduğunu bilmiyorlar.

Allah-u Teâlâ ihsân ve ikrâm ederek seçtiği kulunu bu yolla kavuşturur. Onun için bu yola İctibâ (çekip götürme) yolu denir. Onların seçtikleri ve mücâhede çektikleri yola ise İnâbe (gitme) yolu denir. İnâbe yolundan kavuşanlar azdır. İctibâ yolundan kavuşanlar ise çoktur.

Peygamberlerin hepsi “aleyhimüsselatü vesselam”, İçtibâ yolundan gittiler. Peygamberlerin Ashâbı da, onlara uydukları ve vâris oldukları için içtibâ yolu ile vâsıl oldular.

İçtibâ yolunda riyâzet çekmek, kavuşmak (vusül) ni’metine şükür içindir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimize  soruldu: Geçmiş ve gelecek bütün günâhlarınız afv ve magfiret olunmuş iken, niçin bu kadar eziyet çekiyorsunuz? Cevâbında: Şükr eden bir kul olmayayım mı? buyurdu.

İnâbet yolundaki mücâhedeler ise kavuşabilmek (vusulün husulü) içindir.

İkisi arasında o kadar fark var ki…

Velâyet makâmında, dünyâdan ve âhıretden vaz geçmek lâzımdır. Âhırete bağlanmayı, dünyâya bağlanmak gibi bilmelidir. Âhıret için çalışmanın, dünyâ için çalışmak gibi olduğu bilinmelidir. İmâm-ı Dâvüd-i Tâî buyuruyor ki, “Selâmete kavuşmak istersen, dünyâdan selâmet bul, kurtul! Kıymetlenmek istersen, âhıret için eğilme!” Bir başkası buyuruyor ki, Âl-i İmrân sûresi yüzelliikinci âyetinde, “Dünyâyı istiyenleriniz ve âhıreti istiyenleriniz” manası ile, ikisini isteyenleri de şikâyet etmekdedir. Kısacası, Fenâ, Hakk Teâlâ’dan başka herşeyi unutmak demektir. Dünyâyı da, âhıreti de unutmak icap eder.

Kemâlât-i nübüvvet mertebesinde ise âhırete gönül bağlamak iyidir. Âhıret için çalışmak beğenilir, makbuldür. Hatta bu makâmda yalnız âhıret için çalışılır. Yalnız âhıret düşünülür. Secde sûresi onaltıncı âyetinde, “Rablerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak dua ederler” ve İsrâ sûresi elliyedinci âyetinde, “Rablerinden çekinirler ve azâbından korkarlar” ve Enbiyâ sûresi kırkdokuzuncu âyetinde, “Onlar kıyâmet gününde merhamet umarlar” buyurulmuştur ki, bu makam sâhiplerinin hâlini göstermektedir. Bunlar, âhıret hâllerini düşünerek ağlarlar. Kıyâmet hâllerinin korkusundan sızlarlar. Kabir fitnesinden Allah-u Teâlâ’ya sığınırlar; Cehennem azâbından kurtulmak için yalvarırlar.

Bunlara göre, âhıretten korkmak, Allah-u Teâlâ’dan korkmak demektir. Allah-u Teâlâ’yı istemek ve sevmek, âhıreti istemek ve sevmektir. Çünkü Allah-u Teâlâ’ya kavuşmak, âhırette vaat edilmiştir ve Allah-u Teâlâ’nın kulundan rızâsı, âhırette belli olacaktır.

Hakk Teâlâ, dünyâyı sevmez. Âhıreti sever. Sevilmiyen, sevilen ile hiçbir şeyde bir tutulamaz. Çünkü sevilmeyenden yüz çevrilir, beğenilene dönülür. Beğenilenden yüz çevirmek, sekr (manevi sarhoşluktur). Allah-u Teâlâ’nın davet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. Yûnüs sûresi yirmibeşinci âyetinde, “Allah-u Teâlâ, Dâr-üs-selâma çağırıyor” buyuruldu. Bu âyet-i kerîme sözümüze şâhittir.

Allah-u Teâlâ, ısrarla âhırete çağırmaktadır. Âhıretten yüz çevirmek, Hakk Teâlâ’ya karşı gelmek olur. Onun beğendiği şeyi ortadan kaldırmağa uğraşmak olur. İmâm-ı Dâvüd-i Tâî, velâyetde ileri gitmiş olduğundan, “Âhıreti istememek kerâmettir” dedi. Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” hepsinin âhıret için çalıştıklarını, âhıret azâbından titrediklerini bilmiyormuş gibi konuştu. Hazret-i Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh” birgün, deve üstünde, bir sokaktan geçiyordu. Birisi Vettûri sûresinin yedinci âyetini okuyordu. (Rabbinin azâbı elbette vardır. Onu önleyecek yoktur) manasını işitince, aklı başından gitti. Deveden aşağı yıkıldı. Kaldırıp evine götürdüler. Günlerce hasta yatdı. Herkes ziyâretine gelirdi.

Evet, sona varmadan önce, Fenâ makâmında iken, dünyâ ve âhıret unutulur. Âhırete bağlılığın, dünyâya bağlılık gibi olduğu sanılır. Fakat Bekâ ile şereflenerek nihâyete kavuşunca ve nübüvvet kemâlâtına adım atınca, her ân âhıret düşüncesi ve Cehennem korkusu vardır. Bundan Allah-u Teâlâ’ya sığınmakdadır. Rabbinden Cenneti istemekdedir. Cennetin ağaçları, nehrleri, hûrî ve gılmânları, dünyâda olanlara hiç benzemez. Bunlarla hiçbir ilgisi yokdur. Hatta bunların zıttı, tersidirler. Kızmak ile beğenmek birbirinin tersi oldukları gibi…

Cennetin ağaçları, nehrleri ve orada olan herşey, dünyâdaki ibâdetlerin, iyiliklerin meyveleridir. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Cennetde ağaç yokdur. Oraya çok ağaç dikiniz!) Oraya ağacı nasıl dikelim dediklerinde, (Bir kimse, Sübhânallahi ve bi-hamdihi Sübhânallahil’azîm derse, onun için Cennetde bir ağaç fidanı dikilir) buyurdu.

Görülüyor ki, Cennet ağacı, dünyâda harfler ve sesler şeklinde, bu kelimeye yerleşdirilmiş olduğu gibi, Cennette, bu kemâller ağaç şeklinde bulunmakdadır. Bunun gibi, Cennette bulunan herşey, dünyâdaki ibâdetlerin, iyi işlerin netîceleri, meyveleridir. Allah-u Teâlâ’nın kemâllerinden herhangi biri, bu dünyâda, iyi sözlerde ve iyi işlerde yerleştirilmiş olduğu gibi, bu kemâlât, Cennetde, lezzetler, ni’metler perdesi altında meydâna çıkar. Bunun içindir ki, oradaki lezzetleri, ni’metleri Allah-u Teâlâ beğenir. Bunları tatmak, Cennette sonsuz kalmağa ve Allah-u Teâlâ’ya kavuşmağa sebep olur. Zavallı Râbia, eğer bu inceliği anlamış olsaydı, Cenneti yakıp yok etmeği düşünmezdi. Ona bağlılığı, Allah-u Teâlâ’ya bağlılıktan başka sanmazdı!

Dünyâ lezzetleri, dünyâ ni’metleri böyle değildir. Bunların başlangıcı hep kötülük ve aşağılıktır. Bunların netîceleri, âhıret ni’metlerinden mahrûmluktur. Allah-u Teâlâ, bizi bundan korusun!

Dünya lezzetleri, eğer İslâmiyyet’in mubâh etdiklerinden ise âhırette bunların hesâbı olacaktır. Allah-u Teâlâ, eğer merhamet etmezse, hesâba çekilenlerin vay hâline!

Eğer mubâh olmıyan lezzetler ise, azâb yapılacaktır. Yâ Rabbî! Kendimize zulüm etdik. Eğer bizi afv ve magfiret etmezsen, ziyân edenlerden oluruz.

Dünyâ lezzetleri zehirdir. Âhıret lezzetleri, fâideli ilâçtır. Âhıreti, yâ mü’minlerin câhilleri düşünür, yâhut da en yüksek olanları… En yüksek olmıyanlar âhıret için üzülmezler. Kerâmet, âhıret için üzülmemektir derler.

Fârisî mısra’ tercemesi:

Onlar onlardır; ben de böyleyim yâ Rab!

***

Süâl 2: O Server “aleyhi ve alâ ekmelüttahiyyat” şaşılacak riyâzetler ve sıkıntılı açlıklar çektiği halde bu yolda riyâzetleri yasak etmişlerdir. Hatta riyâzetler, sûretlerin, görüntülerin keşflerine sebeb olduğu için, zararlı olduklarını bildirmişlerdir. Sünnete uymakta zarar bulunabileceğini düşünmek, şaşılacak birşey değil midir?

Cevâb 2: Riyâzetlerin bu yolda zararlı bilindiğini nerede işittiniz? Bu yolda, daima nisbeti korumak ve sünnet-i seniyyeye uymak “alâ sâhibihessalâtü vesselâm” ve hâllerini örtmeğe çalışmak ve orta hâlli yaşamak ve yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hâli gözetmek vardır.

Bunların hepsi, riyâzât-i şâkka ve mücâhedât-i şedîdedir.

Câhiller bunları riyâzet saymazlar. Mücâhede bilmezler. Bunlara göre, riyâzet ve mücâhede, yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmağı pek kıymetli sanırlar. Çünkü hayvanlar gibi yaşayanlar, yemeğe ve içmeğe çok önem verdikleri için hep bunları düşünürler. Bu sebeple yememek ve içmemek bunlara ağır riyâzet ve sıkı mücâhede görünür. Bu câhiller, nisbetin hep korunmasına ve sünnete uymağa “alâ sâhibihessalâtü vesselâm” ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bunun için, bunları yapmamağı çirkin görmezler. Yapmağa çalışmağı da riyâzetten saymazlar.

Görülüyor ki, bu yolda, hâllerini örtmeğe çalışmak ve câhillerin kıymet verdikleri riyâzetleri yapmamak icap eder.

Böyle riyâzetleri câhiller beğenir. Aralarında yayılarak şöhrete ve âfete sebeb olur ve sonu kötü olur. Resûlullah, (Dinde ve dünyâda parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yeter. Bundan ancak Allah-u Teâlâ‘nın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.

Bu fakîre göre, uzun açlıklar çekmek, yemekte ve içmekde orta dereceyi gözetmekten çok dahâ kolaydır; pek hafîf kalır.

Orta hâli gözetmek riyâzeti, çok aç kalmak riyâzetinden her yönden daha üstündür.

Yüksek babam “kuddise sirruh” buyurdu ki, “Sülûkü anlatan bir kitabta gördüm: Maksada kavuşmak için yemekte, içmekte orta dereceyi gözetmek yeter. Bunu gözetince ayrıca zikir ve fikir lâzım olmaz.”

Sözün doğrusu da budur. Yiyecekte, giyecekte ve her işte orta dereceyi gözetmek en iyisidir.

Fârisî beyt tercümesi:

Ağzından taşacak kadar çok yime,
Açlıktan ölecek kadar az yime!

Hakk Teâlâ, Peygamberimize “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” kırk erkek kuvveti ihsân eylemiştir. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Eshâb-ı kirâm da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâmü vettehıyye” bu yüke katlanırlardı. Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muhârebede düşmana öyle güclü saldırdılar ki, tok olanlar bunun onda birini yapamazlardı. Bunun içindir ki, sabr eden yirmi kişi, ikiyüz kâfire gâlib gelirdi. Yüz kişi de, bin kişiye galebe çalardı. Eshâb-ı Kirâm’dan başkaları, öyle aç kalsalar, edebleri ve sünnetleri yapamaz olurlar. Belki çok olur ki, farzları yapamaz hâle gelirler.

Gücü yok iken, bu işte Eshâb-ı Kirâm’a benzemeğe kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamıyacak hâle sokmak olur. İşitdiğimize göre, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” O Server gibi “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” hergün oruc tutmak istedi. Zayıfladı, tâkati kalmadı. Birgün yere yıkıldı. O Server “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” buna üzülerek, (İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzûrunda kalırım. Oradan yerim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmağa kalkışmak iyi değildir.

Eshâb-ı kirâm, insanların en iyisi kadar “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” açlığa dayanamadılar ise de, onun sohbetinin yardımı ile uzun açlıkların zararlarından korunmuş idiler. Başkaları, onlar gibi korunmuş değildirler.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Açlığın safâ verdiği, temizlediği meydanda bir şeydir. Çok kimselerin [Sâlih olan mü’minlerin] kalbine safâ verir. Çoğunun da [Kâfirlerin ve dünyaya düşkün olan mü’minlerin] nefsine safâ verir.

Kalbin safâ bulması, insanı doğru yola götürür ve nûrlandırır. [Âlem-i emrdeki nûrlar, feyzler, hidâyet hâsıl olur.] Nefsin safâsı ise dalâlete sürükler ve zulmeti arttırır. [Nefsin safâsı, nefsin güçlenmesi demek olur ki, kalbin ve yakın kalplerin de bozulmasına sebeb olur.]

Ahmak Eflâtun, nefsinin safâsına güvendi. Hayâline gelen görüntülere uydu. Bunları değerli birşey sanarak, kendini beğendi. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Eflâtun zemânında Peygamber olmuştu. Rûhullah olan O yüce Peygambere inanmadı. Biz gericilikten kurtulmuş kimseleriz. Bizi doğru yola götürecek öndere ihtiyâcımız yoktur, dedi.

Eğer kalbini karartan safâsı olmasaydı, hayâlindeki sûretlere aldanmaz, se’âdete kavuşmakdan geri kalmazdı. Maksada ulaşmasına engel olmazlardı.

Bu karanlık safâyı görerek, kendini nûrlu sandı. Bu safânın, nefs-i emmârenin ince kabuğundan içeri giremediğini, nefsinin eskisi gibi kirli, pis olduğunu anlıyamadı. Nefsinin ancak, şeker kaplanmış necâsete döndüğünü göremedi.

Kalb böyle değildir. O, yaratılışta temizdir. Nûr ile doludur. Yalnız, karanlık nefse yakın olduğu için, üzeri kararmış, kirlenmiştir. Az bir tasfiye, temizlemek ile üzerindeki pas giderek, eski hâline döner. Nûr ile dolar.

Nefs ise yaradılışta karanlıktır, pistir. Kalbin emri ve idâresi altına girmedikçe, dahâ doğrusu sünnete uymadıkca, islâmiyyete sarılmadıkca “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”, hattâ ve hattâ, ancak Allah-u Teâlâ’nın ihsânına kavuşmadıkca, tezkiye bulamaz, içerden temizlenemez. Yaradılışındaki pislikten kurtulup saadete kavuşamaz.

Eflâtun, aklı ermediği için, nefsinin safâsını, Îsâ aleyhisselâma inanan kalbin safâsı gibi sandı. O îmânlı kalbin sâhibi gibi, kendini de, nûrlu ve temiz gördü. Bunun için de, O yüce Peygambere “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” uymak ni’meti ile şereflenemedi. Sonsuz felâkete sürüklendi. Böyle belâya düşmekten Allah-u Teâlâ’ya sığınırız!

Açlığın böyle zararı da bulunduğu için, bu yolun büyükleri “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” açlıkla riyâzet çekmek yolunu tutmamışlar, yemekte, içmekte orta dereceyi gözetmek riyâzetine, tam ortada kalma mücâhedesine sarılmışlardır. Açlığın bu büyük tehlikesine düşmemek için, fâidelerinden de vaz geçmişlerdir. Başkaları, açlığın fâidelerini düşünerek, zararlarını göremedikleri için açlık çekmeği emr etmişlerdir. Aklı olanlar ise bir zarardan kurtulabilmek için birçok fâidelerin bırakılacağını söylemişlerdir. İslâm âlimlerinin, (Bir işin sünnet veya bid’at olduğu anlaşılamasa; bid’ati yapmamak, sünneti yapmaktan daha iyidir) sözleri de, akıl sâhiplerinin bu sözlerine benzemektedir. Çünkü bu iş, bid’at ise zararlıdır. Sünnet ise fâideleri vardır. Zararlı olabileceğini önde tutmuşlar; bid’at olabileceği için bu işi yapmamalıdır buyurmuşlardır.

Açlıkla riyâzet çekmek sünnetinin başka yoldan da zarar getirebileceği şaşılacak bir şey olmaz. Bu sözle demek istiyoruz ki, bu sünnet, yalnız Eshâb-ı kirâm için olabilir. O zaman için olması, çok ince ve örtülü bildirilmiş olduğu için, mutasavvıfların çoğu bunu anlayamamış; kendileri de böyle riyâzet yapmışlardır. Birçoğu ise, bunun o zaman için olduğunu anlayarak, kendileri yapmamışlardır.

Her şeyin doğrusunu ancak Allah-u Teâlâ bilir.

Mektubat