İçeriğe geç
Okumak Salavat

Kabir Hayatı

KABİR HAYATI
[Berzah Âlemi]
Resul-i Ekrem
‘sallallahu aleyhi ve sellem’
Efendimiz kabristana
vardıklarında şöyle
selâm verirlerdi:
“Es-selamu aleyküm
ehle’d-diyari mine’l-mü’minin.
Ve inşaALLAHu bikum lâhikun.
Es’elullahe lena
ve lekümü’l-afiyeh:
Selam size
ey bu diyarın mü’minleri
İnşaALLAH yakında
biz de aranıza katılacağız.
ALLAH’tan, bizim ve sizin için
afiyet dilerim!”
Yine buyurdular ki:
“Kabir, ya Cennet
bahçelerinden
bir bahçedir ya da
Cehennem çukurlarından
bir çukur.”
***
Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde, ölümden sonra ve Kıyamet Günü’nden önce bir hayatın ve dahi azap ve nimetlenmenin olduğuna ve olmaya devam ettiğine dair işaret ve beyanlar o kadar çoktur ki, saymakla bitmez.
Şu kadar ki, onların çokluğu, öncelikle ecdadımızın ve onlardan da bizlere geçerek günlük hayatımızı bu manada öylesine şekillendirmiş ve yönlendimiş ki…
Bu sebeple kabristanlara çiçekler dikeriz ki onların zikrinden mezarda yatanlar istifade edebilsin; dua ve istiğfar ederiz ki azapları varsa hafiflesin yoksa dereceleri yükselsin; hayır ve hasenat hediye ederiz ki nimetlenip mânen ziyafetlensin; “ruhuna Fatiha” yazarız ki, hayatın devam etmekte olduğu hatırlanıp sevabı taksim edilsin; üzerlerine basmamaya özen gösteririz ki eziyet görüp mustarip kalmasınlar…
Yine o sebepledir ki:
Vefat edene şehit değil ise gusül abdesti aldırılır; öyle ki, normal gusülde kullanılan çok sıcak ve soğuk olmayan su ile…
Vefat eden, hanım ise, normal kefenine ilave olarak başörtüsü taktırılır…
Ve bütün mü’minler müslüman mezarlığına ve kıbleye doğru yatırılır.
Madem ölmüş bitmiş, neden gusül abdesti aldırılsın ve dahası neden çok sıcak ve soğuk olmayan su ile?
Madem ölmüş bitmiş, bir mümine hanıma, neden normal kefene ilave olarak başörtüsü taktırılsın?
Madem ölmüş bitmiş, neden Müslüman mezarlığına defnedilsin de asla küfür ehli ile defni yapılmasın?
Madem ölmüş bitmiş bu bedenler, bu özen, bu itina neden ve neye?
Bazı bedenlerin normal seyrinde çürüyüp toprak olmasının yanında bazı bedenlerin bozulmadan ilk günkü tazeliğinde kalması, orada ve oraya özgü bir hayat yaşandığını -kendini dünya hayatına kaptırmış olanlara bile- beşir ve nezir olarak hissettiren delillerdendir.
Şu da var ki, Kur’an-ı Kerim’in hiç bir yerinde, kabir  hayatının olmadığına dair açık bir beyanın zikri geçmez iken; aksine pek çok ayetinde berzah âlemine has bir şekilde hayatın devam ettiğine işareler bulunmaktadır.
Bunlardan bazıları:
Al-i İmran, 169: “ALLAH yolunda öldürülenleri [şehitleri] ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar” ayet-i kerimesi, ölümden sonra ve Kıyamet Günü’nden önce yaşanmakta olan bir hayatın yani Kabir Hayatı’nın olduğunu çok açık bir şekilde zikretmektedir.
Rızıklandırılmanın dahi devam ettiğini…
***
Mü’minun 99-100: Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde: “Rabbim! Beni geri döndürün. Ta ki terkettiğimde (dünyada) salih amel yapayım” der. Hayır! Doğrusu o, sadece bir sözdür ki kendisi söyler (karşılığı yoktur)…  Artık önlerinde ba’solunacakları güne kadar bir berzah (geri dönmeye engel set) vardır.
Bu Ayet-i Kerime de, ölümden sonra ve Kıyamet Günü olan külli dirilişten önce devam etmekte olan bir hayatın olduğuna işaret etmektedir.
***
Mü’min Suresi 45-46: “…Al-i fravun’u ise azabın kötüsü çepeçevre kuşattı. (O azap ki): Ateş’tir… Sabah-akşam ona arz olunurlar… Saat kıyam ettiği gün de: “Tıkın Al-i fravun’u en şiddetli azaba” (denir).”
Bu ayet-i kerimde ise azap, açık bir şekilde, Kıyamet Günü’nden önce ve Kıyamet Günü ile başlayan olmak üzere ikiye ayrılmaktadır ki, bu da, ölümden sonra ve Kıyamet Günü’nden önce bir hayatın yani Kabir Hayatı ismiyle isimlendirilen bir hayatın ve dahi azabın var olduğunun Kur’an-ı Kerim’de zikredilen en açık delillerinden sayılmıştır.
***
Nuh Suresi 25: “Günahlarından dolayı suda boğuldular da korkunç bir ateşe tıkıldılar.” ayet-i kerimesinde geçen “Feüdhılu” kelimesindeki F harfi, yaşanan iki hadise arasında hiç ara verilmediği manasını katar cümleye; Arapça gramerine göre. “Suda boğulmaları ile korkunç bir ateşe tıkılmaları” arasında herhangi bir süre ve süreç geçmediğini… Yani suda boğuldular ve akabinde hemen azaba maruz kaldılar.
***
Tevbe Suresi 101: “Biz onlara (münafıklara) iki kere azap yaşatacağız; sonra da büyük bir azaba döndürülecekler.” ayet-i kerimesi de, Kabir Hayatı ve azabına delil sayılmıştır.
***
Yasin Suresi’nde, hidayete davet eden Resule karşı gelen kavmine, Resule iman ve itaat etmeleri gerektiğini söyleyen şahsın şehit edilmesinin akabinde söylediği “Keşke kavmim bilseydi Rabbimin beni bağışladığını ve ikram edilenlerden kıldığını” ayet-i kerimesi de hayatın, ölümün hemen akabinde yaşanmaya devam ettiğinin delillerindendir.
***
“Her nefis ölümü tadacaktır” ayet-i kerimesinde zikredilen, ölümün daimi olmayıp tadılacak bir şey olduğu ibaresi, bu manada pek çok işaret ve hikmet barındımaktadır.
Amentümüzde geçen “Bağs’ü-bağde’l-MEVT:Ölüm” ibaresi de aynı hakikati dile getirir: Yani “ölümden sonraki dirilmeyi, ölümün hemen akabindeki hayatı”… yani ruhun bedeni kullanamama halini yaşamasının hemen akabindeki süreci dile getirir. “Bağs’ü-bağde’l-Kıyameti” değil…
Evet, Kıyamet Günü olacak olan dirilme, çürümüş ve parçalanmış cesetlerin de diriltilmesi ile devam edecek ve maddi ve manevi vücutların bir arada olarak yaşanacak olan ebedi hayattır. Ancak ölümle başlayıp kabirde devam edecek olan ise ruhun bedeni kullanamama halidir. Bu hal üzerine bina edilmiştir. Burada dirilme söz konusu değildir. Ruh için de ölüm söz konusu değildir.
***
ALLAH, ölenin ölüm anında, ölmeyenin de, uykularında ruhlarını alır. Hakkında ölüm hükmettiğini (ruhunu) tutar, diğerlerini ise ecel-i müsemma’ya (belirlenmiş vakte) kadar salıverir… Muhakkak ki bunda tefekkür eden bir kavim için elbette ayetler vardır. (39/42) ayet-i kerimesinde bildirildiği üzere, uyku ile ölüm tarif edilirken; uykudan uyanılacağı zaman ruh bedene iade edilir, ölümde ise bedene iade edilmez… Uykudan uyanınca ruh yuvasına dönmüştür; ölümde ise yuva ile bütün irtibat ve tasarruf tek taraflı olarak kesilmiştir.
Ruh ve nefis, ölümü tatmıştır ve bedeni kullanamama hali ile yaşamına devam etmektedir: Görmekte, duymakta, anlamakta ve en önemlisi de hissetmektedir.
Bu sebeple Bedir Savaşı sonrasında, bir kuyuya doldurulan küffara, Resul-i Ekrem ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz: “Vadettiklerime şahit oldunuz mu” diye hitap etmiş; bu duruma hayret eden Hz. Ömer “Ya Resulellah! Ölmüş cesetlere mi duyuruyorsunuz” diye şaşkınlığını dile getirdiğinde Resul-i Ekrem ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz “Evet! Siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Yalnız, onlar cevap veremezler” buyurmuştur.
Birebir aynı olmasa da uykuda yaşanan durum gibi: Beden yatakta kıpırdamaz halde iken ruh, rüya veya başka hallerle nice acı, tatlı, haz ve elem verici hadiseler yaşamakta; geçmişe ve geleceğe gitmekte; insan ve hayvan olmakta; cennet ve cehennemi tatmakta ve nice âlemler dolaşmaktadır.
Rüyadaki gibi kabirde de her ruhun durumu diğerinden farklıdır: Kimi arştadır kimi azapta; kimi istirahattadır, kimi dolaşmakta; kimi hapis hayatı yaşarken kimi de zikir ve namazla meşgul olmakta… İla ahir…
Kıyamet Gününde ise ruhların, meleklerin ve kevne gelenlerin bütününün ölümü yaşayacağı bir süreç olacak ancak akabinde onlar da bedenleri ile birlikte hayatlarına yeniden kavuşacaklar…
Bir insan genel hatları ile kaş, göz, el, ayak şeklinde tarif edilebilirken teferruatına sıra geldiğinde nasıl ki yaratılıştaki sonsuzluk ve sınırsızlık kendini gözler önüne seriyor ise; Berzah Âlemi için de aynı şey geçerlidir: Genel hatları ile şöyledir böyledir diye tarif edilebilirken, teferruatı söz konusu olduğunda ise sonsuzluk ve sınırsızlık…
***
Ve istisnasız bütün Hadis kaynakları ve külliyatları, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Kütüb-i Sitte… Kabir Hayatı, Kabir Azabı ve Kabirde Nimetlenmeyi pek çok kereler ve açık bir şekilde zikretmektedir. O kadar ki, namazlardan sonraki dualara bile dahil edilmiştir kabir azabından korunma…
Kaynak dinî eserler, Sahabi efendilerimizin ‘rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain’ bu mevzudaki nakilleri ve sözleri ile doludur.
Dört Hak Mezhep imamları İmam-ı Azam, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafi ve İmam-ı Hanbel ‘kaddesellahu esrarehumul aliyyeh’ hep bu itikad üzeredir.
Devlet-i Aliye ve Selçuk-i Aliye’nin düzenleri, bu itikadın tamamı üzerine bina edilmiş olmasının yanında bu itikadın korunma ve yayılması için de sayısız mücadele verilmiştir.
Öyle ki, bu mübârek toprakların hemen her karışı, bu itikad üzere yaşayan şehit ve gazilerin kanları ile sulanmıştır…
Ve dahi meşrep imamları Bediüzzaman’dan İmam-ı Gazali’ye, Mevlana’dan Hacı Bektaş-ı Veli’ye, İmam-ı Rabbani’den Abdülkadi-i Geylanı’ye ‘kaddesellahu esrarehumul aliyyeh’ sayısız zevat-ı kiram hep bu itikad üzeredirler ve hep bu itikadı anlatmışlardır ve dahi itikadın bu istikamette düzeltilmesi hususunda şiddetle ısrarcı olmuşlardır.
***
Bu hakikati dile getiren ilmi delillerin yanında her devir ve beldede yaşanmış hadiseler, anlatılan kıssalar, keşif ve kerametler o kadar çoktur ki, saymak ve anlatmakla bitmez. Sadece Çanakkale Savaşı’nda yaşananların kayıta girenleri bile bu haakikatin ispatı için yeterlidir…
Şu halde;
Kabir Hayatını ispat eden sayısız delil, kaynak ve dahi yaşanmış hadise mevcut iken;
Ve Asr-ı Saadetten günümüze bu ana yol ve itikat, delil ve şahitleri ile ulaşmış iken;
Birilerinin aksi istikamette bir şey dava etmesi ve ciltler dolusu eserler yazmasının ne ehemmiyeti olabilir?
Çok daha önemlisi ise neye hizmet ediyor olabilir?
***
Mevzunun diğer bir veçhesi ise şudur:
Akıl, kendi başına, ahiret hallerinden hiçbirinin hakikatini bilmeye ve anlamaya kabiliyetli olarak yaratılmadığı için vardığı yargılar kesin sayılmamış ve bu sebeple de “BİZ, Paygamber göndermedikçe, azap edici değiliz” ayet-i kerimesi buyurulmuştur.
İnsan, sadece aklı ile ne Melekleri ve vasıflarını, ne Cennet ve nimetlerini, ne Cehennem ve azaplarını, ne Kıyamet ve hallerini ve ne de ölüm ile başlayan hayatı ve yaşanıp hissedilenleri anlayıp idrak edebilir…
İnsan, daha,, kendi ruhu ile ilgili Dinimizin bildirdiklerinin haricinde farazilerden başka hemen hemen hiçbir bilgiye ulaşamamışken Kabir Hayatı ile ilgili neyi anlayıp idrak edebilir…
Bu sebepledir ki, Dinimiz, ebedi saadeti, akıl, zeka, istidat, kabiliyet, hitabet, ikna, boy, endam, mevki, makam, zenginlik, soy gibi müslim gayr-ı müsllim her insanda olabilecek vasıflar üzerine bina etmemiş; İMAN üzerine bina etmiştir: ALLAH ve Rasülünün bildirdiği her şeye şüphesiz ve tereddütsüz ÎMAN…