OLMAZSA OLMAZ

Rahmân ve Râhîm olan
ALLAH’ın adı ile.

Yüceliği ve Kibriyasında Celâl sıfatıyla Ferd olan;  hamd, takdis, tesbih ve tenzih Zât-ı Zü’l-Celâline ait olan; kaza ve takdirinde hikmet, kudretinde ise adl ile kaim olan; nimetlendirdiğine illetsiz ihsan eden ve kulunu korumayı her cihette tekeffül eden ALLAH’a hamdolsun!

O ALLAH ki, bütün ihtiyaçlarından ve dahi  umduklarından daha fazlasıyla kuluna in’am edendir.

Kulunu irşâd edip hidâyete erdiren; onu öldürüp dirilten; hastalığına şifa veren; za’fiyetinde kuvvetlendiren; taatine ve rızasına muvaffak kılan da O’dur.

Yemek içmekle hayatını idame ettiren ve helâk olmaktan onu muhafaza eden ve dahi az’a kanaate muvaffak kılmakla şeytanın yollarını daraltan da O’dur.

Bu sây ile nefsin aşırı şehvet ve taşkınlığını kıran ve nefsin şerrinden kulunu koruyup ibadet ve ittika yoluna sevk eden de yine O’dur.

Bütün bunlar, lezzete sebep olan nimetleri çokça vermesi ve bu nimetlere duyulan şehvetleri harekete geçiren sebepleri de var etmesi ile birlikte her daim caridir (sünnetullah olarak daima yürürlüktedir).

Bütün bunlar, kulunu imtihan içindir: Kendini kendine tanıtmak içindir. Tercih ve iradesini, nefsin hevâsına mı ALLAH’ın rızasına mı kullandığı açığa çıksın içindir. (Özdeki kuvve fiile çıksın, tohum ağaca dönsün içindir.)

O’nun emirlerine sarılıp sarılmayacağı, yasaklarından kaçınıp kaçınmayacağını sınamak içindir…

Salât, O’nun Habibi, kalbi bir an olsun dünyaya meyletmeyen Resulüne ve onun güzide âl ve ashabının üzerine olsun!

Bundan sonra bilmiş ol ki, âdemoğlu için helak edicilerin en büyüğü mide şehvetidir. Bu şehvet (yemeğe ve içmeğe olan düşkünlük), ilk insandan beri, ona tabi olan herkese zarar ve felâket getirmiştir. Âdem ‘aleyhi’s-selâm’ ve Havvâ, bu sebeple üzerleri açılmış ve izzet ve nimet yeri olan Cennet’ten zillet ve yokluk yurdu olan dünyaya sürgün edilmişlerdir.

Hakikat noktasından bakıldığında, mide şehveti, bütün şehvetlerin kaynağı hatta maddi ve manevi afetlerin menbaıdır. Şöyle ki: Yemek şehveti cinsi şehveti tahrik eder ve böylece zevk-ü sefâ çoğalır. İkisi birlikte mal ve şöhret hırsını galeyana getirirler. Mal ve şöhret hırsını, türlü münakaşa ve kıskançlıklar takip eder. Sonra bunlardan riya ve böbürlenme zuhur etmeye başlar. Sonra bunlar, insanı, kindar ve hasud olmaya; buğz ve düşmanlık etmeye davet eder. Sonra bu durum, sahibini, zulım etmeye, münkeri işlemeye ve fuhuş ve ahlaksızlığa sürükler.

Bütün bunlar (etraflıca düşünüldüğünde), midenin ihmal edilmesinin meyvesidir. Mideyi ihmalden meydana gelen tokluk ve tokluğun sebep olduğu manevi rehavet ve gaflet halinin neticeleridir. 

Şayet insan az yemekle nefsini dizginleyebilse ve bu usulle şeytanın yollarını daraltabilse, RABB’ine itaate bağlanırdı da ömür sermayesini geçici şehvetlerin peşinde mahvetme felaketinden kurtulurdu. Dünyaya meyletmez ve onu ahiret üzerine tercih etmezdi.

İhyâ-i Ulûmi’d-dîn

Bütün bunlardan sonra Ey Aziz, bilmiş ol ki:

Yemek ve içmek ilmi, ibadet ilminden önce gelir. Çünkü ibadet, bu ikisi sahih olmayınca makbul olmaz. Nitekim abdest sahih olmayınca namaz da sahih olmayacağı gibi.

Çünkü helalinden ve temiz gıdayı bulmak en zor işlerdendir. Zira onu, küçük bir yanlış boşa çıkarır; helal ve temiz olmayan küçük bir nesnenin karışması iptal eder.

Temiz olan helal yiyecek ve içeceği gaflet uykusundan uyanmış, bilgili ve anlayışlı bir kimse arayıp bulabilir. Ancak böyle bir kimse aklı, ilmi ve bütün gayreti ile bu işe ehemmiyet verebilir. 

Yemek işlerinde farz olan, helal, temiz ve yeterli miktarda olmasıdır. Belirtilen usulde yemek, en büyük farzlar arasındadır. Zira tüm hayırların esası ve kıvamı bununladır.

Hazreti Aişe ‘radiyallahu anha’ validemiz der ki: Resûlullah ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz hiçbir zaman midesini doldurmaz ve doyuncaya kadar yemezdi. Çok kere onda gördüğüm bu durum sebebi ile ağlar ve elimle mübarek karnını sıvazlayarak şöyle derdim: “Nefsim sana feda olsun: Dünyalıktan yana, seni doyuracak, açlığını giderecek kadar alsan ne olurdu?”

Şöyle buyururlardı: “Ya Âişe! Resullerden Ulü’l-azm Kardeşlerim, bundan daha şiddetlisine sabrettiler de o halleri üzere bu dünyadan göçüp gittiler. Rablerine kavuştuklarında kendilerine pek güzel mükâfatlar ikram olundu. Maişetimde refah (rahatlığa) meylederek onlardan geri kalmak istemem. Ahirette nasibimin eksilmesinden ise bu kısa günlerde sabretmem benim için daha hayırlıdır. Banim nezdimde, kardeşlerime (bu hal üzere) yetişmekten daha sevimlisi yoktur.”

Hazreti Lokman ‘aleyhi’s-selâm’ın nasihatlerinden biri de budur: “Yavrum, mide dolduğu zaman düşünce uyur, hikmet susar; â’zâlar ibadetten geri kalır.”

Çünkü çok yemek, ruhu bitap düşürür; kalbi katılaştırıp karartır ve kişiyi taat ve ibadetten geri bırakır.

Çünkü çok yemek çok su içirir; çok su içmek çok uyku getirir. Çok uyumaksa, ömrün beyhude geçmesine yol açar. İnsanın en kıymetli sermayesini zayi eder. 

Çünkü insan bedenindeki mide, kalbin alt tarafında kaynayan kazan gibidir ki buharı kalbe yükselir. Mide buharı ve asitlerinin çokluğundan kalpte siyahlaşmalar, bozulmalar ve kederler hâsıl olur. “Çok yiyip içmekle kalplerinizi öldürmeyin. Zira kalp bir ekin tarlası gibidir, fazla su basınca tohumu keser ve çürütür.” hadis-i şerifindeki mana zuhur etmiş, kalbin katı, hissetmez olması ve nurunun sönmesine sebep olmuş olur.

Muhakkak ki çok yeme, âzâların kargaşa ve heyecanına; atıkların ve hastalıkların çokluğuna; gözün faydasız şeylere kaymasına; dilin faydasız şeyler konuşmasına; utanç ve ayıpların çoğalmasına; kalbin yenip içilecek şeylerle fazlaca meşgul olmasına; anlayış ve ilmin kıtlığına; ibadetin azlığına ve ibadetin tadının zail olmasına; can çekişme ile ölümün zorluğuna ve ahiret nimetlerinin de azlığına sebep olur.

Bu sebeple Hadis-i Şerifte buyurulmuştur: “Âdemoğlu, midesinden daha şerli bir kap doldurmuş değildir.” 

Hadis-i Kudsi’de de: “Ey Âdemoğlu! Karnın tok iken ilim ve amele nasıl heves duyacaksın? Çok uyku varken kalbin cilalanmasını nasıl isteyeceksin? Çok konuştuğun halde hikmeti nasıl elde edeceksin? İnsanlarla bu kadar içli dışlı olmuşken BENimle yakınlığı (üns) nasıl bulacaksın? İçinde dünya sevgisi varken Benim Sevgimi nasıl isteyeceksin? O halde ilim ve ameli açlıkta (az yemekte) ara… Kalbin cilasını seher vaktinde ara. Hikmeti susmakta ara. Bana kavuşmayı insanlardan ayrı kalmakta ara. Sevgimi ve rızamı ise dünyayı (kalben) terk etmekte ara” buyurulmuştur.

Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyruldu: “Muhakkak ki ALLAH-u Teâlâ, meleklere karşı, yemesi ve içmesi az olan kimse ile iftihar eder. Cenab-ı Hakk buyurur ki: Ey melekler! Kuluma bakınız; onu dünyada yemek ve içmek (şehveti) ile müptela kıldım ama o sabretmiş ve zevk-ü sefasını terk etmiştir. Ey melekler! Siz şahid olunuz ki, (düşkün olduğu) herhangi bir yemek ki, kulum onu terk etmişse, muhakkak onun yerine kuluma cennette birçok dereceler vereceğim.”

Ebu Süleyman Ed-Dârâni der ki: “Akşam yemeğinden bir lokmayı eksiltmem (akşam yemeğini az yeyip üzerine bir şey yememem), benim için, o geceyi sabaha kadar nafile ibadetle ihya etmekten daha sevimlidir.”

Abdullah et-Tusteri de der ki: “Resulullaha ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ tabi olmak ciheti ile fazla yemeyi terk etmekten (az yemekte daim olmaktan) daha üstün bir sevap yoktur. Çünkü nefsin hevasına muhalefet hususunda helalin fazlasını terk etmekten daha üstün bir şey ile ALLAH’a kulluk yapılmış değildir. Zira bir hadis-i şerifte: “Midenin üçte biri yemek içindir. Bundan fazla yiyen kendi sevaplarından yer” buyurulmuştur.

Bütün bunlara istinaden erenler demişlerdir ki: “Açlık (az yemek), İsm-i A’zam’dır; yani İsm-i A’zam’ı bilen gibi her muradına nail olur.”

Bir mısra:

Bend iden dehânı,
Seyr ider cihânı:
Ağızını kapatan,
Âlemi seyreder.

Şir’at’ül İslâm
ve Marifetname

Seyr ve sûlukta üç şey son derece önemli ve gereklidir. Onlar olmadan sûluk etmek mümkün değildir: Birincisi erenlerin sohbeti; ikincisi bu yola (velilere ve özel hallerine) karşı olanlardan, ehl-i bid’attan ve ehl-i dünyadan (zaruri durumlar haricinde) uzak durmak; üçüncüsü ise az yemektir.

Bir gün çok, bir gün az yemenin hiçbir menfaati olmadığı gibi böyle yapanlar vakitlerini zayi etmiş olurlar. Taâmı az yemeli ve bu sıfat üzere devam ve sebat etmelidir.

Sebat etmekle nice güçlükler kolaylaşır.

Sebatsızlıktan hiçbir fayda husûle gelmez.

Zübdetül Hakaik

Avam sınıfında olanlar, az yemeyi riyazetten saymadıkları gibi, buna devam edilmesini mücahede olarak dahi görmezler. Onlara göre zor ve esas olan çokça aç kalmaktır. Öyle ki: Yemek yemeyi kötü ve yemek yememeye alışmayı riyazet sayarlar.

Yolumuzun büyükleri ise halleri gizleyip avam katında riyazet sayılan şeyleri (riya ve gösterişten uzak olmak için) terk ederler. Bilhassa halkın kabulüne, halkın nazarında itibara sebep olan şeylerden sakınırlar. Zira halkın kabulüne mazhar olan işler, büyük afetler arasında sayılır. Bu manada Resûlullah ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz şöyle buyurdu: «ALLAH’ın koruduğu hariç; bir kimseyi Din ve dünya işlerinde insanların parmakla göstermesi, kendisine günah olarak yeter.» 

Fakir’e göre: Çokça aç kalmak, yemek işlerinde itidal üzere olmaktan daha kolaydır. Orta halli olma riyazeti ise çok aç kalmaktan daha faziletli ve daha iyi olmaya müstahaktır. 

ALLAH sırrının kudsiyetini artırsın, muhterem babam şöyle derdi: “Sülûk ilmi üzerine yazılan nadide bir risale bulmuştum; onda şöyle yazılı olduğunu gördüm: “Yemek işlerinde itidal haddine riayet etmek, onda orta halli olmaya devam etmek, matluba vâsıl olma işinde yeterlidir. Bu hususa riayet ettikten sonra, zikre ve fikre hacet kalmaz.”

Gerçek olan da şu ki: Yemek ve giymek işlerinde, hatta bütün işlerde orta hal üzere bulunmak iyidir; cidden güzeldir, hatta en güzeldir.

Bir mısra:

Yediğin, sana ağırlık verecek kadar olmasın;
Aç kaldığında da, vücuduna zaaf gelmesin!

Mektûbat