Kategori arşivi: Genel

TERAZİ

Şuayb “aleyhisselam” zamanında biri; “ALLAH, benim birçok günahımı gördüğü ve bildiği halde lûtuf ve keremi ile beni cezalandırmıyor” diyordu.

Hakk Teâlâ ona cevap olarak, gayb yolu ile Şuayb’ın kulağına buyurdu ki:

Ben bu kadar günah işledim de ALLAH keremi ile beni sorumlu tutmadı; cezalandırmadı, diyorsun. Ey doğru yolu bırakıp da çöllere düşmüş kişi! Tam tersini söylüyorsun.

Kaç kez cezalandırdım seni, haberin yok! Baştanbaşa bağlısın; ayağından tepene kadar zincirler içinde kalmışsın. Duygularının, nefsanî isteklerinin esiri olmuşsun, farkında değilsin.

A kara kazan! İsin, pasın kat kat; için, yüzün berbat! Gönlünde is üstüne is, kurum üstüne kurum. Bu is ve kurum o derecede ki, nihayet gönlün, bütün (İlahî) sırlara karşı kör olmuş.

Eğer o is ve kurum, yeni bir kazana bir arpa tanesi kadar bile değse, izi, eseri apaçık görünürdü. Çünkü her şey zıttı ile görünür olur. Beyaz üstünde siyah gibi…

Kazan kapkara kesilince, isin ondaki etkisini, üzerine çaldığı kara lekeyi çabucak kim görebilir?

Demirci zenci olursa, duman onun yüzünde bir iz bırakmaz. Fakat beyaz tenli biri olursa, dumanın tesiri ile yüzü kararır. O da günahın tesirini çabucak anlar da; ‘Ya Rabbî!’ diye inlemeye başlar.

Günahta ısrar edip kötülüğü meslek haline getirince basiretini bağlamış, gönül gözüne toprak doldurmuş olur. Günahı görmez, vicdan azabını da hissetmez olur.

Tövbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah onun gönlüne tatlı gelir. Derken, dinden îmândan olur.

O pişman oluş ve nedametle ‘Ya Rabbî!’ deyiş ondan zâil olur; gönül aynasına beş kat pas (zulmet) oturur.

Onun demir kalbini, kaskatı olan kalbini paslar yemeye ve îmân cevherini zulmetler eksiltmeye koyulur.

Beyaz bir kâğıt üzerine yazı yazarsan, o yazı, bakınca okunur. Yazılı bir kâğıt üzerine yazarsan, yazdığın anlaşılmaz. Okunması güçleşir ve yanlış okunur. Çünkü mürekkebin siyahlığı üst üste gelince, iki yazı da (doğru) anlaşılmaz, manası körleşmiş olur. Eğer o kâğıda üçüncü kere yazı yazarsan (günah işlersen), onu kâfir kalbi gibi simsiyah edersin…”

Şuayb “aleyhisselam” bu nükteli sözleri; “ALLAH kereminden ötürü benim kusuruma bakmıyor” diyen kişiye söyleyince, Peygamber’in rûhanî nefesinden onun gönlünde güller açıldı. Onun rûhu, semâdan gelen vahyi Şuayb aleyhisselam’dan duyunca; “Günahlarımın cezasını verdi ise, belirtisi nerede?” diye sordu.

Şuayb Peygamber dedi ki: “Ya Rab! Bu adam sözümü dinlemiyor, günahlarının belirtisini istiyor.”

Cenab-ı Hakk buyurdu ki: Ben kusurları örtücüyüm; işinin iç yüzünü anlamasına dair bir işaretten başka, sırlarını söylemem.

Onu muaheze etmekte olduğumun bir nişanı şudur ki: O tâatta bulunuyor; oruç tutuyor, namaz kılıyor… Lâkin namazdan, zekâttan ve başka ibadetlerden zerre kadar zevk (manevi haz) almıyor. Yüksek tâatlar ve amellerde bulunuyor, lâkin zerre miktarı neşe duymuyor. İbadeti şeklen iyi ama rûhu, manası güzel değil; cevizler çok iyi ama, içleri boş.

İbadetlerin meyve vermesi için gönülde mânevî bir zevk lâzımdır. Çekirdeğin fidan vermesi için içli olması gerektir. İçi olmayan çekirdek hiç fidan verir mi?

Cansız sûret, hayalden başka bir şey değildir.”

Mesnevi-i Şerif

TAKLİD-İ ÎMÂN

“Kul imanın tamamına (hakikatına) eremez; şaka da olsa yalanı, haklı da olsa çekişmeyi terk edinceye kadar.”

“Haklı olduğu halde mücadeleyi terk edene cennetin ortasında bir köşk inşa edilir; haksız olduğu halde mücadeleyi terk eden için ise cennetin kenarında bir ev bina edilir.”

“ALLAH’ın hidayetinden sonra hiçbir kavim sapıtmamıştır. Ancak sapıtanlar mücadele edenlerdir.”

“Put ve içkiden nehyettikten sonra Rabbimin beni ilk nehyettiği ve benden aldığı ilk muâhede, dedi-kodu ve mücadeleden kaçınmaktır.”

Hadis-i Şerifler

***   ***   ***

Hâce Nakşibend Hazretlerinin çok iltifat ettiği bir dervişi vardı. Bu derviş, ecnebi bir dervişle İman ve İslam hususunda tartışmaya girişti. Dedi ki: “İman, ikrar ile tasdikten; İslâm ise iman üzre ziyade yapılan amellerden ibarettir.” Bununla ilgili bir takım misâl ve deliller gösteren dervişin söyledikleri Hazretin mübarek kulağına vasıl olduğunda, orada bulunan dervişlere buyurdular ki: “Yapılan tartışma ile ilgilendiniz (o tartışmaya ülfet ettiniz); size lâzım olan o ilişkiyi bırakmak ve iman-ı taklitten geçip kendinizi kurtarmaktır.  

Dervişlerin cümlesi, Hazret’in bu nasihatı ile iman-ı taklitten geçtiler; o derviş hariç… Îman-ı taklitten çıkmak kendisi için mümkün olmadı. Hatta (o mübarek sözlerden) hayret içinde kaldı.

Hâce hazretleri ona dedi ki: “Bundan sonra dervişlerin sohbetinden çık, git!”

Çok yalvarıp affını istedi ise de, Hazret, o adamı bir daha dervişler meclisine koymadı. Sonra Allah’ın inayeti erişti de taklit bataklığından kurtuldu. Hâli gayet hoş oldu ve Hazret’in izni ile meclise yeniden dâhil edildi.

***   ***   ***

Çoğu zaman kişiyi böyle bir mücadeleye sevk eden, kendi ilim ve faziletini ortaya koymakla üstünlük (büyüklük) kazanmak, başkasının yanlışını açığa çıkarmak maksadıyla da onu kusurlu göstermektir ki, bunların ikisi de nefsin gizli ve kuvvetli şehvetlerindendir. Halbuki kibriya ve ululuk, rububiyyet vasıflarındandır. Nefis bu arzusunu (hevâsını), hakkı ortaya çıkarma perdesi ardına gizlenerek de yapabilir… 

Bundan kurtuluş ise susmasında günah olmayan her mes’elede sükût etmekle mümkün olabilir.

Rivayete göre İmâm-ı A’zam hazretleri, sohbetine devam eden Dâvud-i Tâi’ye, inzivayı ne için tercih ettiğini sormuş, Dâvud-i Tâi de: “Mücadeleyi terk etmek hususunda nefis mücahedesi yapmak için…” cevabını vermişti.

İmâm-ı A’zam hazretleri kendisine: “Giriştiğin bu mücadeleyi kazanmak için tenhalara kaçmak değil, meclislere katılmak lâzım! Meclislere katıl, söylenenleri dinle, lâkin kendin konuşma! Ancak bu şekilde mücahedeyi kazanabilirsin” demiş.

Dâvud-i Tâi bu hususta: “Ben de öyle yaptım ve en şiddetli mücahadeyi burada buldum, demiş. Çünkü düzeltmesine muktedir olduğu halde yanlış sözü duyan kimsenin buna susması kadar nefse zor gelen bir şey olamaz.

Bu sebeple Resul-i Ekrem Efendimiz: “Haklı olduğu halde mücadeleyi terk eden kimseye cennetin ortasında bir köşk inşa edilir…” buyurmuştur.

***   ***   ***

[Şayet mücadele, üstünlük veya kendine boyun büktürme gibi nefsin arzu ve hevâsından kaynaklanıyorsa bahanesi ne olursa olsun ve kimler arasında yapılırsa yapılsın neticenin her iki taraf için de mahrumiyet olduğu; hiddete, kîne ve adavete sebep olduğu sayısız tecrübeyle sabittir. İsterse bir ömür boyu devam etsin, netice aynıdır.

Şöyle de denebilir; neticesi mahrumiyet olan cedel ve münakaşanın (mücadelenin) asıl sebebi zarf (konu) değil mazruftur (zarfın içinde gizli olan nefistir).  Öyle tohumdan böyle meyve veya böyle meyve öyle tohumdan…

Nefsin arzu ve hevâsının karışmadığı bütün gayret ve çalışmalardan ise hürmet, muhabbet, itminan ve marifet gibi güzel meyveler zuhur eder… Böyle tohumdan öyle meyve veya öyle meyve böyle tohumdan…]

***   ***   ***

Mücadelenin en şiddetlisi îtikad ve mezhep mevzûlarındaki münakaşa ve cedelde görülür. Zira mücadele fıtri bir haldir; bir de bunda sevap olduğu sanılırsa, mücadele hırsı daha da artar. Hem tabiatı, hem de sevap itikadı bu mücadelede kendisini tahrik eder. Bu ise sırf hatadır. İnsana yaraşan, kıble ehlinden dilini çekmektir.

Yapılması gereken ise mücadele yolu ile değil, gizli nasihat yolu ile îkaza çalışmaktır. Nasihatın fayda vermeyeceğini anlayınca da onu terk edip nefsi ile meşgul olmalıdır.

“Dilini ehl-i kıbleden çekip, onları ancak gücünün yettiği en güzel şekilde ikaza çalışan kimseye ALLAH rahmet etsin” hadis-i şerifini rivayet eden Hişam bin Urve (r.a.), Resul-i Ekrem Efendimizin bu sözü yedi defa tekrarladığını söylemiştir.

Derleme

KALB ve MÂRİFET

“ALLAH kimin sadrını İslâm’a şerhetti (açtı ve genişletti) ise o Rabbinden bir nûr üzere değil midir?!… ALLAH’ın zikrinden kalbleri kasvetlenene veyl olsun!… İşte onlar apaçık bir dalâl (sapkınlık) içindedirler. (39/22)

Kalp, insan vücudundaki bütün âzâların kavşak noktası ve kumanda merkezidir. Onda öyle bir hususiyet vardır ki, hayâle ve hisse dayanmayan bütün mânâlar orada çözülür ve anlaşılır. Meselâ cihanın yaratılış sırrı, varlığın ezelden ebede kadar mutlak hâkim ve yaratıcısı olan Allah-û Teâlâ’ya nasıl muhtaç bulunduğu, O’na göre kendi varlığının nasıl bir hiç olduğu ve O’nu isim ve sıfatlarıyla tanımak gibi en yüce ve en ûlvî bilgiler, ancak kalbin nûrlanmasıyla tadılıp anlaşılabilecek şeylerdir.

Şüphe yoktur ki, Allah-û Teâlâ’nın Rubûbiyyet (terbiye edicilik) ve ilim sırlarına vakıf olup, varlık üzerinde kurduğu sınırsız saltanatını ve sonsuzluğa uzanan ihatasını bilip kavramak, bilgilerin en yücesi, en tatlısı ve en güzelidir. Hiçbir bilginin zevki, O’nu ve yüce saltanatını bilip, bu bilgi ile O’na yaklaşmanın zevkine denk olamaz.

Mârifetullah’a ermek ve O’nun bütün güzellikleri kendisinde toplayan Cemal’ini seyretmekten daha tatlı, daha ûlvî ve daha güzel bir zevk tasavvur etmek mümkün değildir. Ondan başka yerde zevk arayanlar, o yüce ve ûlvî zevkten nasibi olmayan ve o zevkin kokusunu almayan ve bilmeyenlerdir.

Allah-û Teâlâ’yı severek marifetine eren kimse, fânilikten ebediliğe intikal eder. O’nu hakkıyla seven kimsenin yolunu ölüm kesemez. Marifetin yerleştiği bir gönül evini, ölüm harap edemez. Marifet, insanın teninde değil, ruhundadır. Ruhun sırrı Allah-û Teâlâ’ya mahsus olup O’nun emrinde(n)dir. Ölümün yaptığı şey ise ruhun cesetteki faaliyetini durdurmaktır.

ALLAH yolunda öldürülenleri sakın “ölüler” sanmayın… Bilakis onlar dirilerdir; Rableri indinde rızıklanmaktadırlar. (3/169)

Bu lütuf, muharebe meydanlarında şehit olanlara mahsus zannedilmesin. Allah-û Teâlâ’nın irfan ve marifetiyle zenginleştirerek kendisine dost edindiği öyle kimseler vardır ki, her birinin derecesi bin şehit derecesinden üstündür.

Rivayet edildiğine göre şehitler, o âlimlerin derecesini görünce: “Ah, ne olaydı; keşke biz de onlar gibi olsaydık” diye onların derecelerine hayranlıklarını ifade ederler.

O’nun Kendisine dost olarak seçtiği kimselerle olan o sevgi alâkasını ise ancak sevgisine eren dostları, dostluklarının yakınlığı nisbetinde anlayabilmekte; dostlarına tecellisi ayrı seviye ve hüviyetlerde olması itibariyle de, her dostuna emanet edilen sır da ayrı hüviyette bulunmaktadır.

Rûhül Ârifîn

MANEVİ HASTALIK

Bedenin azalarının her biri, kendine mahsus bir iş için yaratılmıştır. Onun hastalığı ise kendisi için yaratıldığı fiili yapamamasıdır. Ya o işi hiç yapamaz veya zorla yapabilir. Bu bakımdan elin hastalığı tutamamak, gözün hastalığı görememek veya görmenin kendisine zorlaşmasıdır. Bunun gibi kalbin hastalığı da hangi iş için yaratılmışsa o işi yapamaması veya yapılmasının kendine zor gelmesidir. Bu iş de ilim, hikmet, mârifet, Allah sevgisi, Allah’a ibâdet, Allah’ın zikrinden zevk duymak ve Allah’ın rızasını bütün arzulara tercih etmek ve bütün arzu ve âzâları Allah’ın rızasına uygun kullanmaktır. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesad gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler, size Allah’dan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad’dan daha sevimli ise, artık Allah’ın emrinin gelmesini bekleyin… Allah fasıklar kavmine hidayet etmez”.

Bu bakımdan nezdinde Allah’tan daha sevimli bir şey bulunan bir kimse hastadır. Nitekim toprak yemeyi diğer yemeklerden fazla seven mide hasta olduğu gibi başkasını Allah’tan daha fazla seven kalp de hastadır.

Bu izahtan, Allah-u Teâlâ’nın dilediği hariç, bütün kalplerin hasta olduğu anlaşılmıştır. Ancak, sahibi tarafından bilinemeyen bedenî hastalıklar olduğu gibi teşhis edilemeyen kalbî hastalıklar da vardır. Bu sebeple ondan gafil kalınır ve tedavisine bakılmaz.

Bazı hastaların acı ilaçlara tahammülü olmayıp hastalığı çekmeye devam etmeleri gibi bir kısmı da kalbin tedavisindeki zorluğu düşünerek hastalığı çekmeye devam eder. Çünkü onun ilacı, şehvetlere muhalefet etmek, onlara esir olmamaktır. Bu ise ruhun zorluk çekmesi demektir. Bu da oldukça zor ve acıdır.

Bu sebeple hastalık müzminleşti, dert ağırlaştı ve bu ilim tamamen ortadan kalktı. O derece kalktı ki kalbin tedavisi ve hatta hastalığı inkâr edilir oldu. Halk dünya sevgisine ve zahiri ibâdet fakat bâtını âdet ve gösteriş olan amellere teveccüh etti. İşte bunlar hastalıkların esas alâmetleridir.

Tedavi olduktan sonra sıhhate kavuşmanın alâmetlerine gelince, tedavi edilen hastalığa bakar. Eğer cimrilik hastalığı tedavi ediliyorsa -ki bu hastalık öldürücü ve Allah’tan uzaklaştırıcı bir hastalıktır- bunun tedavisi ancak cömertlik ve infâktır. Şayet cimrilikten kurtulan kişi sehâvette ileri gidip israfa kaçıyorsa bu da aynı şekilde başka bir hastalıktır. Tıpkı soğukluğu, hararet galebe çalıncaya kadar tedavi eden bir kimse durumuna düşer ki bu da hastalıktır. Aksine istenilen, hararet ile bürudet (soğukluğun) arasındaki îtidal dengesini/orta yolu elde etmektir. Bunun için sehâvette/cömertlikte, israf ile cimrilik arasında ve her ikisinden eşit uzaklıkta olmak lâzımdır.

Orta yolun/orta derecenin ne olduğunu bilmek istersen, kötü huyun gerektirdiği bir fiile/işe bak! O kötü huy, zıddı olan iyilikten daha kolay geliyor ve daha çok hoşuna gidiyorsa, sende galip olan o kötü huydur, ona daha çok yakınsın. Mesela, malı istif etmek, yoksullara ve hak edene vermekten daha sevimli ve kolay geliyorsa, bil ki galip olan cimrilik hastalığıdır. O durumda infâkta daha ileri gitmelisin!

Eğer hak etmeyen ve hakkı olmayan herhangi bir kimseye vermek, onun için saçıp savurmak senin nezdinde hakkaniyetle tutmaktan daha sevimli ve kolay ise bil ki, sende israf sıfatı galiptir. Bu durumda da imsâke/malı elinde tutmaya gayret etmelisin!

Böylece, durmadan nefsini murakabe edip fiillerin kaynağının ne olduğu ile ahlâkının ne derecede/durumda bulunduğuna delil bularak muttali olmalısın!

Mala duyduğun ilgi/alâka kesilinceye, malın dağıtılmasına ve tutulmasına meyletmeyecek raddeye varıncaya kadar devam etmelisin. Öyle ki mal senin nezdinde su gibi olmalıdır. O malı ancak -kendin ve yakınların dahil- bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı için tutmalı veya bir muhtacın ihtiyacına sarf etmelisin. İsrafını cimriliğin üzerine veya cimriliğini de israfın üzerine tercih etmemelisin! Senin nezdinde vermek, vermemekten (konuşmak sükut etmekten…) daha sevimli olmamalıdır. (Huy ve arzularının mahkumu değil hakimi olmalı; onlar seni değil sen onları kontrol etmeli/evirip çevirmelisin.) Diğer kötü huylar ve arzulardan da bu şekilde arınmak gerekir ki dünya ile ilgili olan bir şeyle alâka kalmamış olsun!. Nefis dünyadan alâkasını kesmiş olduğu halde göç etsin. Dünyaya iltifat etmeksizin, sebeplerine de iştiyak duymaksızın…

Böyle olan her kalp/kişi bu yoldan sâlim olarak Allah’a ulaşır. İşte böyle olursa râzi ve marziyye olan nefs-i mutmainne gibi Allah’a rücû’ eder. Peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerden olan mukarrebler zümresine katılmış olur.

İki taraf arasındaki gerçek itidalin/orta yolun bulunması gayet zor hatta kıldan ince, kılıçtan daha keskin olduğundan, dünyada bu sırat-ı müstakim/dosdoğru yolun üzerinde duranlar, ahirette de böyle bir köprünün üzerinden rahatlıkla geçebilirler. Taraflardan birisine meyletmeyip ortayı muhafaza eden kalpler pek az bulunur. Az da olsa bir tarafa meyleder. Bunun için kıyamette azaptan kurtulanlar pek az olur. Göz açıp yumuncaya kadar olsa da Cehennem’e uğramadan geçemez.

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur… Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra muttakileri/bilfiil korunanları kurtarırız ve zalimleri de diz üstü orada bırakırız. (19/71-72)

Yani sırât-ı müstâkîme/dosdoğru yola yakınlıkları, uzaklıklarından daha fazla olan kimseleri kurtaracağız. İstikametin güçlüğünden dolayıdır ki her gün en az yirmi defa “Allah’ım, bizi sırât-ı müstâkîme hidayet eyle! diye dua etmek farz/vacip olmuştur.

Dosdoğru yol olan orta yol üzerinde istikamet gayet zordur. Fakat istikametin hakikatine gücü yetmese dahi, onun yakınına varmak için var kuvvetiyle çalışmalıdır. Felâh ve necâtı arzu eden iyi bilmelidir ki, kurtuluş ancak sâlih amellerle mümkündür. Sâlih ameller de ancak güzel ahlâktan meydana gelir. O halde herkes ahlâk ve huylarını tahkik etmeli, onları teker teker saymalı, gözden geçirmeli, tertip üzere onların teker teker tedavisiyle meşgul olmalıdır. Keremiyle bizi o müttakilerden kılmasını kerem sahibi Cenab-ı Allah’tan niyaz ederiz.

İhya-i Ulumiddin

 GÖNÜL HUZURU İLE İBADET

Biz, bu dünya ambarında buğday biriktirmekte fakat topladığımız buğdayları yine kaybetmekteyiz. Biz, düşünmüyoruz/anlayamıyoruz ki buğdayın noksanlaşması ambardaki fârenin hilesindendir. Fâre, ambarımızı delmiş, ambarımız onun hilesinden harap olmuştur. Ey can, önce ambara giren fâreden (nefsi esir eden ve kalbi istila eden hastalıktan) kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamanın derdine düş. Eğer ambarımızda hırsız bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, sadıkâne yapılan ibâdet taneleri niçin bu ambarımızda toplanmıyor/kalp huzuru neden hissedilmiyor/neden ibadetler gönül huzuru ile olmuyor?

Mesnevi-î Şerif

MANEVİ TEDAVİ

Hekimlerin nezdinde sabit olan şudur ki: “Hastanın hastalığı devam ettiği müddetçe, gıdalar ona yarar sağlamaz. İsterse o gıda en kıymetli ve güzel yiyeceklerden olsun… Hatta hastalığını daha da arttırır.”

Hastalıktır gelen, yemekle hastaya…

Bu sebeple hekimler öncelikle, hastalığın izalesini/tedavisini düşünürler. Bundan sonra, hastanın haline ve mizacına münasip gıdalarla, kuvvet buldurmaya çalışırlar.

İşte kalp hastalığına yakalanmış olanların durumu da böyledir.

«Kalplerinde maraz vardır.» (2/10) ayet-i kerimesi buna işaret etmektedir.

Kalplerinde maraz (manevi hastalık) olan kimseler için ibadet ve taat fayda sağlamaz (derece yükseltmez/yakîn arttırmaz/ibadet ve taattaki hakiki gaye hasıl olmaz). Hatta zarar bile verebilir. Şu hadis-i şerifler, bu manaya işaret ederler:

«Nice Kur’an okuyan vardır ki, Kur’an kendisine lanet okur.»

«Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine ancak açlık ve susuzluk kalır..»

Bunlar sağlam haberlerdir.

Beden tabibleri gibi kalp tabibleri (olan tasavvuf âlimleri) de, (Zarûrât-ı Dîniyye yanında) öncelikle hastalığın izalesini/tedavi ve yok edilmesini sağlayacak hususları emrederler. Bu hastalık da, kalbin Hakk Sübhânehû ve Teâlâ’dan başka şeylere olan ilgi ve alakasından/tutkunluğundan ibarettir. Hatta o hastalık, kişinin kendi nefsi ile olan bağlantısı/kendi nefsine olan düşkünlüğüdür. Zira insan neyi ister ve neyi severse, (hakikatte) kendi nefsi için ister ve onun için sever. Çocuğunu sevmesi, kendi nefsi içindir. Aynı şekilde mal, mevki, rütbe arzu ve hevesi dahi böyledir. Bu durumda olan kimsenin tapındığı, hakikatte, kendi nefsidir. Nefsinin istek ve arzuları peşinde koşmakta ve ömrünü harcamaktadır.

İnsan nefsi bu bağlantı ve saplantılardan kurtulmadıkça, kurtuluşu ümit etmeye yer yoktur/kurtuluş çok zordur.

Bu hastalığı yok etme düşüncesi, kalp sahibi âlimler ve basiret sahibi hikmet ehline gereklidir.

Bir mısra:

Yeter işaret varsa anlayışı şayet/
Anlayışlı olana bir işaret yeter.

Mektubat-ı Rabbani

DÜNYA HAYATI

Hakk Sübhânehü ve Teâlâ, bu alçak dünyanın içyüzünü ve onun aşağı olan süsleri ve yaldızlarının çirkinliğini basiret nazarı ile görmeyi nasip eylesin. Âhiretin güzelliği ve hoşluğu; cennetlerin ve nehirlerinin tazeliği ile gönlümüzü aydınlatsın!

Hepsinden daha tatlı olan Âlemlerin Rabbine kavuşmayı ve cemâlini görme nimetini (basiret gözümüzde) yüceltsin ve gönlümüze yerleştirsin; Resullerin Efendisi “Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli” hürmetine… Taa ki, çabucak biten şu çirkin dünyaya karşı buğz ve ona karşı isteksizlik hâsıl olsun! Ve böylece Yüce Mevlâ’nın rıza mahalli olan bekâ âlemini özleme ve ona yönelme mümkün olabilsin!

Bu düşük dünyanın çirkinliği açığa çıkmadıkça, onun esaretinden kurtulmak mümkün olmaz. Bu kurtuluş olmadan da, âhiret necatı çok zordur.

“Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır” hükmü kararlaştırılmış bir kaidedir.

Zararları defetmek zıtlarıyla mümkün olduğundan, bu düşük dünya sevgisinden kurtulmanın ilacı da, âhiret işlerine rağbet etmeye, parlak şeriatın hükümlerine uygun amelleri işlemeye bağlıdır.

Hakk Sübhânehü ve Teâlâ, dünya hayatının beş şeyden ibaret olduğunu: “İyi bilin ki dünya hayâtı la’bdır (oyundur) ve lehvdir (eğlencedir) ve zînettir (süslenmektir) ve tefâhurdur (övünmektir) ve mallarda ve evlâdda çoğalma (tutkusu ve yarışı)dır (57/20)” ayet-i kerimesi ile bildirdi.

İnsan sâlih amellerle meşgul olmaya başlayınca, dünya hayatının en büyük iki cüzü olan eğlence ve oyun çaresiz eksilmeye başlar. İpek giyinmekten, altın ve gümüş kullanmaktan -ki bunlar süslenme arzusu ile yaşayanlarda gayedir- sakınınca ikinci cüzü olan süslenmek te kaybolmaya başlar. Allah-u Teâlâ katında keremli ve faziletli olmanın -haseb ve nesebe değil- verâ ve takvaya bağlı olduğuna inancı yakîn olunca, kesinlikle böbürlenmekten sakınır. Mallar ve evlatların, Hakk Sübhânehû’nun zikrine ve O’nun mukaddes canibine yönelmeye mani olduğunu bilince de, çaresiz, onlarla övünmeyi de geri bırakır; fazla olanları kusur kabul eder.

***   ***   ***

Sakın kendisine buğz edilmiş olan bu alçak dünya ile aldanıp sevinenlerden olmayasın ve Yüce Sultan Mukaddes Hakka ikbal/yönelme sermayesini yitirmeyesin!

İyi düşünmek lazımdır: (Öyle yapmakla) Ne alınıp, ne satılıyor?

Âhireti dünya ile değiştirmek, halk ile beraber olmayı talep ederek Hakk’tan uzaklaşmak sefahetten ve cehaletten ileri gelir.

Dünya ile âhireti birarada tutmak ise iki zıt şeyi biraraya getirmeye benzer (ki mümkün değildir).

(O halde) Bu iki zıttan hangisini istersen onu tercih et!

Hangisine istersen, nefsini ona sat!

(Ama unutma:)

Âhiretin azabı ebedîdir…

Dünyanın metaı (menfaati) ise azdır.

Dünya, Hakk katında buğz ve lanet olunmuştur.

Âhiret ise Allah-u Teâlâ’nın razı olduğu bir nimettir.

Bir şiir:

İstediğin gibi yaşa, ölümü tadacaksın;
Dilediğine yapış, sonunda ayrılacaksın.

***

Bilesin ki;

Dünya ehli ile (kalbi dünyaya dönük kimselerle) sohbet ve onlarla kaynaşmak öldürücü zehirdir. (Sonsuz ziyan ve felakete sürükler.) Bu zehrin öldürdüğü kimse ise ebedi bir ölüm ile ölmüş olur.

Akıllı olana bir işaret yeter…

***

Bir haberde/hadiste şöyle geldi:

«Bir kimse, bir zengine zenginliğinden dolayı tevazu gösterirse, dininin üçte ikisi gider.»

Onlara gösterilen tevazu, eğilip bükülmeler, yumuşak iltifatlar… hepsi, onların zenginliklerinden midir yoksa başka bir sebepten midir, iyi düşünmek lâzım… 

Bu durumun, onların zenginliğinden (makam ve mevki, şan ve şöhret sahibi olduklarından) dolayı olduğuna hiçbir şüphe yoktur.

Bunun neticesi ise dininin üçte ikisinin gitmesidir.

O zaman sen İslâm’ın neresindesin?

Kurtuluş nerde, sen neredesin?

Bu mübalağa ve ısrarın hepsi; kendi cinsinden olmayan kimselerin yemeği ve sohbetinin, kalbin nasihatlerden istifade etmesine,  manevi sohbetleri anlamasına mani olduğunun bilinmesi içindir. 

Onlarla sohbet etmek ve onların yemeklerini yemek, kalbi perdeler; kelimelerden ve sözlerden etkilenmez hale getirir. 

Muvaffak kılan ancak Sübhan ALLAH’tır 

Yüce Rabbimiz, bize ve size razı olmadığı şeylerden necat ihsan eylesin; zeyğ-ı basardan mutahhar (gözün maddeye kaymasından yana pak ve temiz) olan Beşerin Efendisi hürmetine… Ona ve âline salâtların en faziletlisi.. Selâmların ekmeli..

***

Bu yolda talep olunan; kalbin çeşitli yönlere teveccühü (yönelmesi, ilgi duyması) sebebi ile dağılması yüzünden zikr-i kalbiyi tekrarda ve büyüklerin yolu üzere istikamette gevşekliğin olmamasıdır.

Ne zaman ki zulumat ve küdürat (manevî dağınıklık ve bulanıklık) vuku bulursa onun ilacı, Saltanatı celil olan Cenab-ı ve Tekaddes hazretlerine iltica ve tazarru, kalb kırıklığı (tevazu) ile dua ve niyazdır.

Bir de mürebbisi olan mürşidine tam bir teveccüh… Zira onlar, anlatılan devletin husulüne bir vesiledir.

Hal böyle olunca bu devleti uzmaya vesile olana huzurda ve gaybette hak ettiği gibi adaba riayet etmek lâzım gelir. Ve o büyüklerin rızasını kazanmak sureti ile Hakk Sübhanehû’nun rızasını elde etmeye çalışmak lâzımdır.

Kurtuluşun ve felahın yolu işte budur.

Mektubât-ı Rabbanî

TADÎL-İ ERKÂNA RİAYET

Namazlarda ta’dîl-i erkâna riayet (rükünlerin hakkını vermek), İmam Ebû Yusuf’a göre bir rükün olduğundan farzdır. Bundan maksad, namazın kıyam, rükû ve secde gibi her rüknünü sükunetle yerine getirmek ve bu rükünleri yaparken her uzuv mutmain olup hareket halinden beri bulunmaktır. Mesela: Rükûdan kıyama kalkarken vücud dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı, en az bir kere: “Sübhanellahi’l-Azîm” diyecek kadar ayakta durup ba’dehu (ondan sonra) secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böyle bir tesbih mikdarı durmalıdır.

Tadîl-i Erkân, İmam Azam ile İmam Muhammed’e göre vaciptir. Binaenaleyh birinci kavle göre ta’dili erkana riayet edilmeksizin kılınan bir namazı iade etmek (yeniden kılmak) lazımdır. İkinci kavle göre ise, bu halde yalnız sehiv secdesi lazım gelir. Fakat böyle bir namazı iade etmek evlâdır. Bununla ihtilaftan kurtulmuş olur. Nitekim kerahete mukarin olan (kerahetle kılınan) namazları da iade vacip görülmüştür.

Namazdan manevî haz duyanlar, namazda itidale (tadil-i erkana) riayet eder, acele etmekten sakınırlar. Acele etmeyi ta’zime (hürmete) ve adaba (edebe) münafi (aykırı) görürler. Hayatın en faideli ve en kıymetli saatleri ibadetle geçen vakitlerdir. Beyhude (boş) yere veya fani bir faide uğrunda saatlerini, günlerini sarfeden insanların namaz gibi ulvi bir ibadetten, ebedi bir saadet vesilesinden ve lahuti bir huzur neşvesinden bir an evvel çıkıp kurtulmaya çalışmaları pek garip pek acınacak bir hal değil midir?

Büyük İslâm İlmihali

.

EN BÜYÜK RÜKÛN

Namazda tâdil-i erkânı terk eden kimse otuz zarar ile mutazarrır olur:

(Maddi ya da manevi) Fakirlik husule gelir.

(Kendisine) Buğz hâsıl olur.

İnsanların haklarını zâyi eder olur.

Küfre düşmesine sebep olur.

Her gün yüz altmış defa mâsiyet izhar etmiş olur: Çünkü farzlarla vitir yirmi rekat, sünnet-i müekkedeler on iki rekattır. Hepsi otuz iki rekattır. Beşle çarpılacak olursa yüz altmış olur. Yahut bunlardan daha fazla kılacak olursa daha fazla olur.

Hak din üzere ölemez.

O kimseye hırsız demek sahih olur.

Namazı, nazar-ı Hakk’tan mahrum olur.

Namazı makbul olmaz.

Namazı yüzüne vurulur.

Semaya çıkan namaz geri çevrilir.

Edebe riayet etmemek ve emre imtisal etmemektir.

Hüsrana uğrayanlardan olur.

Diğer amellerin fesadına sebep olur.

Tadili terk ettiğinde iadesi vacip olur.

Ona cahil olan kimse iktida eder.

İmamdan evvel hareket etmeye sebeptir ki bu da haramdır.

Zikirlerin yerinde olmamasına sebeptir.

Harekeyi yahut harfleri terk sebebiyle ezkârı terk eyler.

Hakk Teâlâ’nın gadabına sebeptir: Çünkü emr-i şerife muhalefet edilmiştir.

Şeytanın sevinmesine sebeptir.

Cennetten uzak olmaya sebeptir.

Cehenneme yakın olmaya sebeptir.

Son derece sevdiği nefsine cefa ve onu azaba atmaya sebeptir.

Nefsini kirletmiş olur: Çünkü günah necasettir.

Hafaza meleklerine ezâ vardır.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerini mahzun etmiş olur.

Yaptığı günaha gece ve gündüzü şahit tutmuş ve onlara ezâ etmiş olur.

Bütün mahlukata karşı da eza ve haksızlıktır: Çünkü günah sebebi ile yağmur az olur ve bereket kalkar (bulaşıcı hastalıklar çoğalır…).

Tâdil-i erkân, rükûda, kıyamda, secdelerde, iki secde arasındaki oturmada a’za ve cevarihin (bedenin her bir uzvunun) teskinidir (sakinleşip sükûnet bulmasıdır). Yani bu beş mevzide a’za hareketten kalıp karar ve sükûnette olmasıdır. Bu sakinlik halinin en az zamanı bir tesbih miktarıdır.

Tâdil-i erkân, Ebû Yûsuf’a göre farzdır, İmam-ı Âzam ve İmam Muhammede’e göre vaciptir. İmam Şâfi, İmam-ı Ahmed, bir sahih rivayet üzere İmam-ı Malik indlerinde farzdır.

Ey mü’min! Tâdil-i erkâna ihtimam et çünkü farzdır. Veya vaciptir. Veya sünnettir.

Eğer farz olursa bu zamana kadar kıldığın namazları düşün! Eğer tâdil-i erkâna yakın değilse hepsi fasittir ve kazası lâzımdır.

Ey mü’min! Gaflet uykusundan uyan! Basiret üzere ol ve ibadeti adet zannetme! Adapla eda et! Kul olduğunu biliyorsan şer’i şerife uygun olarak hareket et! Çünkü ceza gününde huzur-u Mevlâ’da cevap vermek çok zordur.

Görmüyor musun ki çok cüz’i ve ufak bir şeyin kendi miktarında tesiri olup, dirhemin onda bir miktarı az bir afyon, insan vücudunda tesir meydana getirdiği halde koca din-i mübiyn-i İslâm’ın en büyük rüknü olan namazın -ki onun hakkında: “Muhakkak ki namaz fuhşiyyat ve münkirattan men eder” buyurulmuş- bu şekilde tesirleri görülmeyip fahşa ve münkerden nehi eylemesi şöyle dursun, günden güne münkerâtın çoğalması ve fuhşiyyatın her tarafta şüyu bulmakta olması gösteriyor ki ikamesine memur olduğumuz namaz, bu değil. Yoksa fahşa ve münkerden nehyeder, hiç olmazsa bir çekirdek miktarı afyonun hassası kadar hassa ve eser bırakırdı.

Ey mü’min!

İnsaflıca düşün kendine gel!

Hakk Teâlâ Hazretleri, an ve an, gün ve gün nimet ve ihsanlarına mazhar eyledi. Gücün yetmediği şeyi teklif etmedi. Az amele ecr-i celil ihsan eyledi. Hakk Celle ve Âla Kerîm, Halîm, Rahîm ve Latîf’tir. Kullarının ayıp ve kusurları sebebi ile rızıklarını kesmedi. Settar’ul-uyûb ‘Celle azametühü ve ammet âlâuhû nuamâuhu’ ayıplarımızı setr eyledi. Çeşitli nimetler ve esnaf-ı kerem ile mün’am ve mükrem olduk. Şimdi bizlere lâzım olan,  bütün günahlardan tövbe edip, emirlere isteyerek imtisal etmek ve bilhassa, imândan sonra en ehem ve elzem olan namaza ihtimam etmektir.

Mecmûat’ül-Cevâhir

SÛFİLER DERLER Kİ

Tasavvuf ehline göre sülûk, kötü sözlerden iyi sözlere, kötü fiillerden iyi fiillere, kötü ahlâktan güzel ahlâka ve kendi varlığından Hakk Teâlâ’nın varlığına gitmekten ibarettir. Sâlik de, bu yolda gidene denir.

Eğer bir sâlik iyi sözleri, fiilleri ve ahlâkı devamlı hale getirirse mârifetlerin yüzü ona görünmeye; eşyanın hakikatini olduğu gibi görmeye başlar. 

“Allahumme erini hakaikel eşyâ-i kemâhiye: Allah’ım, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” hadis-i şerifindeki mâna ortaya çıktıkça irfanda kemâl zûhur etmeye başlar.

Her kim bu dört haslette kemâle erişirse, insanî kemâlâtı tahsil etmiş olur. Zira insanî kemâlât tamamiyle bu dörde münhasırdır.

Sufiler derler ki: Eğer yüz bin sâlik bu yola sülûk etse, ancak birisi bu dört mertebenin kemâline erişir. Diğerleri noksan kalır. Zira insanın her meselede kemâle erişmesi nâdir vuku’ bulur; hususiyle tarik-i Hakk’ta…

*****

Kazanılması ve üzerinde sebat edilmesi gereken şeylere makam; bertaraf edilmesi lâzım gelen ve sülûke mâni olan şeylere de hicap denir.

Sülûkte hicap ve engeller gayet fazladır. Ancak hicap ve engellerin temeli dörttür: Mal sevgisi, makam sevgisi, taklid ve isyandır. Makamların ve hallerin asılları da dörttür: Güzel sözler, güzel fiiller, güzel ahlâk ve maârif-i cemile (güzel marifetler)dir.

Ey ârif!

Dört makamın tahsilinin kolaylaşması için ilk önce bu dört hicabı terk etmek gerek. Zira dört hicabı terk, abdest mesabesinde; dört makamın tahsili ise namaz mesabesindedir.

Her bir hicap, yıkanması farz olan abdest uzuvlarından biri gibi, dört makamın her biri de vacip olan namazın dört rek’atından biri gibidir. Önce abdest, sonra namaz… Önce tahliye (boşaltma), sonra tehliye (yerleşme)… Önce parlatma, sonra aydınlatma… Önce fasl (ayırma), sonra vasl (kavuşturma)…

Yine demişlerdir ki:

İnsan bir nesneden ölmedikçe, onun karşılığında olan şeyden dirilmez. Kötü ahlâktan bir sıfatı terk edene, güzel ahlâktan onun karşılığında olan sıfat verilir. (Cimrilikten ölenin cömertlikle dirilmesi gibi…)

Dört hicabın terki ve dört makamda ilerleme, dört şeye riayetle husule gelir: Birincisi uzlet, ikincisi az konuşmak, üçüncüsü az yemek, dördüncüsü ise az uyumaktır. Fakat bu zikredilenlerin arif ve irşâda izinli bir mürşidin sohbetinde olup onun emir ve işaretiyle olması gerekir.

Her mürşide gönül verme ki
Yolunu sarpa uğratır.
Mürşidi kâmil olanın
Gittiği yol âsân imiş.

Ey sâlik!

Sülûkta, riyazet ve mücahedeler yapmakta niyet, Hakk Teâlâ’yı talep olmamalıdır. Zira Hakk Teâlâ herkesle beraber mevcuttur; ayrıca talep etmeye hacet yoktur. Her şeyin varlığı O’ndandır. Âlemler O’nunla kâimdir. Her şey yine O’na rücû edecektir.

Keza niyet, temizlik ve güzel ahlâkı tahsil etmek; ilim, marifet, sırların keşfi ve nurları iktibas da olmamalıdır. Zira bunların her biri, manevi mertebelerden bir mertebeye mahsustur. Sâlik o mertebeye eriştiği vakit, istese de istemese de, o mertebeye mahsus olan haller kendi üzerinde zâhir olur. O mertebeye erişmemiş ise talep etmekle de ele bir şey geçmez… Bulunduğu mertebeye mahsus olmayan vasıflar onda açığa çıkmaz. Vakti geldiğinde dişlerin çıkması; vakti gelmeden de talep edilse dahi çıkmaması gibi…

Ey ârif!

İnsan için olan mertebeler tıpkı ağaç için olan mertebeler gibidir… Şöyle ki; bahçıvan, ağacın mertebesine göre, toprağın bakımını yaparak ağaç için uygun halde saklarsa; diken ve yabani otlardan temizleyerek vaktinde suyunu verirse vakti (mertebesi) geldiğinde o ağaç yaprak, çiçek açmaya başlar ve vakti geldiğinde de meyve vermeye durur.

Sâliklerin terbiyesi de buna benzer… Vakti (mertebesi) geldiğinde bulunduğu mertebeye has nitelikler kendisinde zûhur eder.

O vakit ister talep etsin, ister istemesin, temizlik, güzel ahlak, ilim, mârifet, sırların keşfi ve nurların zuhurundan her biri zâhir olur. Nice nice leziz haller, acayip keyfiyetler baş gösterir.

(Vakti gelmeden görünenlerin durumu, izahı başkadır.)

Ağacın bütün mertebelerinin tohumunda mevcut olup bahçıvanın bakımlı terbiyesiyle ağaç husule geldiğinde mertebeler ve nitelikleri ortaya çıkması gibi insanın zatında / özünde de temizlik, güzel ahlâk, ilim, mârifet, sırların keşfi ve nurların ortaya çıkması gibi vasıflar vardır. Ancak insanın zatında gizli olan bu vasıflar bir kâmil mürşidin sohbetinde bulunmak ve terbiyesinden geçmekle zûhur eder ve husûle gelir.

Eğer öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini istersen, bu kendi özünde gizlidir; zatına yerleştirilmiştir. Bu sebeple “Her ne ararsan kendinde ara” demişlerdir! Çünkü bütün kemâlât özünde gizlidir; derûnunda mevcuttur.

Zannedersin özünü âlem-i asgarsın sen!
Gafil olma, gözünü aç, âlem-i ekbersin sen!
Hz. Ali (kerremellahû vechehû) 

*****

Yine demişlerdir ki: “Hiç kimse dışarda Hakk’ı arayacağı bir yol bulamaz” “Ne kadar Hakk’ı bulan varsa, kendi derûnunda bulmuştur.”

Herkesin derûnunda manevi bir kuyu vardır. Eğer mürşid mârifetiyle sa’y-ü gayret gösterip özünde gizli olan kuyuyu kazarsa âb-ı hayat, ilahî füyûzât gelmeye başlar. Başkalarından feyz almak, başkalarının kuyusundan kendi kuyusuna su boşaltmak gibidir ki ömrü uzun olmaz.

Eğer bir sâlik, kendi derûnundaki kuyuyu açabilirse, ondan Rabbani feyzler fışkırır. İnsanî hakîkat olan kalbin ortasında, sonsuz ehadiyet denizinden cetvel gibi bir kanal ortaya çıkıp akmaya başlar. Bu su eksilmez, kesilmez, kokuşmaz. Bilakis an be an artar ve sefası çoğalır. Kendisine ve ondan içenlere şifa olur.

Her kim onunla sohbet ve muaşeret ederse ondan fayda görür ve istifade eder.

Eğer bir kimsenin kendi derûnunda ilahî feyz kendini gösterirse, o kimse herkesten daha fazla mütevâzi ve mûtedil olur.

Ey sâlik!

Eğer kendi nefsini insanlık mertebelerinin sonuna eriştirip her gün kendi sıfat ve makamlarını temaşa ederek vuslat sarayının has bahçelerinde nimetler içinde yüzemiyor, Hakk Teâlâ’ya yakınlık içindeki kulluk makamına kavuşamıyorsan ve dahi mukarreblere has derecede sürekli Hakk Teâlâ’nın cemâlini temaşa ile nimetlenmeye gücün yetmiyorsa, bâri gayret et de nefsini cehennem ateşinden kurtarıp cennet ehlinden olasın!

Ey sâlik!

Bunun için farzlardan başka çok namaz kılmanın tasasında, farzın dışında çok Hac etmenin derdinde olma! Gereğinden fazla fıkıh ezberlemenin sevdasında da olma. Zaruretleri defedecek kadarını bilmek kâfidir.

Ancak doğru sözlü ve iyi nefisli olmaya gayret et ve ihtimam göster. Böylelikle cehennem azabından kurtulmuş olabilesin. Zira cehennem ehlinin ekseri azabı, istikamet yokluğu ve kötü nefisli olmak yüzündendir.

Halk ile muamelede halka menfaatli olup mazarratının olmaması, cennet ehlinin alametlerindendir.

İstikamet ve nefis temizliğin, zati sıfatın ve melekên olması lazımdır ki cehennem azabından kurtulabilesin. Eğer içten olmayarak veya gösteriş (veya çıkar) için olursa o kimse yine cennet ehlinden değildir.

Şöyle olmak gerekir: “Bütün vakitlerde iyilik yapmak ve halka faydalı olmak -ihtiyârsız- âdet ve tabiat haline gelsin.

Hakikatlerin Özü

HİKMET EHLİNDEN

Cömertliği ile tanınmış bir şeyh vardı. O yüzden de daima borçlu idi. Büyüklerden (zenginlerden) on binlerce borç alır, fakirlere, yoksullara dağıtırdı.

Borç para ile bir de tekke yaptırmış; malını da, canını da, tekkesini de Allah yolunda harcıyordu.

Cenab-ı Hakk, Halil’ine kumu nasıl un yapmışsa, onun borcunu da her taraftan öderdi.

Hazreti Peygamber der ki: “Pazarlarda iki melek daima şöyle duâ eder: Allah’ım! Sen infâk edenlere fazlasıyla ver! Cimrilerin mallarını da telef et. Hele canını veren, kendisini İsmail gibi kurban edene fazlasıyla ihsan et!”

“Hiç o boyna bıçak işler mi?”

Şehitler de bu yüzden diridirler, hoşturlar. Çünkü Cenab-ı Hakk, onlara ebedi gamdan, sıkıntıdan, mutsuzluktan emin bir can vermiştir.

Ey sadece zahiri gören; sen de mecûsiler gibi yalnızca kalıba bakma; bedene takılıp kalma!

Borçlu Şeyh, yıllarca bu işte bulundu; vazifesi buymuş gibi halktan borç almakta, halka vermekteydi. Ecel gününde büyük bir zat olarak gitmek için vadesi dolana kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.

Şeyh’in ömrü sona erip de vücudunda ölüm alâmetleri görününce, alacaklılar etrafına toplanıp oturdular. Şeyh ise mum gibi yanıp eriyordu.

Alacaklılar para almaktan umutlarını yitirip yüz ekşitmiş; gönüllerindeki acıya ciğer yarası da ilave edilmişti.

Şeyh, ”Şu kötü şüpheye düşenlere bak! ALLAH’ın dört yüz dinar altını yok mu ki?” dedi.

***

O esnada…

Dışarıda bir çocuk, üç beş kuruş ümidiyle “Helva” diye sesleniyordu.

Şeyh, hizmetçiye, git helvanın hepsini al, diye başıyla işaret etti. Tâ ki alacaklılar o helvayı yesinler de, bir müddet de olsa bana acı acı bakmasınlar.

Hizmetçi, helvanın hepsini almak üzere dışarı çıktı. Helvacıya, “Bu helvanın hepsi kaça?” diye sordu. Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi.

Hizmetçi, ”Yoo, sofilerden çok isteme. Yarım dinar vereyim, başka bir şey söyleme!” dedi. Helvayı bir tabağa koydurdu ve getirip Şeyh’in önüne koydu.

Sır sahibi Şeyh’in esrarına bak!

Alacaklılara, ”Buyurun, şu mübarek helva teberrük içindir; helâlinden yiyin” diye işaret etti.

Tabak boşalınca, çocuk tabağı aldı, ”Ey kâmil kişi, paramı ver” dedi.

Şeyh dedi ki: “Parayı nerden bulayım? Zaten borçluyum, ahirete göçüyorum!”

Çocuk üzüntüden tabağı yere çaldı, ağlayıp sızlamaya başladı.

Eleminden, çaresizlikten hıçkıra hıçkıra ağlarken, ”Keşke iki ayağım kırılaydı da tekkenin önünden geçmez olaydım” diyor; “Obur, lokmaya haris, köpek gönüllü, kedi gibi yalanan sofiler” söğüntüsünü de ilave ediyordu.

“Bre acımasız Şeyh, emin ol, ustam beni öldürür! Yanına boş gidersem beni keser; razı mısın?” diyordu.

Çocuğun feryadından iyilerden kötülerden birçok kişi başına toplandı.

Alacaklılar da itiraz yolu ile Şeyh’e: “Bu yaptığın da nedir?” diye çıkıştılar. Malımızı yedin, borçlu gidiyorsun; böyle olduğu halde neden yeni bir zulüm işliyorsun?

Çocuk, bir sonraki namaz vaktine kadar ağlamayı sürdürdü. Şeyh ise, gözlerini yummuş, ona bile bakmıyordu.

Bu cefadan, bu olumsuzluktan arınmış olarak, ay gibi yüzünü yorganın içine çekmiş; ezelle hoş, ecelle sevinçli, havas ve avamın kınamasından, dedikodusundan el ayak çekmişti!

Can, bir adamın yüzüne gülmüş ise, ona halkın ekşi suratlı oluşundan ne zarar gelir.

Mehtaplı gecede ay, köpeklerden ve havlamasından ne diye korksun?

Köpek kendi vazifesini yerine getirir, ay da ışığını yere döşeyip durur.

Herkes kendi işceğizini görür.

Su, bir çöp için berraklığını terk etmez.

Çöp, suyun yüzünde çöp olarak giderken, berrak su da bulanmadan yoluna devam eder.

Hazreti Mustafa, gece yarısı ayı ikiye bölerken; Ebu Lehep, kininden saçma sapan söylenip durur!

Mesih ölüyü diriltirken; Yahudi, hiddetinden saçını sakalını yolar.

Köpeğin sesi ayın kulağına nerden gidecek? Hele o ay, ALLAH hası olursa…

***

Çocuğun alacağı kısa sürede toplanırdı lâkin Şeyh’in himmeti bu kadarcık cömertliği bile bağlamış, kimsenin çocuğa bir şey vermesine izin vermiyordu.

Aslında Pirlerin kuvveti bundan da fazladır.

***

İkindi vakti olunca başka bir hizmetçi, elinde cömert birince gönderilmiş bir tabakla çıkageldi.

Şeyhi tanıyan mal ve hâl sahibi biri, ona hediye göndermişti.

Tabağın bir köşesinde dört yüz dinar, bir tarafında da kâğıda sarılı yarım dinar vardı.

Şeyh’e hürmetlerini sunduktan sonra tabağı yanına bıraktı. 

Tabağın üstündeki örtüyü kaldırınca, halk da alacaklılar da onun kerametini gördüler.

Hepsinden de ahlar vahlar yükselmeye başladı: “Ey şeyhlerin de reisi, şahların da; bu da neyin nesi? Bu ne sır, bu ne sultanlık? Ey sır sahiplerinin efendisi!

Biz bilemedik, affet; saçma sapan, ulu orta hayli söylendik. Körcesine sopa sallamaktayız; elbette kandilleri kırarız. Sağırlar gibi sözü duymadan kendi anlayışımızca izah etmeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk. Biz Hızır’ın yaptıklarına i’tirâz eden Mûsâ Aleyhisselâm’dan da ibret almadık. O da Hızır’ın yaptıklarına itiraz etti de sonra mahçup oldu.  Hem de gözü o kadar yüceleri gördüğü, gözünün nuru göklere nüfus ettiği halde!

Ey zamanın Mûsâ’sı, değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse kalkıştı” dediler.

Şeyh; Bütün o sözleri size helâl ettim.

Bunun sırrı şuydu: Borcumun ödenmesini Hakk’tan diledim; O’da bana böylece yol gösterdi (ilham etti): O dinar gerçi az bir paraydı fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helva satan çocuk ağlamasaydı, rahmet denizi coşmazdı, dedi.

Mesnevi-i Şerif

İHTİYAR ÇALGICI

Bilmem işittin mi?

Hz. Ömer zamanında, çenk çalan şöhretli bir çalgıcı vardı. Bülbül, onun sesiyle kendinden geçer, güzel sesiyle bir neşeye yüz katardı. Nefesi meclisleri süsler; onu dinleyenler, eşi bulunmaz, acayip hayallere dalarlardı. Çenginin sesinden, can kuşu kanatlanır uçar; gönlün aklı başından giderdi.

Zaman geçip çalgıcı ihtiyarlayınca, doğan kuşu gibi (gönüller avlayan) canı acizlikten sinek avlamaya başladı. Sırtı, küp sırtı gibi eğrilip kamburlaştı. Kaşları, gözünün üstüne semer kayışı gibi düştü. Cana can katan güzelim sesi çirkinleşti, yürek tırmalayıcı hale geldi. Kimsenin yanında kıymet-i harbisi kalmadı.

Zaten hangi hoşluk vardır ki sonunda nahoş olmamıştır? Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yerle bir olmamıştır?

Çalgıcı iyice kocayıp zayıflayınca, kazançsızlıktan bir parça yufkaya muhtaç oldu.

Dedi ki: “Ya Rabbi, bana çokça ömür, tükenmez fırsatlar verdin. Çöp kadar değersiz bir kişiye nice lûtuflarda bulundun. Yetmiş yıl günah işledim; bir gün olsun rızkımı kesmedin, nimetini esirgemedin. Artık kazancım yok; Senin konuğunum! Çengi Senin için çalacağım…”

Çengi omuzladı. Ah ederek, Allah’a iltica ederek Medine mezarlığına kadar gitti.

Dedi ki: “Allah’tan kiriş parası isterim. Çünkü O, özü doğru olanları lûtf-u keremi ile kabul buyurur.”

Bir hayli çalıp ağladıktan sonra çengini yastık yaparak bir mezar üzerine yığılıp kaldı. 

Uyku onu kendisinden aldı, can kuşu hapisten kurtuldu. Çalgıyı da, çalgıcıyı da bırakıp uçtu gitti. Ten esaretinden, dünya ızdırabından azat oldu. Mânâ âlemine ve can ovasına vardı.

Canı (ruhu), orada terennüm ederek diyordu ki: “Ah beni burada bıraksalar; bana burada yurt verseler, ne iyi olurdu. Canım bu bahçede, bu bahar mevsiminde ne hoş hale gelirdi. Bu gayb âleminin lâle bahçesinde mest olur, gider; kolsuz, elsiz fesleğenler toplardım. Bu mânâ âleminde başsız, ayaksız yolculuklar eder, dudaksız, dişsiz şekerler yerdim. Dünya meşgalelerinden; akıl, fikir zahmetlerinden kurtulurdum da rahatlıkla Dostu zikrederdim. 

Rüyada gördüğüm bu âlem, öyle bir âlem ki, ferahlığından kolum, kanadım açıldı. Eğer o âlem ve onun yolu gözle görülür olsaydı, bu dünyada hiç kimse bir an bile kalmazdı.

İhtiyar çalgıcıya; “Burada kalmaya özenme, tamahkarlık etme. Madem ki ayağından mâsivâ dikeni çıkmıştır, korkma, haydi git” diye emir geliyor; çalgıcının rûhu ise; “Allah’ın rahmet ve ihsanı fezasında durdukça dur, oradan ayrılma.” diyordu.

O sırada Cenâb-ı Hakk, Hazreti Ömer’e öyle bir uyku verdi ki, bu uykudan başını kaldıramadı. Hz. Ömer, bu hale şaştı kaldı da; “Bu benim adetim değildi; madem ki gaybdan vâki oldu, elbette sebepsiz değildir, dedi. Başını koydu yattı, uykuya daldı. Rüyalar âleminde  Hakk’tan gelen bir nidayı ruhu işitti: “Ey Ömer! Kulumuzu ihtiyaçtan kurtar. Has ve muhterem bir kulumuz var. Mezarlığa kadar bir zahmet gidiver.”

“Ey Ömer! Kalk! Herkesin hakkı olan Beytü’l-Mâl’den yediyüz dinar al; ona götür de deki: Ey bizim seçkin erimiz, şimdilik bunu al ve bizi ma’zur gör. Bu kadarcık, senin basit ihtiyaçlarını karşılar. Bunu harca, tükenince yine  gel.”

Hazreti Ömer rüyâsında işittiği sesin heybetinden uyandı, yerinden sıçradı ve bu hizmeti görmek için hazırlandı. Kese koltuğunda, mezarlığın yolunu tuttu.

Mezarlığın çevresinde bir hayli döndü, dolaştı fakat, o ihtiyardan başka kimseyi göremedi. Kendi kendine; “Bu olmasa gerek.” dedi ama, aramak için tekrar koştu. Döndü, dolaştı, yorgun düştü lâkin başka kimseyi göremedi.

Cenâb-ı Hakk; “Temiz, hizmete lâyık ve kutlu bir kulumuz var” buyurdu; ihtiyar bir çalgıcı, nasıl Allah’ın has kullarından olabilir? Ey Allah’ın sırrı, ne güzelsin, ne garipsin, dedi.

O, bir kere daha mezarlığın etrafını dolaştı, araştırdı; o ihtiyardan başka kimsenin bulunmadığına iyice emin olduktan sonra, kendi kendine; “Karanlıklar içinde, nice nûrlanmış gönüller vardır” dedi.

Sonra geldi, kemâl-i edeple yanına oturdu. Kendisine bir aksırık arız oldu. Aksırınca ihtiyar uyandı, sıçrayıp kalktı. Ömer’i görünce, şaşırıp kaldı. Gitmeye davrandıysa da titremeye başladı. İçinden dedi ki: “Ya Rabbi, Sen imdadıma yetiş! Nasıl oldu da muhtesib (polis), ihtiyar çalgıcıya çattı?”

Hazreti Ömer o ihtiyarın yüzüne bakıp onu utanmış, beti benzi sararmış görünce: “Benden korkma, ürkme; sana Hakk’tan müjdeler getirdim” dedi. “Allah, senin huylarını o kadar övdü ki,  Ömer’i, senin yüzüne âşık etti. Gel, şöyle yanıma otur da kulağına, devlet sırlarından sırlar söyliyeyim.

Allah sana selâm ediyor; sıkıntılar ve kederler içinde nasılsın, soruyor. İşte, şu bir kaç değersiz sikke, zarûrî ihtiyaçların için. Bunu harca, sonra yine gel.”

İhtiyar bunları işitince titremeye, elini ısırıp çırpınmaya başladı: Ey eşi, benzeri olmayan Allah’ım! Yeter! Zavallı ihtiyar, utancından eridi, diye feryat ediyordu.

Bir hayli ağladı; derdi, kederi haddi aştı. Nihâyet çengi yere vurdu, parça parça etti.

Dedi ki:

“Ey Rabbimle aramda perde olan, ey yolumu ana yoldan (Hakk yolundan) kesip saptıran! Ey yetmiş senedir kanımı içen; ey kemâl sahibine karşı yüzümü kara çıkaran!…”

“Ey ihsan ve vefâ sahibi Allah’ım! Cefa içinde geçen ömrüme Sen acı!”

“Allah bana öyle bir ömür lûtfetti ki, onun bir gününe bile kimse kıymet biçemez. Ben ise ömrümü her solukta tiz ve pes sesleriyle harcadım.”

“Ah!… Irak perdesi ve makamı ile uğraşmaktan firak zamanı aklımdan çıktı.”

“Eyvahlar olsun ki, şu yirmi dört perdenin sesi ile ömür kervanı geçip gitti. Gün bitti, akşam oldu. Gönlümün ekini kurudu; gönlüm ise öldü…” 

“Allah’ım, başkasından değil, feryad eden nefsimin elinden feryad ediyor, şikâyette bulunuyorum.”

“Kimseden medet bulamam; bana ancak benden yakın olandan medet var!…”

Hazreti Ömer ona dedi ki: “Senin bu ağlayıp sızlayışın, kendinde oluşunun eseridir.

Allah aşkında fânî olmuş ve kendinden geçmiş kimsenin yolu başka türlüdür.

Kendinde olmak da bir başka günahtır…

Geçmişi anmak, gelecek endişesinden ise Allah ile aranda perde olur…

Her ikisini de ateşe at, yak. 

Sen benliğe kapılıp, (geçmiş ve geleceğinle) kendi etrafında döndükçe, kendini tavaf eder sayılırsın.

Tavaf ediyorsun, ama ridâ içinde  (kendini) tavaf etmedesin. Beyt’e ulaştın ama hâlâ kendinlesin; daha kendinden kurtulamadın…”

Hazreti Faruk sırlara ayna olunca, ihtiyarın rûhu bedeninden uyandı. Can gibi ağlayışsız gülüşsüz hale geldi. Onun canı gitti de, başka bir canla dirildi. O anda gönlüne öyle bir hayret düştü ki, yerden de dışarı çıktı, gökten de; bütün âlemi unuttu.

Arayışların ötesinde bir arayışa girdi ki onun nasıl olduğunu ben bilmiyorum; biliyorsan sen söyle!

“Hal”den de, “kaal”(söz, bilgi)den de ötede bir hâle ve kaale erişti…

Celâl sâhibinin Cemâline daldı.

Mesnevi-i Şerif