Kategori arşivi: Genel

ELEST ÜLKESİ

Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü ise diriliktir; görünüşte bir tükenmedir, hakikatte ise ebediliktir. Çocuğun rahimden doğması bir göçmedir; fakat cihanda ona yeni bir hayat vardır.

Hayru’l-beşer Efendimiz: “Dünyadan göçüp giden kişinin ölüm yüzünden bir derdi, bir acısı yoktur. Elindekini kaçırdığından dolayıdır yüzlerce acıya düşüşü” buyurdu.

“Neden her devletin, her nimetin mahzeni olan ölüme gereken değeri vermedim? Şaşkınlığımdan bütün ömrümce, hayallerimi kıble/gâye edindim, onlar da ecel gelince kaybolup gittiler” diye kendi kendine söylenip acınırlar.

Hiçbir ölü, öldüğüne yanmaz, azığın azlığına hayıflanır. Yoksa ölen, bir kuyudan kurtulmuş; ovaya, devlete ve ferahlığa kavuşmuştur. Bu yas konağından, şu daracık deve yatağından geniş bir ovaya göçmüştür.

Hâsılı “Elest Ülkesi”nin kadrini bilesin diye dünya önce gelmiştir. Buradan kurtulup oraya vardın mı, ebed şeker hanesinde şükreder durursun. Dersin ki: “Sanki orada toprak elemişim. Bu tertemiz âlemden kaçıp duruyormuşum. Keşke bundan önce ölseydim de o balçıkta çektiklerim daha az olsaydı.”

Bu sebeptendir ki, o her şeye vakıf Peygamber ‘sallallahu aleyhi ve sellem’:

“Her kim ölür de, ruhu bedenini bırakıp giderse, öldüğünden, göçtüğünden hayıflanmaz, hasrete düşmez. Ancak taksiratından (günahlarından), fırsatı kaçırdığından (ömrünü boşa geçirdiğinden) hasrete düşer.

Ölen, keşke bundan önce ölseydim de kurtulsaydım, der. Kötüyse, kötülüğü az olurdu; iyiyse, iyilik yurduna daha önce gelirdi…” buyurmuştur.

***

Herkesin ölümü kendi rengindendir. Düşmana düşmandır ölüm, dosta dost.

Ey (ölümden kaçan) can, aklını başına devşir! Ölümden korkup kaçarsın ya… Doğrucası sen kendinden korkmaktasın. Gördüğün ölümün yüzü değil, (ölüm aynasında) kendi çirkin (manevi) yüzündür.

Ölüm, kimin nazarında tehlikeyse “Kendinizi tehlikeye atmayın!” emri onadır.

Fakat birisinin nazarında ölüm, hakikat kapısının açılışından ibaret olursa, ona: “Haydin, çabuk olun!” hitabı gelir.

***

Ey gördüğü ölüm olanlar, uzaklaşın…

Ey gördüğü dirilme olanlar, çabuk olun!

Ey lütuf görenler, ferahlanın, sevinin…

Ey kahır görenler, bu bir belâdır, gamlanın!

Mesnevi-i Şerif

DİNİN İHYASI

İnsanın şerefi ve bütün yaratıklara kendisini üstün kılan fazileti, Allah’ın mârifetine hazırlanmakla elde edilir. Öyle mârifet ki dünyada, dünyanın güzelliği, kemâli ve medâr-ı iftihârıdır. Öyle mârifet ki âhiretin zahîresi ve azığıdır.

Allah’ın mârifetine, insanoğlu, ancak kalbiyle  hazırlanabilir. Kalbin dışında herhangi bir âzasıyla mârifete hazırlanamaz.

O halde Allah’ı bilen, Allah’a yaklaştıran, Allah için çalışan ve Allah için gayrette bulunan, Allah nezdindeki sırları keşfeden kalptir. Diğer âzalar ise kalbin yardımcılarıdır. Kalbin çalıştırdığı âletlerdir. Bu bakımdan Allah nezdinde makbûl olan kalptir. Şu şartla ki, Allah’ın gayrisinden boş olmalıdır.

Allah’ın gayrisiyle dolu olduğu zaman Allah’tan (cemâlinden) mahcub (perdelenmiş) olan da kalptir. Kendisine hitap edilen, kendisine itâb edilen de kalptir. Allah’a yaklaşmakla saîd olan da kalptir. Bu bakımdan insanoğlu kalbini temizlediği zaman felaha kavuşur, kalbini kirlettiği ve gaflete daldırdığı zaman şekavete sapar ve rahmetten mahrum olur.

Hakikatte Allah’a itaat eden kalptir. İbâdetlerden gelen nûrlarını âzalar üzerine saçan kalptir.

Allah’a karşı inat ve isyan bayrağını açan kalpten başka hangi âza olabilir? Âzalara sirayet eden fuhşiyât ancak onun eseridir.

Zâhirin güzellikleri ve çirkinlikleri ancak ve ancak kalbin nûrlu veya karanlık olmasından ileri gelir. Zira her kalp, içindekini dışarıya sızdırır.

Kalp, öyle bir şeydir ki insanoğlu onu tanıdığı zaman, muhakkak nefsini tanımıştır. Nefsini tanıdığı zaman muhakkak Rabbini tanımıştır. İnsan kalbini tanımadığı zaman, kendi nefsini tanımamıştır. Kendi nefsini tanımadığı zaman da Rabbini tanımamıştır. Kalbini bilmeyen de kalbinin gayrisini haydi haydi bilemez. Zira insanların çoğu, kalplerini ve nefislerini bilmemekte, kalpleri ve nefisleri arasında perdeler gerilmiş bulunmaktadır. Çünkü Allah-u Teâlâ, bazen insanoğlu ile kalbi arasına kuvvet ve kudretiyle girer.

Allah’ın kuvvet ve kudretiyle insanoğlu ile kalbi arasına girmesinin mânâsı, Kendisinin müşâhedesinden, murâkabesinden, sıfatlarının mârifetinden ve Rahmân olan Allah’ın kudret parmaklarının ikisi arasında nasıl evrilip çevrildiğini görmekten men eder; esfel-i sâfilîne nasıl indiğini, şeytanların ufkuna doğru yuvarlandığını ve nasıl â’lâ-i illiyyîn’e yükseldiğini, mukarreb meleklerin âlemine nasıl yükseldiğini ona bildirmez, demektir.

Kalbini murâkebe ve gözetmek için melekût âleminin hazinelerinden kalbinin üzerine akan ve kalpte beliren incelikleri gözlemek için kalbini tanımayan bir kimse Allah-u Teâlâ’nın şu ayetinin mefhumuna dahil olmuş olur: “Şu, Allah’ı unuttular da Allah da bu yüzden onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın… İşte onlar fasıkların ta kendileridir. (Haşr/19)”

Bu bakımdan kalbin mârifeti ve vasıflarının hakikati, dinin temeli, sâlikler yolunun esasıdır.

***

Bundan sonra bilmiş ol ki; kusurları alabildiğine gizleyen ve ayıpları en iyi şekilde bilen Allah-u Teâla’ya (kalben) yönelmekle günahlardan tevbe etmek, sâlikler yolunun başlangıcı, kurtuluşa erenlerin ana sermayesi, mürîdlerin ilk adımı, şüpheli şeylere meyledenlerin istikâmet bulmalarının anahtarı ve babamız Hz. Adem ‘aleyhisselam’ ile diğer Peygamberlere ‘aleyhimüsselam’ uymanın esasıdır.

Evladın atalara uyması ne güzeldir. Ademoğlunun kusur işleyip günahkâr olması, şaşılacak bir şey değildir. Bu bir tabiattır.

Babasına benzeyen haddi aşmış sayılmaz. Yani kusur işlemek, babadan kalma bir mirastır. Evlât babaya benzeyebilir, fakat benzeyiş her yönü ile olmalıdır. Baba, kırdığını sardığı ve yıktığını yaptığı gibi, evlât da aynı yolu tutmalı; hem müsbet ve hem de menfi yönden ona tabi olmalıdır.

Nitekim, Adem ‘aleyhisselam’dan zelle sadır olduğu zaman pişman oldu, onun ateşi ile yandı ve tevbekâr oldu. Yalnız kusurda Adem ‘aleyhisselam’ı örnek alıp da tevbe ve pişmanlıkta ona uymayanlar, ayakları sürçmüş kimselerdir.

Hata insanın yaratılışında mevcuttur. Hatasız insan olmaz. Ancak hemen tevbe etmek, pişman olmak lazımdır.

Hiç kusur işlememek, meleklerin vasfı; hiç iyilik yapmamak da şeytanların hususiyetidir. Kötülük işledikten sonra iyiliğe yönelmek de insanlara mahsus ve onlar için zaruridir.

Yalnız iyilikle uğraşan Allah katında mukarreb bir melek, yalnız kötülük için çalışan şeytan; düştüğü kötülükte hayra yönelen ise insandır. O halde, insanın hamuruna iki huy karıştırılmış, bu iki tabiat ona arkadaş edilmiş olduğu için ya meleğe, ya Adem’e veya şeytana benzer. Kusurdan tevbe eden, şerden sonra hayra yönelen, Adem ‘aleyhisselam’ın evladı olduğunu ispatlar; kusur ve isyanda ısrar eden ise kendini şeytana uymakla tescil ettirmiş olur.

Sırf hayır yapmakla meleklere nisbet edilmeye gelince, bu imkân haricindedir; zira şer, hayırla beraber Adem ‘aleyhisselam’ın çamuruna kuvvetli bir şekilde mayalanmıştır.

İnsanı şerden iki ateşten biri kurtarır (arındırır): Ya pişmanlık ateşi veya cehennem ateşi!

İhya-i Ulumiddin

TERAZİ

Şuayb “aleyhisselam” zamanında biri; “ALLAH, benim birçok günahımı gördüğü ve bildiği halde lûtuf ve keremi ile beni cezalandırmıyor” diyordu.

Hakk Teâlâ ona cevap olarak, gayb yolu ile Şuayb’ın kulağına buyurdu ki:

Ben bu kadar günah işledim de ALLAH keremi ile beni sorumlu tutmadı; cezalandırmadı, diyorsun. Ey doğru yolu bırakıp da çöllere düşmüş kişi! Tam tersini söylüyorsun.

Kaç kez cezalandırdım seni, haberin yok! Baştanbaşa bağlısın; ayağından tepene kadar zincirler içinde kalmışsın. Duygularının, nefsanî isteklerinin esiri olmuşsun, farkında değilsin.

A kara kazan! İsin, pasın kat kat; için, yüzün berbat! Gönlünde is üstüne is, kurum üstüne kurum. Bu is ve kurum o derecede ki, nihayet gönlün, bütün (İlahî) sırlara karşı kör olmuş.

Eğer o is ve kurum, yeni bir kazana bir arpa tanesi kadar bile değse, izi, eseri apaçık görünürdü. Çünkü her şey zıttı ile görünür olur. Beyaz üstünde siyah gibi…

Kazan kapkara kesilince, isin ondaki etkisini, üzerine çaldığı kara lekeyi çabucak kim görebilir?

Demirci zenci olursa, duman onun yüzünde bir iz bırakmaz. Fakat beyaz tenli biri olursa, dumanın tesiri ile yüzü kararır. O da günahın tesirini çabucak anlar da; ‘Ya Rabbî!’ diye inlemeye başlar.

Günahta ısrar edip kötülüğü meslek haline getirince basiretini bağlamış, gönül gözüne toprak doldurmuş olur. Günahı görmez, vicdan azabını da hissetmez olur.

Tövbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah onun gönlüne tatlı gelir. Derken, dinden îmândan olur.

O pişman oluş ve nedametle ‘Ya Rabbî!’ deyiş ondan zâil olur; gönül aynasına beş kat pas (zulmet) oturur.

Onun demir kalbini, kaskatı olan kalbini paslar yemeye ve îmân cevherini zulmetler eksiltmeye koyulur.

Beyaz bir kâğıt üzerine yazı yazarsan, o yazı, bakınca okunur. Yazılı bir kâğıt üzerine yazarsan, yazdığın anlaşılmaz. Okunması güçleşir ve yanlış okunur. Çünkü mürekkebin siyahlığı üst üste gelince, iki yazı da (doğru) anlaşılmaz, manası körleşmiş olur. Eğer o kâğıda üçüncü kere yazı yazarsan (günah işlersen), onu kâfir kalbi gibi simsiyah edersin…”

Şuayb “aleyhisselam” bu nükteli sözleri; “ALLAH kereminden ötürü benim kusuruma bakmıyor” diyen kişiye söyleyince, Peygamber’in rûhanî nefesinden onun gönlünde güller açıldı. Onun rûhu, semâdan gelen vahyi Şuayb aleyhisselam’dan duyunca; “Günahlarımın cezasını verdi ise, belirtisi nerede?” diye sordu.

Şuayb Peygamber dedi ki: “Ya Rab! Bu adam sözümü dinlemiyor, günahlarının belirtisini istiyor.”

Cenab-ı Hakk buyurdu ki: Ben kusurları örtücüyüm; işinin iç yüzünü anlamasına dair bir işaretten başka, sırlarını söylemem.

Onu muaheze etmekte olduğumun bir nişanı şudur ki: O tâatta bulunuyor; oruç tutuyor, namaz kılıyor… Lâkin namazdan, zekâttan ve başka ibadetlerden zerre kadar zevk (manevi haz) almıyor. Yüksek tâatlar ve amellerde bulunuyor, lâkin zerre miktarı neşe duymuyor. İbadeti şeklen iyi ama rûhu, manası güzel değil; cevizler çok iyi ama, içleri boş.

İbadetlerin meyve vermesi için gönülde mânevî bir zevk lâzımdır. Çekirdeğin fidan vermesi için içli olması gerektir. İçi olmayan çekirdek hiç fidan verir mi?

Cansız sûret, hayalden başka bir şey değildir.”

Mesnevi-i Şerif

HAKÎKAT NE DÎYOR

Bedenin âzâlarının her biri, kendine mahsus bir iş için yaratılmıştır ve kendine mahsus olan işi yapamaması veya yamakta zorlanması da o âzânın hastalığıdır.

Bu bakımdan elin hastalığı tutamamak, gözün hastalığı görememek veya görmenin kendisine zorlaşmasıdır…

Bunun gibi kalbin hastalığı da hangi iş için yaratılmışsa o işi yapamaması veya yapılmasının kendine zor gelmesidir. Bu iş de ilim, hikmet, mârifet, ALLAH sevgisi, ALLAH‘a ibâdet, ALLAH‘ın zikrinden zevk duymak ve ALLAH‘ın rızasını bütün arzulara tercih etmek ve bütün arzu ve âzâları ALLAH‘ın rızasına uygun kullanmaktır.

Nitekim ALLAH-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesad gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler, size ALLAH’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad’dan daha sevimli ise, artık ALLAH’ın emrinin gelmesini bekleyin… ALLAH fasıklar kavmine hidayet etmez”.

Bu bakımdan nezdinde ALLAH‘tan daha sevimli bir şey bulunan kimse hastadır. Nitekim toprak yemeyi diğer yemeklerden fazla seven mide hasta olduğu gibi başkasını ALLAH’tan daha fazla seven kalp de hastadır.

Bu izahtan, ALLAH-u Teâlâ’nın dilediği hariç, bütün kalplerin hasta olduğu anlaşılmış olur. Ancak sahibi tarafından bilinemeyen bedenî hastalıklar olduğu gibi teşhis edilemeyen kalbî hastalıklar da vardır. Bu sebeple ondan gafil kalınır ve tedavisine bakılmaz.

Bazı hastaların acı ilaçlara tahammülü olmayıp hastalığı çekmeye devam etmeleri gibi bir kısmı da kalbin tedavisindeki zorluğu düşünerek hastalığı çekmeye devam eder. Çünkü onun ilacı, şehvetlere muhalefet etmek; onlara esir olmadan ihtiyaç kadarını karşılamaktır. Bu ise ruhun zorluk çekmesi demektir. Bu da oldukça zor ve acıdır.

Bu sebeple hastalık müzminleşti, dert ağırlaştı ve bu ilim tamamen ortadan kalktı. O derece kalktı ki kalbin tedavisi ve hatta hastalığı inkâr edilir oldu.

Halk ise dünya sevgisine ve zahiri ibâdet, bâtını âdet ve gösteriş olan amellere teveccüh etti. İşte bunlar, manevi hastalıkların esas alâmetleridir.

***

Tedavi olduktan sonra sıhhate kavuşmanın alâmetlerine gelince, tedavi edilen hastalığa bakar. Eğer cimrilik hastalığı tedavi ediliyorsa -ki bu hastalık öldürücü ve ALLAH‘tan uzaklaştırıcı bir hastalıktır- bunun tedavisi ancak cömertlik ve infâktır. Şayet cimrilikten kurtulan kişi sehâvette ileri gidip israfa kaçıyorsa bu da aynı şekilde başka bir hastalıktır. Tıpkı soğukluğu, hararet galebe çalıncaya kadar tedavi eden bir kimse durumuna düşer ki bu da hastalıktır. Aksine istenilen, hararet ile bürudet (soğukluğun) arasındaki îtidal dengesini/orta yolu elde etmektir. Bunun için sehâvette/cömertlikte, israf ile cimrilik arasında ve her ikisinden eşit uzaklıkta olmak lâzımdır.

Orta yolun/orta derecenin ne olduğunu bilmek istersen, kötü huyun gerektirdiği bir fiile/işe bak! O kötü huy, zıddı olan iyilikten daha kolay geliyor ve daha çok hoşuna gidiyorsa, sende galip olan o kötü huydur, ona daha çok yakınsın. Mesela, malı istif etmek, yoksullara ve hak edene vermekten daha sevimli ve kolay geliyorsa, bil ki galip olan cimrilik hastalığıdır. O durumda infâkta daha ileri gitmelisin!

Eğer hak etmeyen ve hakkı olmayan herhangi bir kimseye vermek, onun için saçıp savurmak senin nezdinde hakkaniyetle tutmaktan daha sevimli ve kolay ise bil ki, sende israf sıfatı galiptir. Bu durumda da imsâke/malı elinde tutmaya gayret etmelisin!

Böylece, durmadan nefsini murakabe edip fiillerin kaynağının ne olduğu ile ahlâkının ne derecede/durumda bulunduğuna delil bularak muttali olmalısın!

Mala duyduğun ilgi/alâka kesilinceye, malın dağıtılmasına ve tutulmasına meyletmeyecek raddeye varıncaya kadar devam etmelisin. Öyle ki mal senin nezdinde su gibi olmalıdır. O malı ancak -kendin ve yakınların dahil- bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı için tutmalı veya bir muhtacın ihtiyacına sarf etmelisin. İsrafını cimriliğin üzerine veya cimriliğini de israfın üzerine tercih etmemelisin! Senin nezdinde vermek, vermemekten (konuşmak sükut etmekten…) daha sevimli olmamalıdır. (Huy ve arzularının mahkumu değil hakimi olmalı; onlar seni değil sen onları kontrol etmeli/evirip çevirmelisin.)

Diğer kötü huylar ve arzulardan da bu şekilde arınmak gerekir ki dünya ile ilgili olan bir şeyle alâka kalmamış olsun!. Nefis dünyadan alâkasını kesmiş olduğu halde göç etsin. Dünyaya iltifat etmeksizin, sebeplerine de iştiyak duymaksızın…

İşte böyle olan her kalp/kişi bu yoldan sâlim olarak ALLAH‘a ulaşır.

İşte böyle olursa, râzi ve marziyye olan nefs-i mutmainne gibi ALLAH’a rücû’ eder; Peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerden olan mukarrebler zümresine katılmış olur.

***

İki taraf arasındaki gerçek itidalin/orta yolun bulunması gayet zor hatta kıldan ince, kılıçtan daha keskin olduğundan, dünyada bu sırat-ı müstakim/dosdoğru yolun üzerinde duranlar, ahirette de böyle bir köprünün üzerinden rahatlıkla geçebilirler. Taraflardan birisine meyletmeyip ortayı muhafaza eden kalpler pek az bulunur. Az da olsa bir tarafa meyleder. Bunun için kıyamette azaptan kurtulanlar pek az olur. Göz açıp yumuncaya kadar olsa da Cehennem’e uğramadan geçemez.

Nitekim ALLAH-u Teâlâ şöyle buyurdu:

Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur… Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra muttakileri/bilfiil korunanları kurtarırız ve zalimleri de diz üstü orada bırakırız. (19/71-72)

İstikametin güçlüğünden dolayıdır ki her gün en az yirmi defa “ALLAH’ım, bizi sırât-ı müstâkîme hidayet eyle!” diye dua etmek farz/vacip olmuştur.

***

Dosdoğru yol olan orta yol üzerinde istikamet gayet zordur. Fakat istikametin hakikatine gücü yetmese dahi onun yakınına varmak için var kuvvetiyle çalışmalıdır. Felâh ve necâtı arzu eden iyi bilmelidir ki, kurtuluş ancak sâlih amellerle mümkündür. Sâlih ameller de ancak güzel ahlâkla meydana gelir. O halde herkes ahlâk ve huylarını tahkik etmeli, onları teker teker gözden geçirmeli ve onların tedavisiyle meşgul olmalıdır.

Keremiyle bizi o müttakilerden kılmasını kerem sahibi Cenâb-ı ALLAH’tan niyaz ederiz.

İhya-i Ulumiddin

MANEVİ TEDAVİ

Hekimlerin nezdinde sabit olan şudur ki: “Hastanın hastalığı devam ettiği müddetçe, gıdalar ona yarar sağlamaz. İsterse o gıda en kıymetli ve güzel yiyeceklerden olsun… Hatta hastalığını daha da arttırır.”

Hastalıktır gelen, yemekle hastaya…

Bu sebeple hekimler öncelikle, hastalığın izalesini/tedavisini düşünürler. Bundan sonra, hastanın haline ve mizacına münasip gıdalarla, kuvvet buldurmaya çalışırlar.

İşte kalp hastalığına yakalanmış olanların durumu da böyledir.

«Kalplerinde maraz vardır.» (2/10) ayet-i kerimesi buna işaret etmektedir.

Kalplerinde maraz (manevi hastalık) olan kimseler için ibadet ve taat fayda sağlamaz (derece yükseltmez/yakîn arttırmaz/ibadet ve taattaki hakiki gaye hasıl olmaz). Hatta zarar bile verebilir. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi:

«Nice Kur’an okuyan vardır ki, Kur’an kendisine lânet okur.»

«Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine ancak açlık ve susuzluk kalır..»

Bu manada hadis-i şerifler pek çoktur.

Bunlar sağlam haberlerdir.

Beden tabibleri gibi kalp tabibleri de, (Zarûrât-ı Dîniyye yanında) öncelikle hastalığın izalesini/tedavi ve yok edilmesini sağlayacak hususları emrederler. Bu hastalık da, kalbin Hakk Sübhânehû ve Teâlâ’dan başka şeylere olan ilgi ve alakasından/tutkunluğundan ibarettir. Hatta o hastalık, kişinin kendi nefsi ile olan bağlantısı/kendi nefsine olan düşkünlüğüdür. Zira insan neyi ister ve severse, (hakikatte) kendi nefsi için ister ve sever. Kendi çocuğunu, kendi nefsi için sevmesi gibi… Aynı şekilde mal, mevki, rütbe arzu ve hevesi dahi böyledir. Bu durumda olan kimsenin tapındığı, hakikatte, kendi nefsidir. Nefsinin istek ve arzuları (hevâsı) peşinde koşmakta ve ömrünü, onlara göre tanzim edip harcamaktadır.

[Başkasının işlediği bir günaha, nefsi terbiye olan, ALLAH için buğz eder, yapana da merhamet eder; nefsi emmare olan ise öfke eder, gazap eder.

Dinimizin bir gereği olan ağır başlılık, nefsi terbiye olanda vakar, nefsi emmare olanda ise kendini üstün görme olarak zuhur eder.

Bütün ameller böyledir…

Güneş gibi: Bir elmaya vurur; tatlanır, kurur. Yanındakine vurur; küflenir, çürür.

Namaz gibi en üstün ibadette bile nefis, kişiyi en aşağı durumlara düşürebildiğine göre diğer amellerde neler yapabilir kim bilir? O sebeple ayet-i kerimede: “Muhakkak ki kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm karşınıza çıkacaktır. Sonra gaybın da müşahede edilebilenin de Âlimi’ne döndürülürsünüz. O da size yapmakta olduklarınızı (neyi niçin yaptığınızı) haber verir.” buyurulur.]

İnsan nefsi bu bağlantı ve saplantılardan kurtulmadıkça, kurtuluşu ümit etmeye yer yoktur/kurtuluş çok zordur.

Bu hastalığı yok etme düşüncesi, kalp sahibi âlimler ve basiret sahibi hikmet ehline gereklidir.

Bir mısra:

Yeter bir işaret, varsa anlayışı şayet/
Anlayışlı olana bir işaret yeter.

Mektubat-ı Rabbani

GENEL ve ÖZEL TERBİYE

Her türlü benzerlik ve eksiklikten münezzeh olan Allah-u Teâlâ, kullarının terbiye ve ıslah olmalarını dilemiş ve emretmiştir.

Allah-u Teâlâ’nın (bu manadaki) emri iki çeşittir. Birincisi, Nebîler ve Resûller aracılığıyla gerçekleşen emirdir. Aracı vasıtasıyla yöneltilen emrin sonucu olan terbiye özeldir. Bu tür buyruklar, emir kipiyle olurlar. Bu emrin gayesi kulları deneme ve sınama için kendi tercihleriyle kurtuluş yoluna davet etmektir. Bütün peygamberlerin şeriâtları bunun içindir.

Eğer insanlar kendi tercihleriyle ve gönüllü olarak bu emre (bu emirlere) uyup gereğini yerine getirirlerse, bununla/özel terbiye yoluyla terbiye olurlar. Eğer bu çeşit emirlere uymazlarsa emir kipiyle yöneltilmeyen ikinci tür emr ile bu emre uymaya yöneltilir/zorlanırlar.

Bu ikinci emrin yani genel terbiye yönteminin uygulanmamasının ihtimali yoktur. Evrende ve insanlarda yürürlükte olan hadiseler, bu aracısız emrin bir gereğidir.

“Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün/Ol” demesidir. O da olur. Her şeyin melekutu/hükümranlığı yed’inde olan Subhan’dır. O’na rücu’ ettirileceksiniz.” (36/82-83)

Allah-u Teâlâ’nın emrinin herhangi bir zaman ve mekânda geçerli ve yürürlükte olmamasına imkân yoktur.

Enbiyanın getirdiği şeriatlara tabi olmayanlar Rububiyyetin genel terbiyesi sonucu, devamlı olarak çeşitli cezalar, türlü acılar ve sıkıntılarla terbiye edilmek durumundadırlar.

Şu kadarı var ki, Rasûllere tabi olmak ve (Varis-i Resûl olan) Evliya’yı izlemek, nefsin daha kolay kemâle ermesini ve derecelerin daha çabuk ve daha kolay kat edilmesini sağladığı için Allah-u Teâlâ merhametinin bir sonucu olarak onlara Enbiya göndermiş ve Evliya’yı vesile kılmıştır.

Eğer bu yolla yani özel terbiye yöntemiyle davete icabet ederler ve gereğini yerine getirirlerse ne âlâ!

Zaten istenen de budur.

Özel terbiye metodunu seçip seçmemek ve gereğini yapıp yapmamak kulların tercihlerine ve serbest iradelerine bırakıldığı için, bu özel terbiyeyi kabul etmeyip isyan ederler veya kabul edip ihmal ederlerse genel terbiye süreci cebren ve zorunlu olarak devreye girer. Onları (bu dünyada veya öteki dünyada) kendi derecelerine erişinceye kadar terbiye etmekten geri durmaz.

Hakikât derecesine erişenler ise beden kafesinde oldukları sürece rahat ederler. Beden kafesinden kurtulduktan sonra da, yüceler âlemine yükselerek Enbiyâlar ve Velîlerin ruhlarıyla birlikte bitimsiz zevk ve sonsuz safaya kavuşurlar.

Aşağı âlemde kalan akraba ve yakınları ve bütün ehl-i iman için dua ederler ve imkân oldukça da yardım yapmaktan geri durmazlar.

Bilesin ki, melekler tümüyle hakikât mertebesindedirler. Çünkü tabiatlar zindanında tutuklu olmadıkları gibi unsurlar giysisini de giymiş değillerdir. Onlar hakkında: “Emrolundukları işte ALLAH’a isyan etmezler; kendilerine emredileni yaparlar” ayeti buyrulmuştur.

İsyan etmemek ve Rahman olan ALLAH’ın emirlerine zorlanmaksızın sımsıkı sarılmak onların temizliklerinin apaçık bir kanıtıdır.

Aynı şekilde Resuller, Nebiler, Kutuplar, Evtadlar, Abdallar, Nakipler ve Necipler gibi batınî âlemde tasarrufta bulunan büyük zatların tümü hakikât mertebesindedir.

Bunların dışında her memleket ve her beldede, kapasitesi oranında bu mertebeye erişen kimseler bulunur. Ancak bunlar da pek nadir olurlar.

Zübdetü’l-Hakaik

KABİR AZABI

Kabir azabı iki kısımdır: Rûhanî ve cismanî.

Cismanî olanı herkesçe malumdur; kitaplarda kayıtlıdır.

Burada, kabir azabının ruhanî olanından bahsedeceğiz; onu da ‘kendini bilen’ anlar ancak.

‘Kendini bilen’ kimse, ruhun kendi zâtı ile var olduğunu ve kıyamı için bedene muhtaç olmadığını, ölümün onu yok etmeyeceğini ve ölümden sonra yaşamaya devam edeceğini de bilir. Yine bilir ki, ölüm, gözün, elin, ayağın, kulağın ve bütün hislerin ortadan kaldırılmasıdır; hisler (duyular) kendisinden alınınca, hanım, evlât, mal, mülk, makam, ev, hizmetçi, binek, akraba ve yakınlar; hatta yer, gök ve his ile anlaşılanların hepsi ondan alınmış olur.

Kişi eğer sevgisini onlara tahsis etmiş ve varlığını onlara adamış ise bu âlemden ayrılırken zaruri olarak azapta kalır.

Onlara tutulmayıp esir olmadan ALLAH sevgisi ile yaşamış, zikrine ünsiyet kazanmış ve dünya meşguliyetini zaruret ve mecbur olduğu kadar kabul etmişse, ölünce maşukuna kavuşur, üzücü ve kuruntu verici şeyler aradan kalkar, mesut ve mesrur olur.

Hal böyle iken, bütün arzu ve sevgisini dünyaya tahsis eden bir kimsenin dünyadan ayrılırken içine düşeceği azap ve elemi düşün! Bir de, mahbubu ve matlubu ALLAH olan, dünya ve içindekileri dost edinmeyip ancak kendine yetecek kadarını alan kimsenin, dünyadan ayrılırken kavuşacağı rahatlığı düşün!

O hâlde bu hakikati (ayrılık azabını) idrâk eden kimsenin kabir azabının dünya ehline muhakkak olacağı, kalbi ALLAH sevgisi ile dolu yaşayanların ondan azat olacağı hususunda şüphesi kalmaz.

Böyle olduğu «Dünya, müminin zindanı, kâfirin Cennetidir» hadîs-i şerifinden de anlaşılır. Çünkü mümin ölürken zindandan kurtuluyor, kâfir ise cennetinden çıkartılıyor…

***

Kabir azabının aslının dünya sevgisinden zuhur ettiği bilindiğine göre bu azabın mâsiva sevgisi ölçüsünde kimine az, kimine fazla olmakla iki türlü olduğu da bilinmiş olur. Dünyayı isteme ve sevme derecesine göre kimine çok, kimine az olur. Meselâ kalbi bu dünyaya yalnız bir cihetten bağlı olan kimsenin azabı; mal, mülk, hizmetçi, hayvan, mevki, makam, üstünlük ve bütün dünya nimetlerine sahip ve kalbi bunların hepsine bağlı olan kişininki gibi değildir. Şöyle ki, bir kimseye atlarından birinin çalındığını söyleseler, on atının çalınmasından daha az üzülür. Eğer bütün malını alsalar, malının yarısının alınmasından daha çok üzülür ve azap çeker. Bütün malının alınmasına da hanımının ve çocuklarının hırsızlar ve yağmacılar tarafından kaçırılmasından daha az üzülür.

Ölüm de malını, evlâdını, hanımını ve dünyada olan her şeyini yağma edip kendisini yalnız bırakandır.

Şu hâlde herkesin kabirdeki azabı ve rahatı dünyaya bağlılığı ve ondan kesilmesi miktarıncadır.

Bununla alâkalı olarak Resûlullah (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki; «Muhakkak ki, dar maişet onun içindir» âyet-i kerîmesinin ne mânâya geldiğini bilir misiniz? Ashâb-ı Kiram (aleyhimürrıdvân), «Allah ve Resulü daha iyi bilir» dediler. Buyurdu ki: «Kâfirin kabirdeki azabıyla ilgilidir; doksan dokuz ejderhayı ona musallat ederler. O ejderhaların ne olduğunu bilir misiniz? Onlar, doksan dokuz yılandır. Her yılanın dokuz başı vardır! Onu sokarlar, yalarlar ve üzerine üflerler. Bu, kıyamete kadar devam eder.»

Dalalette olanlar ise “Biz onun mezarına baktık, bunlardan hiçbirini görmedik. Eğer mezarda böyle şeyler olsaydı, gözümüz sağlamdır, biz de görür, hallerine vakıf olurduk” derler.

Onlar, ejderhaların, ölenin ruhunda olduğunu bilemediler; bilemezler de… Hatta bu ejderhalar, ölümden önce bile onun ruhunda idi; nefs-i emarenin sıfatlarından meydana gelmekte idi; başlarının sayısı da, kötü ahlakının dalları sayısı kadar idi… Lâkin bazı kişiler, bundan gâfil ve habersizdir.

O ejderhaların yaratıldığı şeyin aslı ise dünya sevgisidir. Başlarının sayısı da dünya sevgisi sebebi ile zuhur eden kin, haset, kibir, hırs, aldatma, hile, düşmanlık, makam sevgisi, şan, şöhret hayranlığı ve bunun gibi fena ahlâklar sayısıncadır.

Eğer sanıldığı gibi, bu ejderhalar ruhun dışında olsaydı, iş daha kolay olurdu. Zira bir an ondan ayrılmanın imkânı olabilirdi. Fakat ruhta yerleşmiş olduğundan ve kendi sıfatı haline geldiğinden ondan nasıl kaçabilir?

Bir kimsenin cariyesini sattığı sırada ona âşık olduğunu hissetmesinin verdiği ıstırap gibi ruhta bulunan ve ölüm sonrasında onu ısıran ejderhalar da dünya sevgisi ve ona hırs ile bağlanma tutkusudur. Ancak bütün bunlar gizli ve örtülüdür.

Doksan dokuz ejderha, ölümden önce de kendinde olup acısını duymaması onlardan haberi olmadığı için değil maşukla beraber olunca, aşkın kendisi rahata sebep olduğu içindir; ayrılık vaktinde ise ıstırap ve azap başlar.

Rahata sebep olan dünya sevgisi aynı zamanda azaba da sebeptir. Makam sevgisi ejderha gibi, mal sevgisi yılan gibi, saray ve ev sevgisi akrep gibi kalbini sokar ve kemirir. Kalanları da bunun gibidir…

Cariyeye âşık olanın, ayrılık zamanında, bu dertten kurtulması için kendini suya, ateşe atmayı veya bir akrep tarafından sokularak derdinden kurtulmayı istemesi gibi kabirde azap çeken de, bu dünyadaki akrep ve yılanlar tarafından ısırılarak kabir azabından kurtulmayı ister. Zira bu acılar bedene olmaktadır ve dışardan gelmektedir. Ruhundaki ejderhaların acısı ise içtedir ve çok daha şiddetlidir.  

Hakikatte herkes, kendi azabını buradan götürmektedir ve bu azap onların ruhları içerisinde müessir olur. Bunun için Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki; “Bu ceza, yaptıklarınızın size iadesinden başka bir şey değildir”.

Ve yine bunun için ALLAH-u Teâlâ buyurur: “Eğer ilm-i yakın ile bilseydiniz, elbette Cehennemi görürdünüz.” Ve yine bunun için buyurdu: “Elbette Cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.” “Cehennem onları ihata edicidir. Onlarla beraberdir” buyurdu da “Onları ihata edecek” buyurmadı.

***

Eğer denirse; “Şeriatın zahirinden anlaşılan, o ejderhaların baş gözü ile görülebileceğidir. Halbuki ruhun içerisinde olan ejderhalar zahir gözle görülür cinsten değildir.”

Bunun cevabı ise şudur: Bu ejderhalar görülebilir ama ölüler tarafından… Bu dünyada olanlar, onları görmeye kâdir değildir.  Çünkü o âleme mahsus şeyler, bu dünya gözü ile görülemez.

Bu ejderhalar, ölülere hayal ve temsili olarak da görünmezler. Bu dünyadakiler bu dünyadakileri gördüğü gibi, o âlemdekiler de oradakileri görür.

Hususen çok kimseler uykuda yılanın kendini soktuğunu görür, (korkunç bir rüyadan sonra bazıları, saçlarını ağartacak kadar dehşeti yaşar ama) yanında oturanın bundan haberi bile olmaz. Çünkü bu yılan uyuyan içindir; acısı da ona mahsustur; uyanık olan için değildir. Uyanık olanın bu yılanı görmemesi, diğerinin acısından, azabından bir şey eksiltmez.

Bir kimseyi rüyada yılan sokarsa, bir düşmandan sıkıntı göreceğine, düşmanı ona karşı zafer bulacağına işaret eder. Gerçekte ise onu yılan ısırmamıştır.  Buna rağmen acı ve ıstırap duymaktadır. İşte o ıstırap, ruhta olmakta, kalpte yaşanmaktadır. Fakat bu, dünya hayatından (bu âlemden) bir şeyle temsil edilecekse, işte o yılandır, akreptir.

Düşmanı kendisine galip gelince “Zaten rüyasını görmüştüm” der. Sonra da, “Keşke beni gerçekten yılan soksaydı da, düşmanım arzusuna kavuşmasaydı” der. Çünkü bu azap ve ıstırap onun kalbine, yılanın bedenine verdiğinden daha fazla acı vermektedir. Şu hâlde “Bu yılan yoktur; onun yarası ve eziyeti de hayalîdir” dersen, büyük hata etmiş olursun.

Şu da var ki, ona hayal veya rüya denmesinin bir sebebi de çabuk uyanıp ondan kurtulduğu içindir. O halde devamlı kalsa, kimse ona hayal veya rüya demezdi. İşte azap çeken ölü de bunun gibidir. Azapta çok uzun müddet kalıyor; sonu bir türlü gelmiyor.

Şer’i bilgilerde ifade edilen yılan ve ejderhalar kabirde beklemiyor ki, baş gözü ile herkes onları görsün ve baş gözü ile şahit olunan şeyler olsunlar. (Öyle olsa idi imtihan diye bir şey kalmazdı.) Ancak, bazı kimselere, uyku halinde bu âlemden uzaklaştırılarak yılan ve akrepler arasında azap içindeki ölüyü gösterdikleri de olmuştur,

Başkalarına uykuda, rüya âleminde vâki olan bu gibi haller, Peygamber ve velilere uyanık iken de vâki olur. Çünkü onların bu dünya ile meşguliyetleri, o âlemi müşahede etmelerine mani olmaz.

Bu kadar uzun anlatmaktan maksadımız, baş gözü ile mezara bakıp da bir şey göremeyenlerin, kabir azabını inkâr ettikleri içindir. Bu da, öbür dünyanın işlerini anlamamalarından; o âlemi bu âlem gibi zannedip ikisini birbiriyle kıyaslamalarındandır.

***

Eğer kabir azabı, kalbin bu dünyaya bağlanması sebebiyle ise, hiç kimse ondan kurtulamaz. Çünkü kadın, evlât, mal ve mevkii olup ta bunlara meyil ve sevgi bağlamayan yoktur. O hâlde kabir azabı herkese olması ve hiçbir ferdin bundan kurtulmaması gerekir, denirse; cevabında deriz ki: Durum anlatıldığı gibi değildir. Öyle insanlar vardır ki, dünyadan geçmiş, dünyada lezzet alacakları ve rahat bulacakları yerleri kalmamıştır; ölümü arzularlar. Derviş meşrep [fakîr] müslümanların çoğu böyledir.

Zengin insanlar ise ikiye ayrılır: Bir kısmı, bu şeyleri severler ama Allah-u Teâlâ’ya olan sevgileri daha fazladır. Onlar için de kabir azabı yoktur. Bunlar şu kimseye benzer ki, sevdiği bir şehir vardır; o şehirde de sevdiği bir sarayı vardır. Ancak reis olmayı, saltanatı, köşk ve bağları onlardan daha çok sever. Padişahın emri ile ona başka bir şehrin reisliği verilse, bulunduğu yer ve saraydan ayrılmak ona zor gelmez. Zira sarayının ve şehrinin sevgisinden daha çok olan reislik sevgisi, diğer sevgileri siler, onlardan eser bırakmaz.

O hâlde, Peygamberler, veliler ve zâhidlerin kalbi, kadına, evlâda, şehre ve vatana yakınlık duysa, iltifat etseler de, ALLAH’a olan sevgileri onlardan daha çoktur ve O’na kavuşmanın lezzeti, diğerlerini siler, yok eder. Bu lezzet ise ölüm ile tam hâsıl olur ve kabir azabından emin kılar.

Dünya arzularına bağlanıp kendini dünyaya tamamı ile kaptıranlar, bu azaptan kurtulamaz. Böyle olanların çokluğu o kadar fazladır ki, Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sizden gideceği yer o [Cehennem] olmayan kimse yoktur. Bu öyle bir iştir ki, hükmü Rabbinin katında kesinleşmiştir. Sonra, müttakî olanları ondan kurtarırız. Zalimleri ise dizleri üzerine çökmüş olarak terk ederiz».

***

Îman üzere ölen ama kalbinde dünyevi sevgi ve bağlantılar baskın olan kimseler, bir müddet azap çekerler. Dünyadan uzun zaman (yıllarca) ayrı kaldıkları için, dünya lezzetini unutmaya; kalpte olan ALLAH sevgisi tekrar zuhur etmeye başlar. Bu kimsenin durumu bir sarayı diğerinden yahut bir şehri diğer bir şehirden veya bir kadını diğer bir kadından daha çok seven fakat ötekini de seven kimseye benzer. Onu en çok sevdiğinden ayırıp diğer sevdiğine mecbur bırakırlarsa, ayrılık ıstırabını çeker; bir zaman sonra buna alışır, diğerini unutur. İşte kalpte var olan sevginin aslı, uzun zamandan sonra tekrar zuhur etmeye, coşmaya başlar.

Fakat ALLAH-u Teâlâ’yı sevmeyen, o azapta ebedi kalır. Zira onların bütün sevgisi, ayrıldıkları nesneye idi ve daima O’ndan uzak kalmayı istiyor ve yaşıyorlardı. Onları azaptan kurtaracak olan sebebin zerresi dahi içlerinde yoktu. Artık hangi bahane ile kurtulabilirler? Kâfirlerin ebedi azapta kalmalarının sebeplerinden biri de budur.

İnsanlardan bazıları da sadece dilleriyle, «Ben ALLAH-u Teâlâ’yı severim yahut dünyadan daha çok severim» derler. Belki dünyadaki bütün insanların görüşü de budur. Fakat bunun bir mihenk taşı ve miyarı [ölçüsü, sağlaması] vardır ki, durum onunla anlaşılabilir ancak. Bu da şöyledir: Bir kimseye nefsi veya çok sevdiği biri, ALLAH-u Teâlâ’nın emir ve yasaklarına aykırı bir şey emretse, eğer kendini Dinî ölçülere uymaya meyletmiş ve istekli görür ve onu yerine getirirse, onun ALLAH-u Teâlâ’ya olan sevgisi nefsinden de, dünyadan da, sevdiklerinden de daha fazla demektir. Nitekim iki kimseyi seven ama birini diğerinden daha çok seven kimse, aralarında bir ihtilâf/zıtlık çıktığı zaman kendini daha çok sevdiğinin tarafında bulur ve onu daha çok sevdiğini bununla da anlar. Hal böyle olmayınca, sadece dil ile söylemekte fayda yoktur. Çünkü yalan olur.

Bunun için Peygamber Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “La ilahe illallah diyen kimse, kendisini ALLAH-u Teâlâ’nın azabından korumuş olur. Bu, dünya işlerini, din işlerine tercih etmelerine kadar devam eder. Dünyayı dine tercih edip de, La ilahe illallah dedikleri vakit, ALLAH-u Teâlâ onlara: Yalan söylüyorsunuz. Bundan sonra La ilahe illallah demeniz yalan olur, der.”

O hâlde, buradan, (velâyet nuru ile bakan) basiret sahiplerinin batınî müşahede ile kabir azabından kimlerin kurtulacağını nasıl gördükleri anlaşılmış olur. Ve yine insanların çoğunun kurtulamayacağını, fakat tıpkı dünyaya bağlılıklarının farklı olması nispetinde azaplarının da müddet ve şiddet bakımından farklı olduğu anlaşılmış olur.

***

Aldanmış ve nefsine mağrur olmuşlardan bir grup vardır ki: «Eğer kabir azabı bu ise biz bundan eminiz. Çünkü bizim dünya ile alâkamız yoktur. Onun varlığıyla yokluğu bize göre aynıdır» derler.  

Bu iddia boştur ve gerçek dışı bir iddiadır. Tecrübe etmeyince anlaşılamaz. Eğer her şeyini hırsız alır götürür yahut kendisi için kıymetli olan itibarı ve makamı arkadaşına geçer yahut kendi yanındaki sevenleri ondan yüz çevirir ve onu zemmederler de kalbine bunlardan hiç tesir gelmezse ve başkasının malı çalınmış yahut başkasının sevdiği şey elinden çıkmış gibi kabul ederse, işte o zaman bu iddia doğru olur.

Malı çalınmayınca ve sevenleri ondan yüz çevirmeyince, işin hakikati anlaşılmaz. Ya da nefsinin itibar düşkünü olmadığını iddia edip de düşük işlerde çalışmaktan kaçanın nefsindeki üstünlük davası o zaman kendini göstermeye başlar.

O hâlde kabir azabından kurtulmak isteyen, dünyadan hiçbir şeyle zaruret miktarından fazla alâkalanmamalı; ihtiyaç ve mecburiyet kadar istek ve irtibatı kalmalıdır.

Demek ki, mideye yemek doldurmak isteği onu boşaltmak isteği kadar/gibi olmalıdır. Çünkü her ikisi de lâzımdır, ihtiyaçtır, mecburidir. Diğer hususlar/arzular da bu minval üzere olmalı ve zaruret miktarını aşmamalıdır.

Kalp bu bağlardan, arzu ve şehvetlere esaretten kurtulamazsa, ibâdetlere ve ALLAH-u Teâlâ’yı zikre devamla kalpte zikri hâkim kılmaya çalışmalıdır. Böylece zikir, dünya sevgisini bastırsın, silsin.

Bununla birlikte Şer’i şerife uymak ve Hakk’ın emirlerini nefsin havâsı üzerinde tutmaya çalışmakla bu mananın hâsıl olmasına gayret etmeli ve kendinden delilini görmelidir. Eğer nefsi ona itaat eder duruma geliyor ve Din’in emirlerini her şeyin üzerinde tutuyorsa, o zaman kabir azabından kurtulduğuna inanabilir. Eğer hâl, anlatıldığı gibi olmazsa, kabir azabı kendi bedenine muhakkak değer; ALLAH’ın inayeti erişip azabını af etmesi hariç.

Kimya-yı Saadet

TAKLİD-İ ÎMÂN

“Kul imanın tamamına (hakikatına) eremez; şaka da olsa yalanı, haklı da olsa çekişmeyi terk edinceye kadar.”

“Haklı olduğu halde mücadeleyi terk edene cennetin ortasında bir köşk inşa edilir; haksız olduğu halde mücadeleyi terk eden için ise cennetin kenarında bir ev bina edilir.”

“ALLAH’ın hidayetinden sonra hiçbir kavim sapıtmamıştır. Ancak sapıtanlar mücadele edenlerdir.”

“Put ve içkiden nehyettikten sonra Rabbimin beni ilk nehyettiği ve benden aldığı ilk muâhede, dedi-kodu ve mücadeleden kaçınmaktır.”

Hadis-i Şerifler

***

Rivayet edildiğine göre Bahaeddin Buharî Hazretlerinin çok iltifat ettiği bir dervişi vardı. Bu derviş, ecnebi bir dervişle İman ve İslam hususunda tartışmaya girişti. Dedi ki: “İman, ikrar ile tasdikten; İslâm ise iman üzre ziyade yapılan amellerden ibarettir.” Bununla ilgili bir takım misâl ve deliller gösteren dervişin söyledikleri Hazretin mübarek kulağına vasıl olduğunda, orada bulunan dervişlere buyurdular ki: “Yapılan tartışma ile ilgilendiniz (o tartışmaya ülfet ettiniz; hoşunuza giderek dinlediniz); size lâzım olan ise o ilişkiyi bırakmak ve iman-ı taklitten geçip kendinizi kurtarmaktır.  

Dervişlerin cümlesi, Hazret’in bu nasihatı ile iman-ı taklitten geçtiler; o derviş hariç… Îman-ı taklitten çıkmak kendisi için mümkün olmadı. Hatta (o mübarek sözlerden) hayret içinde kaldı.

Hazret ona dedi ki: “Bundan sonra dervişlerin sohbetinden çık, git!”

Israrla affını istedi ise de, Hazret, o adamı dervişler meclisine koymadı.

Ne zaman ki ALLAH’ın inayeti erişti de taklit bataklığından kurtuldu. Hâli gayet hoş oldu ve Hazret’in izni ile meclise yeniden dâhil edildi.

***

Çoğu zaman kişiyi böyle bir mücadeleye sevk eden, kendi ilim ve faziletini ortaya koymakla üstünlük (büyüklük) kazanmak, başkasının yanlışını açığa çıkarmak maksadıyla da onu kusurlu göstermektir ki, bunların ikisi de nefsin gizli ve kuvvetli şehvetlerindendir. Halbuki kibriya ve ululuk, rububiyyet vasıflarındandır. Nefis bu arzusunu (hevâsını), hakkı ortaya çıkarma perdesi ardına gizlenerek de yapabilir… 

Bundan kurtuluş ise susmasında günah olmayan her mes’elede sükût etmekle mümkün olabilir.

İmâm-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri, sohbetine devam eden Dâvud-i Tâi’ye, inzivayı ne için tercih ettiğini sormuş; Dâvud-i Tâi de: “Mücadeleyi terk etmek hususunda nefis mücahedesi yapmak için…” cevabını vermişti.

İmâm-ı A’zam hazretleri kendisine: “Giriştiğin bu mücadeleyi kazanmak için tenhalara kaçmak değil, meclislere katılmak lâzım! Meclislere katıl, söylenenleri dinle, lâkin kendin konuşma! Ancak bu şekilde mücahedeyi kazanabilirsin” demiş.

Dâvud-i Tâi bu hususta: “Ben de öyle yaptım ve en şiddetli mücahadeyi burada buldum” demiş. Çünkü düzeltmesine muktedir olduğu halde yanlış sözü duyan kimsenin buna susması kadar nefse zor gelen bir şey olamaz.

Bu sebeple Resul-i Ekrem Efendimiz: “Haklı olduğu halde mücadeleyi (edelleşmeyi) terk eden kimseye cennetin ortasında bir köşk inşa edilir…” buyurmuştur.

***

[Şayet mücadele, üstünlük veya kendine boyun büktürme gibi nefsin arzu ve hevâsından kaynaklanıyorsa bahanesi (konusu) ne olursa olsun ve kimler arasında yapılırsa yapılsın neticenin her iki taraf için de mahrumiyet olduğu; hiddete, kîne ve adavete sebep olduğu; uzun zamanlar devam etse de neticenin değişmediği sayısız tecrübeyle sabittir.

Şöyle de denebilir; neticesi mahrumiyet olan mücadelenin (cedel ve münakaşanın) asıl sebebi zarf değil mazruftur (konu değil konunun arkasına veya içine gizlenen nefistir). 

Öyle tohumdan (nefisten) böyle meyve (hiddet, kin, adavet)…

Nefsin arzu ve hevâsının karışmadığı bütün gayret ve çalışmalardan ise hürmet, muhabbet, itminan ve marifet gibi güzel meyveler zuhur eder…

Böyle tohumdan öyle meyve…]

***

Mücadelenin en şiddetlisi îtikad ve mezhep mevzûlarındaki münakaşa ve cedelde görülür. Zira mücadele fıtri bir haldir; bir de bunda sevap olduğu sanılırsa, mücadele hırsı daha da artar. Hem tabiatı, hem de sevap itikadı bu mücadelede kendisini tahrik eder. Bu ise sırf hatadır. İnsana yaraşan, kıble ehlinden dilini çekmektir.

Yapılması gereken ise mücadele yolu ile değil, gizli nasihat yolu ile îkaza çalışmaktır. Nasihatın fayda vermeyeceğini anlayınca da onu terk edip nefsi ile meşgul olmalıdır.

“Dilini ehl-i kıbleden çekip, onları ancak gücünün yettiği en güzel şekilde ikaza çalışan kimseye ALLAH rahmet etsin” hadis-i şerifini rivayet eden Hişam bin Urve (r.a.), Resul-i Ekrem Efendimizin bu sözü yedi defa tekrarladığını söylemiştir.

Derleme

MÜ’MİNİN KALBİ

Bilesiniz ki, Kalb, Sübhan ALLAH‘ın komşusudur. Onun mukaddes zatına ondan daha yakın bir şey yoktur. İster mü’min olsun; isterse asi olsun ona eziyet etmekten (onu incitmekten) sakınınız. Zira komşu, asi olsa dahi himaye altındadır. Sakınınız, bundan çok sakınınız. Zira küfürden sonra, kalb eziyeti kadar Sübhan ALLAH’a eziyet vermeye (incitmeye) sebep olan bir günah yoktur. Çünkü o, Sübhan ALLAH’a pek çabuk ulaşır.

Halkın tümü, Sübhan Hakk’ın kullarıdır. Kölelerden hangisine olursa olsun vurmak ve ihanet etmek, onun efendisine eziyet vermeyi gerektirir.

Yüce Mevlâ’nın şanını düşünmek gerek. O, Mutlak Malik’tir. Onun halkında ancak emir buyurduğu kadar tasarruf edilir. Bu emredilen miktar, eziyet kısmına dahil değil, yüce ALLAH’ın emrine imtisaldir (yapışmaktır).

Meselâ, bekâr olarak zina eden kimsenin haddi (şer’i şerifte) yüz değnektir. Bu yüzün üstüne bir tane artırılırsa, zulüm olur ve eziyete dahildir.

Bilesiniz ki kalb, mahlukatın en faziletlisi ve en şereflisidir. Nasıl ki insan, âlem-i kebirin (büyük âlemin) hülasası ve onda olan her şeyi kendisinde toplaması (cem’iyyeti) sebebi ile mahlukatın en faziletlisi ise, insanda olan her şeyin kendinde toplanmış olması sebebi ile kalb de aynı şekildedir. Onda üstün manada cem’iyyet ve hülasa olma vardır. Zira bir şeyin hülasa olma durumu ne kadar çok ve cem’iyyeti de ne kadar fazla olursa yüce ALLAH’ın zatına yakınlığı o kadar çok olur.  

İnsanda bulunan şeyler, ya halk âlemindendir, yahut emir âleminden… Kalbe gelince, bu iki âlem arasında berzahtır / vasıtadır.

Yükseliş mertebelerinde insan latifeleri, asıllarına doğru/kadar yükselir. Meselâ, önce suya yükselir; sonra havaya, sonra ateşe, sonra letaifin asıllarına, sonra kendisinin terbiyesine gelen cüz’i isme… Daha sonra da, onun küllisine… Daha sonra da ALLAH’ın dilediği yere kadar yükselir.

Kalb ise böyle değildir. Zira onun yükseleceği bir aslı yoktur. Bilakis yükselişi, kendisinden Zat-ı Teâlâ’yadır. Sonra kalb, gayb hüviyetinin kapısıdır. Ne var ki, anlatılan tafsil olmadan (açıklanan mertebelere uğramaksızın) yalnız kalb yolundan vuslat çok zordur. Ancak o tafsili itmam ettikten (tamamladıktan) sonra, vuslat müyesser olur.

Görmez misin ki, onda bulunan bu cem’iyet ve vüs’at (genişlik), anlatılan tafsilli mertebeleri aştıktan sonra olmaktadır.

Buradaki kalbden maksat da, geniş manası ile ve câmi olan kalbdir. Bilinen et parçası değildir.

Mektubat-ı Rabbani

EN`ÂM SÛRESİ’nden

(Habibim!) Eğer Biz sana kağıtta (yazılı) bir kitab indirseydik de ona kendileri elleriyle dokunsalardı, elbette küfürlerinde inat edenler yine: “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” derlerdi.7

O’nun üzerine bir melek indirilmeli değil miydi?”, dediler…

Eğer bir melek inzal etseydik (indirseydik) iş bitirilmiş olurdu… Sonra kendilerine mühlet verilmezdi. 8

Eğer O’nu bir melek kılsaydık, gene de O’nu elbette bir recul (adam suretinde) yapardık da onları düşmüş oldukları iltibasa (şüphe ve tereddüte) gene düşürürdük. 9

***

O kendilerine Kitab verdiklerimiz var ya, O’nu (Hazreti Rasûlullah’ıkendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar… Nefslerini hüsrana uğratanlar, işte onlar îman etmezler. 20

ALLAH üzerine yalan uydurandan yahut O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir?.. Şu muhakkak ki zâlimler felaha eremez. 21

Cem’ian onları haşredip, sonra da şirk koşanlara “zannettiğiniz ortaklarınız nerede?” dediğimiz gün. 22 Sonra onların “Rabbimiz olan ALLAH’a yemin olsun ki biz müşriklerden olmadık” demelerinden başka bir fitneleri olmaz. 23

Kendi nefsleri aleyhine nasıl yalan söylediklerine ve uydurdukları şeylerin nasıl da onlardan kaybolup gittiğine bir bak. 24

Onlardan seni dinleyenler vardır… Biz Onu anlamalarına engel kalblerinin üstüne perdeler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk… Her ayeti görseler yine onlara îman etmezler… Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar da… Kâfir olanlar şöyle derler: “Bu öncekilerin masallarından başka bir şey değil”. 25

Onlar hem Ondan engellerler hem de Ondan uzaklaşırlar…

Ancak kendi nefslerini helâk ediyorlar, ama şuurunda değiller. 26

(Resûlüm!) Nar (ateş) üzerinde durduruldukları vakit: “Keşke geri döndürülsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve mü’minlerden olsak” dediklerini bir görsen. 27

Hayır; önceden gizliyor oldukları kendilerine zahir oldu (karşılarına çıktı)…

Eğer geri döndürülseler elbette nehyolunduklarına (kendilerine yasak edilen şeylere) geri dönerlerdi… Şüphesiz ki onlar yalancıdırlar. 28

Dediler ki: “Dünya hayatımızdan başka (hayat) yoktur… Biz, bir daha ba’solunacak da (diriltilecek de) değiliz”. 29

Rableri huzurunda durduruldukları vakit bir görsen!..

Hak değil miymiş bu, Dedi…

“Evet, Rabbimize kasem olsun”, dediler…

O halde, inkâr etmenizden dolayı tadın azabı, buyurur.30

ALLAH’a lîka(kavuşma)’yı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğradılar…

Nihayet o saat ansızın kendilerine geldiğinde, günah yüklerini sırtlarına yüklenmiş olarak şöyle dediler: “Orada ki taşkınlığımızdan dolayı vay hasretimize (eyvah bize)!”…

Dikkat edin, yüklendikleri ne kötüdür!. 31

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir… Muttakîler/sakınıp korunanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır…

Halâ akletmeyecek misiniz?. 32

Ayet-i Kerime Mealleri

KÜFRE SEBEP OLAN SÖZ ve FİİLLER

İmanın zıttı olan küfrün en kısa tarifi şöyledir: Şüphe, cehalet ve inat gibi sebeplerle iman edilmesi gereken şeylerin birini veya hepsini inkâr etmek/kabul etmemek ve şer’an tâzimi vacip olan şeyleri tahkir ve tahkiri vacip olan şeylere de tâzim etmektir.

Din-i İslâm-ı Mübin’in kat’i bir hükmünü kabul etmemek veya inkâr etmek, kesin bir helâlini haram veya kesin bir haramını helâl saymak küfre sebep olduğu gibi o hükümleri hafife almak veya onları değersiz ya da gereksizmiş gibi gösteren itikat, söz ve fiiller de küfre sebeptir. Çünkü bu gibi söz veya fiillerde ya bir ayet-i kerime veya bir hadis-i/sünnet-i şerif ve yahut da ümmetin icmâı ile sabit olan bir hükmün inkârı veya tahkiri ya da tahfifi vardır. Bu, ister söz ile olsun ister ima ve hareket ile fark etmez. İster muhtevasına inanarak olsun, ister muhtevasına inanmadan sırf eğlenmek için olsun yine aynıdır; iki şekilde de küfre sebeptir. Zira bu, dini hafife almış olmanın veya tahkir ediyor olmanın bir tezahürüdür.

Âlimlerin çoğunluğuna göre, küfre sebep olan şey zaruret olmaksızın ve isteyerek yapılsa fakat küfür kast edilmese veya küfür olduğu bilinmese de sonuç değişmez, küfür olur. Çünkü küfre düşüren sözler ve fiiller ile ilgili ilimlerin öğrenilmesi farz-ı ayn olduğu için böyle önemli bir meseleyi bir müslümanın bilmemesi ya da öğrenmemesi mazeret değil ayrı bir suçtur, günahtır.

Bilmemenin mazeret sayılması ise sadece yeni Müslüman olmuş ve söz konusu hususları öğrenecek bir zamanın geçmediği durumlar ile bilinmesi herkes tarafından mümkün ve zaruri olmayan haller ve dini bilgilerin öğrenilmesi kolay olmayan diyarlarda geçerli olabilir.

Örneğin, bir kimse, faizin, zinanın, içkinin haram olmadığını veya namazın, orucun farz olmadığını söylese küfre düşer. Çünkü bunlar gibi zaruriyat-ı diniyyeden olan ve hemen her müslüman tarafından bilinen hükümleri bilmemek mazeret değildir. Buna mukabil, her müslümanın bilemeyeceği, bilinmesi ancak ilim ehline mahsus bir mevzuda hak olanın aksini savunmak küfre sebep olmaz. Bununla birlikte, o mevzunun hakikati izah edildikten sonra yine de aynı fikirde ısrar edilmesi küfre sebep olur.

Söyleyeni küfre götüren sözlerin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irade ile söylenmesi gerekir. Başka söz söylemek niyetinde iken yanlışlıkla ağızdan küfür sözü çıkıverse bu söz küfür olmaz. Hata ile söylenen bu çeşit sözler küfre sebep olmasa da,  yine de tövbe-istiğfar edilmesi daha doğrudur.

Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya te’villi olarak söyleyen veya küfre sebep olduğu ehl-i sünnet âlimleri arasında ihtilaflı olan bir sözü bilerek söyleyen küfre girmezse de imanını tazelemesi iyi olur.

Kişinin kalbine bazı küfür sözleri gelse de bunları tasdik etmese ve dile getirmese, bu durum onun imanlı olduğunun göstergesidir. Vesveseye kapılmadan, o sözlerin peşinde sürüklenmeden onları kalbinden def etmeye çalışır.

Küfre sebep olan sözler, tehdit, zor ve baskı altında ve zorlama tam ise -öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme tehdidi gibi- kalbiyle tasdik etmeden dili ile zoraki söylense, küfür olmaz.

Küçük olsun büyük olsun, işlenen günah helâl veya güzel ya da basit görülmedikçe ve haramlığı da inkâr edilmedikçe küfre sebep olmaz. Ancak günahta ısrar etmek, ısrarla günaha devam etmek küfür üzere ölmenin sebeplerindendir.

Küfre düştüğü kesin olan kişinin daha evvel yaptığı ibadetleri silinir; tövbe eder ve İslâm’a yeniden girerse yapmış olduğu haccını iade etmesi; evli ise, nikâhını yenilemesi gerekir.

Küfür olduğu kesin olan bir şeyi bir kimse söyler veya öyle inanırsa, o halden tövbe edip dönünceye kadar, o kimsenin ne namazı, ne orucu ne de başka ibadeti asla kabul olunmaz.

Tövbe için yalnız kelime-i şehadet söylemek yeterli değildir. Küfre sebep olan şey ve itikattan da tövbe etmesi gerekir.

Mü’minler hakkında hayır sanıda/hüsn-ü zanda bulunmanın gereği olarak, her ne zaman küfre sebep olan bir mesele vuku bulsa; o meselenin iki veya daha çok veçhi/manası olsa; bunlardan çoğu küfre sebep gözükse de bir veçhinde küfür manası olmasa; meseleye, küfre sebep olmayan tarafla söylenmiş olabileceği gözüyle bakmak gerekir. Fakat söyleyenin niyeti, küfre sebep olan mana ise birinin onu hayra yorması ona fayda vermez.

Bir hadis-i şerifte “Kim kardeşine küfür isnat ederse, ikisinden biri mutlaka kâfir olur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.” buyrulur.

Bu sebeple İmam-ı A’zam rahmetullahi aleyh der ki “Kendime, kimsenin küfrüne fetva vermemeyi lazım getirdim.”

Derleme Yazı