Etiket arşivi: imam aziz nesefi

GENEL ve ÖZEL TERBİYE

Her türlü benzerlik ve eksiklikten münezzeh olan Allah-u Teâlâ, kullarının terbiye ve ıslah olmalarını dilemiş ve emretmiştir.

Allah-u Teâlâ’nın (bu manadaki) emri iki çeşittir. Birincisi, Nebîler ve Resûller aracılığıyla gerçekleşen emirdir. Aracı vasıtasıyla yöneltilen emrin sonucu olan terbiye özeldir. Bu tür buyruklar, emir kipiyle olurlar. Bu emrin gayesi kulları deneme ve sınama için kendi tercihleriyle kurtuluş yoluna davet etmektir. Bütün peygamberlerin şeriâtları bunun içindir.

Eğer insanlar kendi tercihleriyle ve gönüllü olarak bu emre (bu emirlere) uyup gereğini yerine getirirlerse, bununla/özel terbiye yoluyla terbiye olurlar. Eğer bu çeşit emirlere uymazlarsa emir kipiyle yöneltilmeyen ikinci tür emr ile bu emre uymaya yöneltilir/zorlanırlar.

Bu ikinci emrin yani genel terbiye yönteminin uygulanmamasının ihtimali yoktur. Evrende ve insanlarda yürürlükte olan hadiseler, bu aracısız emrin bir gereğidir.

“Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün/Ol” demesidir. O da olur. Her şeyin melekutu/hükümranlığı yed’inde olan Subhan’dır. O’na rücu’ ettirileceksiniz.” (36/82-83)

Allah-u Teâlâ’nın emrinin herhangi bir zaman ve mekânda geçerli ve yürürlükte olmamasına imkân yoktur.

Enbiyanın getirdiği şeriatlara tabi olmayanlar Rububiyyetin genel terbiyesi sonucu, devamlı olarak çeşitli cezalar, türlü acılar ve sıkıntılarla terbiye edilmek durumundadırlar.

Şu kadarı var ki, Rasûllere tabi olmak ve (Varis-i Resûl olan) Evliya’yı izlemek, nefsin daha kolay kemâle ermesini ve derecelerin daha çabuk ve daha kolay kat edilmesini sağladığı için Allah-u Teâlâ merhametinin bir sonucu olarak onlara Enbiya göndermiş ve Evliya’yı vesile kılmıştır.

Eğer bu yolla yani özel terbiye yöntemiyle davete icabet ederler ve gereğini yerine getirirlerse ne âlâ!

Zaten istenen de budur.

Özel terbiye metodunu seçip seçmemek ve gereğini yapıp yapmamak kulların tercihlerine ve serbest iradelerine bırakıldığı için, bu özel terbiyeyi kabul etmeyip isyan ederler veya kabul edip ihmal ederlerse genel terbiye süreci cebren ve zorunlu olarak devreye girer. Onları (bu dünyada veya öteki dünyada) kendi derecelerine erişinceye kadar terbiye etmekten geri durmaz.

Hakikât derecesine erişenler ise beden kafesinde oldukları sürece rahat ederler. Beden kafesinden kurtulduktan sonra da, yüceler âlemine yükselerek Enbiyâlar ve Velîlerin ruhlarıyla birlikte bitimsiz zevk ve sonsuz safaya kavuşurlar.

Aşağı âlemde kalan akraba ve yakınları ve bütün ehl-i iman için dua ederler ve imkân oldukça da yardım yapmaktan geri durmazlar.

Bilesin ki, melekler tümüyle hakikât mertebesindedirler. Çünkü tabiatlar zindanında tutuklu olmadıkları gibi unsurlar giysisini de giymiş değillerdir. Onlar hakkında: “Emrolundukları işte ALLAH’a isyan etmezler; kendilerine emredileni yaparlar” ayeti buyrulmuştur.

İsyan etmemek ve Rahman olan ALLAH’ın emirlerine zorlanmaksızın sımsıkı sarılmak onların temizliklerinin apaçık bir kanıtıdır.

Aynı şekilde Resuller, Nebiler, Kutuplar, Evtadlar, Abdallar, Nakipler ve Necipler gibi batınî âlemde tasarrufta bulunan büyük zatların tümü hakikât mertebesindedir.

Bunların dışında her memleket ve her beldede, kapasitesi oranında bu mertebeye erişen kimseler bulunur. Ancak bunlar da pek nadir olurlar.

Zübdetü’l-Hakaik

SEYR-U SÛLÜK

Ey ma’rifetullaha tâlib olan! ALLAH cümlemizi buna muvaffak kılsın!

Bilesin ki, Sâdât-ı Nakşibendiye hazerâtının i’tikâdı ehl-i sünnet ve’l-cemaat i’tikâdıdır. Tarîklarının esası şeriat-ı mutahharanın ahkâmını muhafaza etmektir. Bu yoldaki seyyidlerimizden müceddid-i elf-i sânî olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, şeriat ahkâmına riâyet husûsunda buyurmuştur ki: “Bilesin, âdâbdan velevki bir edebi muhâfaza, mekruhlardan velev ki tenzihi olsun bir mekruhu terketmek, zikirden, tefekkürden, murâkabe ve teveccühten çok daha efdaldir.”

Evet bütün bu zikir, fikir, murâkabe ve teveccüh; şeriat-ı mutahharanın ahkâmına riâyetle beraber bir kimsede toplanırsa nurun-alâ nurdur. O kimse hakikaten büyük bir kurtuluşa ermiştir. Ama bu da insanın yaratılış gayesi olan ibâdet ve ubûdiyyete ihlâsla devam etmeksizin asla hâsıl olmaz.

İnsanın aşk ve muhabbet sahibi olması asıl maksatlardan olmayıp, ubûdiyyet makamına vasıl olmak için bir vesiledir. Bunun için insan mâsivâ ile alâkasını kesmedikçe ALLAH’a hakikaten kul oldum diyemez.

Bu yolda aşk ve mahabbet, kulun mâsivâdan alâkasını kesmesine vesiledir. Onun içindir ki ubûdiyyet, velâyet mertebelerinin en yükseğidir. Ve velâyet dereceleri içinde ubûdiyyet / kulluk makamından yüksek bir makam yoktur.

Bu makâmdan düşmemenin tek şartı da ibâdete ihlâsla devam etmektir.

İbâdet insana her an kendini ALLAH’ın huzurunda bilme şuurunu kazandırır. Bu sebeple kulun, tam istifade edebilmesi için ibâdet ânında ALLAH’tan gayriyle alâkayı kesmesi ve ALLAH’ın huzurunda olmanın haşyetini duyması lâzımdır. Bu büyük saâdet de, ancak ALLAH’ın lütfu ile kulun kalbinde ibâdet şevki olmasıyle kazanılır. Bunu kazanmak için en sağlam yol da, o aşka sahip bir şeyh-i kâmilin sohbetine (ve terbiyesine) devâm etmektir.

Şeyh Ebu Ali ed-Dekkak ‘kuddise sirruh’ demiştir ki: “Kendi başına biten ağacın meyvesi olmaz; olsa da tatsız olur. Sünnetullah her şeyi bir sebebe bağlamak üzere câridir. Nasıl ki baba ve ana olmadan çocuk dünyaya gelmiyorsa, bir Mürşid- i Kâmil’in terbiyesine girmeden yeni bir âleme doğuşta bir çok özürler, sürçmeler ve yıkılmalar olabilir.”

Er-Risâletü’l-Mekkiyye adlı eserde, “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” denmiştir.

El-hadîkatü’n-Nediyye kitâbında mezkûrdur ki: “Kalb-i selîme ve huzur-u ilâhide olmanın haşyetine sahip olmayan herkese, fıkh-ı bâtını, bu yolda insanı kurtuluşa ve helâke götüren şeyleri, seyr-u sülûkün âdâbını ve muâmelâtı öğrenmek farzdır, farz-ı ayındır.”

Gerçi cezbe-i ilâhî ve ilm-i ledünnî ve fıtrat-ı kudsiyye ile de kalb-i selîme sâhib olanlar vardır. Ama bunlar çok nadirdir. Dînin hükümleri ise istisnalara göre değil bütün insanların durumlarına göre konulmuştur.

İlm-i zâhiri tahsil etmek, insanı ilm-i batını tahsil etmekten müstağni kılmaz. Evvelki ve sonrakilerden birçok büyük ulemâ ilm-i zâhirden sonra ilm-i bâtını terbiye ve hizmet yoluyla tahsilin zaruretine inanmışlar ve bu yolun salikleri olmuşlardır.

Bütün bu büyük âlimler, zahiri ilimleriyle meşgul olup onları tahsil ettikten sonra bâtınî ilimleri, ehillerinden, sohbet, hizmet, seyr-u sülük, hüsn-i i’tikâd, ihlâs, rezâili terk ve fezâille zînetlenmek suretiyle tahsil ettiler ve hayr-ı küllîye nâil oldular.

Rivâyet olunur ki, bir âlim şöyle anlatır: Nâsiyelerinde hayır âşikare görülen bir cemâat içinde İmam-ı Gazâlî’yi gördüm. Üzerinde yamalı bir elbise ve elinde bir ibrik vardı. Kendisine dedim ki: “Ey İmam! Bağdat medresesinde ders vermen bundan iyi değil miydi?”

Bana derin derin baktı ve dedi ki:

“Bedr-i saâdet, irâde felekinde tulû’ edince,
Akıl güneşi vuslat mağribine meyletti.” 

Şeriat ve tarikat ilimlerinde bir âlim-i mütabahhir bulunan imam arif-i billâh Abdülvehhab Şa’rânî “Meşâriku’l-Envâri’l-Kudsiyye” kitabında der ki:

“Ehl-i tarik, insanı ALLAH’ın huzuruna kalb huzuru ile çıkmaktan men eden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşad edecek bir mürşid-i kâmile intisâb etmenin mutlaka zarurî olduğunda icmâ’ ve ittifâk etmişlerdir.

Fakat mürşidinin âlim, ârif, kâmil ve mükemmil bir mürşid olması lâzımdır. Huzurlu namaz kılmayı insana bu mürşid öğretecektir. Zira namazın kemâli de tamamı da bu huzura bağlıdır.

Emrâz-ı bâtıniyyenin ilâcı dünya sevgisinden, kibirden, kendini beğenmekten, riyakârlıktan, insanlara kin beslemekten, hassaden düşmanlıktan, ikiyüzlülükten ve bunlar gibi kötü hasletlerden temizlenmektir.

Bunların hepsi de Hazret-i Peygamber Efendimizin hâdis-i şeriflerinde bir bir beyan edilmiş ve azaplarının ağır olduğu haber verilmiştir. Bu kötü hasletlerden terbiyesi ile kendisini kurtaracak bir müşid-i kâmili olmayanlar,  ALLAH’ı ve Resûlünü saymamış, âsi olmuş olduklarını bilmelidirler. Çünkü bir mürşidin terbiyesine girmeyen insan, bu mezmum hasletlerden kurtulamaz, ilim vâdisinde yüzlerce kitabı ezberlese bile…

Bu kimse, tıp mevzuunda bir kitap ezberleyip de hangi ilacı hangi hastalık için ve ne zaman tatbik edeceğini bilmeyen kimse gibidir. Onun bu kitabı okuttuğunu duyan ve işin hakikatini bilmeyen herkes: “O ne büyük bir tabip imiş” derler. Fakat bir hasta ona halini arz edip hastalığın adını ve devâsını sorsa, işte o zaman: “Bu cahil biridir, tabiplikten haberi yok” der.

Bunun için ey mü’min kardeşim!

Bu tavsiyeyi tut ve bir mürşid-i kâmilin eteğine yapış!

Sakın ola ki Kur’an’ın ve Sünnet’in ruhuna uymayan bir yola sofiyenin yoludur demiyesin! Çünkü Kur’an’ın ve Sünnet’in kabul etmediği yol küfür yoludur. Bizim yolumuz ise tamamen ahlâk-ı Muhammediyyeyi yaşamak ve bütün hayatımızı Kur’an’ın emirlerine ve Resûlullah’ın sünnetlerine göre tanzim etmektir.”

Abdülvehhab eş-Şa’rânî yine bu kitabında: “Resûlullah ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ adına, amel etmediğimiz ilimle mağrur olmamak ve kendimizi aldatmamak üzere bizden söz alındı. Bu gün insanların pek çoğu ise amelsiz ilimle mağrur olmakta, kendilerini aldatmaktadır. Halbuki önceki sâlih zatlar böyle değildi.  

Bu ahde sâdık kalmak isteyenin bu yola sülük etmesi lâzımdır. Bu yolculuğunda menzil-i maksuduna tehlikesiz ulaşabilmek için bir mürşid-i kâmile muhakkak ihtiyacı vardır. Ki mürşidi onu ALLAH’ın izni ve tevfîki ile murâkabe derecelerine ulaştıracak, terbiyesi ile ilâhî haşyetini kalbinde duyuracaktır. İlmiyle âmil olan âlimler böyle yapmışlar, böyle söylemişlerdir.

Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî der ki: “Ehlullah ile bir araya gelmeyen fakih, katıksız kuru ekmek gibidir.”

Aliyyu’l-Havvâs şöyle der: “İlim talibi, bir şeyh-i kâmile bağlanmadıkça kemâle eremez. Zira ilmi onu mağrur eder ve bu mağruriyeti onun gözüne çok hakikatleri perdeler ve göstermez. Mürşid-i kâmil ise ona, nefsinin tuzaklarından kurtaracak yolu gösterir.

Ehl-i tarikle beraber olmayan bir kimse, her işini birbirine karıştıracak, ilimsiz amel davasında bulunacak, aslını bilmeden yaptığı yanlış ameli doğru yapıyorum diye iddiaya kalkışacak, kendisine “ibadetin az” diyene karşı nefsi kabaracak, kendisini ikaz edeni bir sürü hatalarla ithâma kalkışacak ve bir sürü delil öne sürecektir. Bu sözümde şüphesi olan varsa tecrübe edebilir.”

Ey kardeşim!

Bir şeyh-i kâmilin terbiyesi altında yola koyul, ona hizmet et! Cefâsına ve göreceğin ezalara katlan. Olmaz gibi görünen işlerine sabret!

Bu senin için büyük bir dönüştür! Fakat bu yolculukta dünyevî işler mazeret gösterilirse menzil-i maksuda ulaşılmaz.

İlmin kendine has bir büyüklüğü, insana verdiği bir gururu vardır. Ve nefis, hileleri ve tuzaklariyle bunu beklemektedir. Nice büyük ulemâ zahirî ilimleriyle mağrur olarak bu gizli tehlikeleri görmemişler ve birçokları yıkılıp gitmişlerdir. Henüz ilim tahsili çağında olanlar, bu tuzaklardan mürşidsiz nasıl geçebileceklerdir?

“ALLAH dilediğini ve dileyeni sırat-ı müstakime hidâyet eder.”

Âdâb / El-Behcetü’s-Seniyye