Etiket arşivi: Seyr-ü Sülûk

GENEL ve ÖZEL TERBİYE

Her türlü benzerlik ve eksiklikten münezzeh olan Allah-u Teâlâ, kullarının terbiye ve ıslah olmalarını dilemiş ve emretmiştir.

Allah-u Teâlâ’nın (bu manadaki) emri iki çeşittir. Birincisi, Nebîler ve Resûller aracılığıyla gerçekleşen emirdir. Aracı vasıtasıyla yöneltilen emrin sonucu olan terbiye özeldir. Bu tür buyruklar, emir kipiyle olurlar. Bu emrin gayesi kulları deneme ve sınama için kendi tercihleriyle kurtuluş yoluna davet etmektir. Bütün peygamberlerin şeriâtları bunun içindir.

Eğer insanlar kendi tercihleriyle ve gönüllü olarak bu emre (bu emirlere) uyup gereğini yerine getirirlerse, bununla/özel terbiye yoluyla terbiye olurlar. Eğer bu çeşit emirlere uymazlarsa emir kipiyle yöneltilmeyen ikinci tür emr ile bu emre uymaya yöneltilir/zorlanırlar.

Bu ikinci emrin yani genel terbiye yönteminin uygulanmamasının ihtimali yoktur. Evrende ve insanlarda yürürlükte olan hadiseler, bu aracısız emrin bir gereğidir.

“Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün/Ol” demesidir. O da olur. Her şeyin melekutu/hükümranlığı yed’inde olan Subhan’dır. O’na rücu’ ettirileceksiniz.” (36/82-83)

Allah-u Teâlâ’nın emrinin herhangi bir zaman ve mekânda geçerli ve yürürlükte olmamasına imkân yoktur.

Enbiyanın getirdiği şeriatlara tabi olmayanlar Rububiyyetin genel terbiyesi sonucu, devamlı olarak çeşitli cezalar, türlü acılar ve sıkıntılarla terbiye edilmek durumundadırlar.

Şu kadarı var ki, Rasûllere tabi olmak ve (Varis-i Resûl olan) Evliya’yı izlemek, nefsin daha kolay kemâle ermesini ve derecelerin daha çabuk ve daha kolay kat edilmesini sağladığı için Allah-u Teâlâ merhametinin bir sonucu olarak onlara Enbiya göndermiş ve Evliya’yı vesile kılmıştır.

Eğer bu yolla yani özel terbiye yöntemiyle davete icabet ederler ve gereğini yerine getirirlerse ne âlâ!

Zaten istenen de budur.

Özel terbiye metodunu seçip seçmemek ve gereğini yapıp yapmamak kulların tercihlerine ve serbest iradelerine bırakıldığı için, bu özel terbiyeyi kabul etmeyip isyan ederler veya kabul edip ihmal ederlerse genel terbiye süreci cebren ve zorunlu olarak devreye girer. Onları (bu dünyada veya öteki dünyada) kendi derecelerine erişinceye kadar terbiye etmekten geri durmaz.

Hakikât derecesine erişenler ise beden kafesinde oldukları sürece rahat ederler. Beden kafesinden kurtulduktan sonra da, yüceler âlemine yükselerek Enbiyâlar ve Velîlerin ruhlarıyla birlikte bitimsiz zevk ve sonsuz safaya kavuşurlar.

Aşağı âlemde kalan akraba ve yakınları ve bütün ehl-i iman için dua ederler ve imkân oldukça da yardım yapmaktan geri durmazlar.

Bilesin ki, melekler tümüyle hakikât mertebesindedirler. Çünkü tabiatlar zindanında tutuklu olmadıkları gibi unsurlar giysisini de giymiş değillerdir. Onlar hakkında: “Emrolundukları işte ALLAH’a isyan etmezler; kendilerine emredileni yaparlar” ayeti buyrulmuştur.

İsyan etmemek ve Rahman olan ALLAH’ın emirlerine zorlanmaksızın sımsıkı sarılmak onların temizliklerinin apaçık bir kanıtıdır.

Aynı şekilde Resuller, Nebiler, Kutuplar, Evtadlar, Abdallar, Nakipler ve Necipler gibi batınî âlemde tasarrufta bulunan büyük zatların tümü hakikât mertebesindedir.

Bunların dışında her memleket ve her beldede, kapasitesi oranında bu mertebeye erişen kimseler bulunur. Ancak bunlar da pek nadir olurlar.

Zübdetü’l-Hakaik

SÛFİLER DERLER Kİ

Tasavvuf ehline göre sülûk, kötü sözlerden iyi sözlere, kötü fiillerden iyi fiillere, kötü ahlâktan güzel ahlâka ve kendi varlığından Hakk Teâlâ’nın varlığına gitmekten ibarettir. Sâlik de, bu yolda gidene denir.

Eğer bir sâlik iyi sözleri, fiilleri ve ahlâkı devamlı hale getirirse mârifetlerin yüzü ona görünmeye; eşyanın hakikatini olduğu gibi görmeye başlar. 

“Allahumme erini hakaikel eşyâ-i kemâhiye: Allah’ım, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” hadis-i şerifindeki mâna ortaya çıktıkça irfanda kemâl zûhur etmeye başlar.

Her kim bu dört haslette kemâle erişirse, insanî kemâlâtı tahsil etmiş olur. Zira insanî kemâlât tamamiyle bu dörde münhasırdır.

Sufiler derler ki: Eğer yüz bin sâlik bu yola sülûk etse, ancak birisi bu dört mertebenin kemâline erişir. Diğerleri noksan kalır. Zira insanın her meselede kemâle erişmesi nâdir vuku’ bulur; hususiyle tarik-i Hakk’ta…

*****

Kazanılması ve üzerinde sebat edilmesi gereken şeylere makam; bertaraf edilmesi lâzım gelen ve sülûke mâni olan şeylere de hicap denir.

Sülûkte hicap ve engeller gayet fazladır. Ancak hicap ve engellerin temeli dörttür: Mal sevgisi, makam sevgisi, taklid ve isyandır. Makamların ve hallerin asılları da dörttür: Güzel sözler, güzel fiiller, güzel ahlâk ve maârif-i cemile (güzel marifetler)dir.

Ey ârif!

Dört makamın tahsilinin kolaylaşması için ilk önce bu dört hicabı terk etmek gerek. Zira dört hicabı terk, abdest mesabesinde; dört makamın tahsili ise namaz mesabesindedir.

Her bir hicap, yıkanması farz olan abdest uzuvlarından biri gibi, dört makamın her biri de vacip olan namazın dört rek’atından biri gibidir. Önce abdest, sonra namaz… Önce tahliye (boşaltma), sonra tehliye (yerleşme)… Önce parlatma, sonra aydınlatma… Önce fasl (ayırma), sonra vasl (kavuşturma)…

Yine demişlerdir ki:

İnsan bir nesneden ölmedikçe, onun karşılığında olan şeyden dirilmez. Kötü ahlâktan bir sıfatı terk edene, güzel ahlâktan onun karşılığında olan sıfat verilir. (Cimrilikten ölenin cömertlikle dirilmesi gibi…)

Dört hicabın terki ve dört makamda ilerleme, dört şeye riayetle husule gelir: Birincisi uzlet, ikincisi az konuşmak, üçüncüsü az yemek, dördüncüsü ise az uyumaktır. Fakat bu zikredilenlerin arif ve irşâda izinli bir mürşidin sohbetinde olup onun emir ve işaretiyle olması gerekir.

Her mürşide gönül verme ki
Yolunu sarpa uğratır.
Mürşidi kâmil olanın
Gittiği yol âsân imiş.

Ey sâlik!

Sülûkta, riyazet ve mücahedeler yapmakta niyet, Hakk Teâlâ’yı talep olmamalıdır. Zira Hakk Teâlâ herkesle beraber mevcuttur; ayrıca talep etmeye hacet yoktur. Her şeyin varlığı O’ndandır. Âlemler O’nunla kâimdir. Her şey yine O’na rücû edecektir.

Keza niyet, temizlik ve güzel ahlâkı tahsil etmek; ilim, marifet, sırların keşfi ve nurları iktibas da olmamalıdır. Zira bunların her biri, manevi mertebelerden bir mertebeye mahsustur. Sâlik o mertebeye eriştiği vakit, istese de istemese de, o mertebeye mahsus olan haller kendi üzerinde zâhir olur. O mertebeye erişmemiş ise talep etmekle de ele bir şey geçmez… Bulunduğu mertebeye mahsus olmayan vasıflar onda açığa çıkmaz. Vakti geldiğinde dişlerin çıkması; vakti gelmeden de talep edilse dahi çıkmaması gibi…

Ey ârif!

İnsan için olan mertebeler tıpkı ağaç için olan mertebeler gibidir… Şöyle ki; bahçıvan, ağacın mertebesine göre, toprağın bakımını yaparak ağaç için uygun halde saklarsa; diken ve yabani otlardan temizleyerek vaktinde suyunu verirse vakti (mertebesi) geldiğinde o ağaç yaprak, çiçek açmaya başlar ve vakti geldiğinde de meyve vermeye durur.

Sâliklerin terbiyesi de buna benzer… Vakti (mertebesi) geldiğinde bulunduğu mertebeye has nitelikler kendisinde zûhur eder.

O vakit ister talep etsin, ister istemesin, temizlik, güzel ahlak, ilim, mârifet, sırların keşfi ve nurların zuhurundan her biri zâhir olur. Nice nice leziz haller, acayip keyfiyetler baş gösterir.

(Vakti gelmeden görünenlerin durumu, izahı başkadır.)

Ağacın bütün mertebelerinin tohumunda mevcut olup bahçıvanın bakımlı terbiyesiyle ağaç husule geldiğinde mertebeler ve nitelikleri ortaya çıkması gibi insanın zatında / özünde de temizlik, güzel ahlâk, ilim, mârifet, sırların keşfi ve nurların ortaya çıkması gibi vasıflar vardır. Ancak insanın zatında gizli olan bu vasıflar bir kâmil mürşidin sohbetinde bulunmak ve terbiyesinden geçmekle zûhur eder ve husûle gelir.

Eğer öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini istersen, bu kendi özünde gizlidir; zatına yerleştirilmiştir. Bu sebeple “Her ne ararsan kendinde ara” demişlerdir! Çünkü bütün kemâlât özünde gizlidir; derûnunda mevcuttur.

Zannedersin özünü âlem-i asgarsın sen!
Gafil olma, gözünü aç, âlem-i ekbersin sen!
Hz. Ali (kerremellahû vechehû) 

*****

Yine demişlerdir ki: “Hiç kimse dışarda Hakk’ı arayacağı bir yol bulamaz” “Ne kadar Hakk’ı bulan varsa, kendi derûnunda bulmuştur.”

Herkesin derûnunda manevi bir kuyu vardır. Eğer mürşid mârifetiyle sa’y-ü gayret gösterip özünde gizli olan kuyuyu kazarsa âb-ı hayat, ilahî füyûzât gelmeye başlar. Başkalarından feyz almak, başkalarının kuyusundan kendi kuyusuna su boşaltmak gibidir ki ömrü uzun olmaz.

Eğer bir sâlik, kendi derûnundaki kuyuyu açabilirse, ondan Rabbani feyzler fışkırır. İnsanî hakîkat olan kalbin ortasında, sonsuz ehadiyet denizinden cetvel gibi bir kanal ortaya çıkıp akmaya başlar. Bu su eksilmez, kesilmez, kokuşmaz. Bilakis an be an artar ve sefası çoğalır. Kendisine ve ondan içenlere şifa olur.

Her kim onunla sohbet ve muaşeret ederse ondan fayda görür ve istifade eder.

Eğer bir kimsenin kendi derûnunda ilahî feyz kendini gösterirse, o kimse herkesten daha fazla mütevâzi ve mûtedil olur.

Ey sâlik!

Eğer kendi nefsini insanlık mertebelerinin sonuna eriştirip her gün kendi sıfat ve makamlarını temaşa ederek vuslat sarayının has bahçelerinde nimetler içinde yüzemiyor, Hakk Teâlâ’ya yakınlık içindeki kulluk makamına kavuşamıyorsan ve dahi mukarreblere has derecede sürekli Hakk Teâlâ’nın cemâlini temaşa ile nimetlenmeye gücün yetmiyorsa, bâri gayret et de nefsini cehennem ateşinden kurtarıp cennet ehlinden olasın!

Ey sâlik!

Bunun için farzlardan başka çok namaz kılmanın tasasında, farzın dışında çok Hac etmenin derdinde olma! Gereğinden fazla fıkıh ezberlemenin sevdasında da olma. Zaruretleri defedecek kadarını bilmek kâfidir.

Ancak doğru sözlü ve iyi nefisli olmaya gayret et ve ihtimam göster. Böylelikle cehennem azabından kurtulmuş olabilesin. Zira cehennem ehlinin ekseri azabı, istikamet yokluğu ve kötü nefisli olmak yüzündendir.

Halk ile muamelede halka menfaatli olup mazarratının olmaması, cennet ehlinin alametlerindendir.

İstikamet ve nefis temizliğin, zati sıfatın ve melekên olması lazımdır ki cehennem azabından kurtulabilesin. Eğer içten olmayarak veya gösteriş (veya çıkar) için olursa o kimse yine cennet ehlinden değildir.

Şöyle olmak gerekir: “Bütün vakitlerde iyilik yapmak ve halka faydalı olmak -ihtiyârsız- âdet ve tabiat haline gelsin.

Hakikatlerin Özü

MANEVİ YOLCULUK

Nuranî beş cevher ile zulmanî beş unsurdan yaratılmış olan insana küçük âlem (âlem-i sagir); insandan hariç yaratılmış olan her şeye de büyük âlem (âlem-i kebir) denir. İnsana küçük âlem denmesi, büyük âlemde ne varsa küçük bir numunesinin kendisinde bulunması sebebiyledir; hem büyük âlemin bir parçasıdır ve hem de hulasası, özü gibidir.

Âlem-i kebir de, halk âlemi ve emr âlemi olmak üzere ikiye ayrılır.  Arş’ın altında, içindeki her şey halk âlemi, Arş’ın üstünde, dışındakiler ise emr âlemindendir.

Canlılar, yer, gökler, Cennet, Cehennem Arş’ın altında olduğu gibi insandaki beş unsur olan toprak, su, hava, ateş ve nefs de Arş’ın altındandır ve halk âlemindendir.

Arş’ın üstündekiler ‘OL’ emr-i sübhanisi ile maddesiz, zamansız, ölçüsüz, şekilsiz ve hacimsiz olarak yaratılmıştır. Bu âlemde bulunan her şey eksiklik ve ayıplardan uzaktır ki insanda bulunan nurani beş cevher yani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfa bu âlemden, asılları da bu âlemdedir.

Bu yönü ile insan, hem halk âleminden ve hem de emr âlemindendir. Kendisinde hem halk âlemi ve hem de emr âlemi vardır.

İnsanın bu topluluğu yani câmiiyyeti onun Allah’a yakınlığına, kerem ve fazilet sahibi olmasına sebep olduğu gibi Hak’tan uzaklaşmasına, yoldan çıkmasına ve cahil kalmasına da sebep olmaktadır. İnsanın Allah-u Teâlâ’ya yakınlığı, onun aynasının tam ve kâmil oluşu, bütün ilâhî isim ve sıfatların zuhuru, tecellisi için kabiliyetli oluşu sayesindedir. Hak’tan uzaklığı ise âlemdeki her şeye muhtaç olması sebebiyledir. Çünkü insana her şey lazımdır. Bu ihtiyacı sebebiyle gönlü, kalbi her şeye takılır, kayar; bu da onun Hak Teâlâ’dan uzak kalmasına ve yoldan sapmasına sebep olur.

Kalbin selamet bulması da Allah-u Teala’dan başka şeylere düşkün olmamasına bağlıdır.

Çünkü kalb, Arşullah’tır…

Büyük âlemde olan her şey nasıl ki insanda varsa, küçük âlemde olan her şey de kalb’de vardır. İnsanın kalbi de, böyle bir topluluktur. Bu sebeple, insanın kalbine hem hakîkat-i câmi’a/toplayıcı hakîkat ve hem de en küçük âlem denir.

***

İnsandaki kalbin Âlem-i kebîrdeki aslı Arş’tır. Yani emr âlemindeki Arş’ın küçük âlem olan insandaki nümûnesi kalbdir.

Kalbden kasıt göğüs kafesinde bulunan et parçası değil, (ampuldeki elektrik gibi) o et parçasında bulunan maddesiz, mekânsız bir kuvvet, nurani bir cevherdir. 

Kalb, küçük âlemdeki halk âlemi ile emr âlemi yani madde âlemle manevi âlem arasında bir geçit olduğu gibi Arş da büyük âlemdeki halk âlemi ile emr âlemi arasında bir geçittir.

Kalb ile Arş, her ne kadar halk âleminde bulunuyor olsa da, emr âlemindendirler.

Büyük âlemde (-ki emr âleminde) olan diğer dört cevher ise Arş’ın üstündedir. Arş’ın üstünden kasıt, binlerce yıllık mesafeden sonra gelen bir üst: Ruhun aslı, arşın yedi bin sene üstündedir ki bu mesafe yeryüzü ile arşın zemini arasındaki mesafe kadardır. Sırrın aslı da kalbin üstünde bir bu kadar mesafedir. Hafinin aslı, sırrın üstünde bir o kadar mesafedir. Ahfânın aslı da hafinin üstünde bir o kadar mesafedir.

***

Asılları emr âleminde olan nuranî cevherlerin diğer adı ile letaifin (latifelerin) insan vücudundaki yeri veya bağlı olduğu merkezler birbirinden farklı olduğu gibi her birinin yaratılış sebebi, vasfı ve özelliği de birbirinden farklıdır: Kalb, ilâhi huzur ve tecelli için; ruh, cezbe ve muhabbet için; sırr, vahdet (birlik) için; hafi, istiğrak; ahfa ise izmihlal için yaratılmıştır.

Vahdetten maksat, insanın âlemdeki tek maksadının rıza-i ilahi olması; istiğraktan maksat, ilahi tecelli ve nurlar içerisinde kaybolması; izmihlâlden maksat ise ilahi sırlar, gizli ilim ve tecelliler ile nefsaniyetin yok olmasıdır.

Ancak;

Bu nurani cevherlerin, halk âlemine indirildikten ve insan vücuduna yerleştirildikten sonra zulmanî beş unsurun da sebep olduğu zulmet ve gaflet ile üstün ve ulvi vasıfları körelmiş ve kendi hakîkatlerinden bi-haber hale gelmişlerdir.

Nefsaniyetin bu beş latifeyi köreltmiş ve nurlarını söndürmüş olmasının yanında feyz alma kapılarını da kapatmış bulunması sebebi ile kalbin huzuru, dünya ile huzur bulmaya; ruhun muhabbeti dünya muhabbetine; sırrın vahdeti nefsin arzularını tek gaye edinmeye; hafinin istiğrakı dünyevî istekler uğrunda kendini kaybetmeye ve ahfanın izmihlâli ise dünya ile ilgili ihtiraslar içinde eriyip yok olmaya kadar alçalmıştır.

Daha öz bir ifade ile;

Nuranî cevherlerin sultanı olan ruh (diğer latifelerle birlikte), bu âleme inmeden önce kendine mahsus sabit bir makam ve derecede,  terakki edemez bir halde iken, kendisine, melekleri de geride bırakabileceği üstün bir kabiliyet ihsan edildi: Nüzul şartlı terakki… İnme şartı ile yükselme… Bulunduğu makamdan çok daha yükseklere…

Ruhun bu hâli, ayna yapılacak cama benzemektedir. Cama parlaklık vermek ve cisimleri gösterme kuvvetini kazanması için önce toprak maddeleri ile sıvanır. Karanlık, katı toprak maddeleri ile sıvanan camın parlaklığı artar. Kıymetsiz, çamur gibi madde ile sıvanan camın kıymeti çoğalır.

Bu sebeple ruh, cesede indirildi. Her yönü ile birbirinin zıttı olan ruh ile cesedin (latifeler ile bedeni unsurların) bir arada bulunabilmesi için de ceset ruha sevdirildi.

İşte rûh, nefse karşı olan bu  sevgisi sebebi ile kendini nefs âlemine attı ve nefse tâbi’, esîr oldu. Hatta kendinden geçti. Kendini unuttu. Nefs-i emmâre hâlini aldı. Sanki nefs-i emmâre oldu.

Kendini unuttuğu için, evvelâ kendi âleminde, derecesinde iken, Allah-u Teâlâ’ya olan bilgisini de unuttu. Câhil ve gâfil oldu. Nefs gibi cehâlet karanlığı ile karardı. 

Bu dalgınlık çukurundan kendini kurtaramazsa, ona yazıklar olsun!

Onun bedenle birleşmesi, yükselmesi için idi. Onun esfel-i sâfilîne indirilmesi, a‘lâ-yı illiyyîn’e yükselmesi içindi. Buna kavuşamazsa, yükselmeğe uygun olan yaratılışını bozarsa, yolundan saparsa, ona yazıklar olsun!

Allah-u Teâlâ ona ezelde merhamet ettiyse, onu lütfuna, inayetine kavuşturdu ise başını kaldırır, elinden kaçmış olan nimetleri hatırlar, eski hâline döner. Yok eğer başını kaldırmaz, nefsle beraber kalmak, bu dünyadan ayrılmamak isterse, yolunu şaşırır, saadetten uzaklaşır.

Saadetten uzaklaşmasına sebep ise sultanları nefs olan zulmanî beş unsur ve sebep oldukları manevi hastalıklardır: Kalbin zıttı olan toprak, ibadetlere karşı isteksizlik/tenbellik ve şer’i ölçülere kayıtsızlık ile; sırrın zıttı olan su, girdiği kabın renk ve şeklini alması gibi bulunduğu ortamın hali ile hallenme, iyinin yanında iyi, kötünün yanında kötü olma gibi iki yüzlülük ve münafıklık ile; hafinin zıttı olan ateş, öfke, hiddet ve benlik ile; ahfânın zıttı hava, kendini beğenme ve üstünlük davası gütmek ile; ruhun zıttı olan (emmare-i) nefs ise şer’i hükümler başta olmak üzere hiç kimsenin hükmü altına girmemek, her şeyi ve herkesi kendi hükmü altına almak istemesi gibi küfür ve nankörlük  ile…

Tam bir manevi bataklık…

Mesnevi’de şöyle geçer:

“Hızla yürürken çamura düşen merkep bile oradan kalkıp kurtulmak ister. Yerleşmek için çamuru düzeltmeye, yaşanır hâle getirmeye çalışmaz. Çünkü oranın yaşanır ve kalıcı bir yer olmadığını bilir. Gönlü kötü huy, günah ve arzular çamuruna düşen kimse daha mı duygusuz ki sıçrayıp kalkmaz? Üstelik günah işlerken yorumlarda bulunur, kendini haklı bulmaya çalışır ve kendisini alçaltan duygulardan kurtarmak için çabalamaz. Oysa Allah, kulun işlediği günahları bilmekte, kulun vicdânı da günahlardan dolayı kendi kendini suçlamaktadır. Fakat kör nefis, gurura kapılmış ve suçlarını görmemiştir.”

Çaresi?

Samimi bir niyet ve peşinden gayret…

En güzel ve latif yolu ise nefsinin esaretinden kurtulmuş yani o manevi bataklıktan çıkmış olan birinin veya ‘pir’inin elinden tutmak, uzattığı ‘ip’lere sımsıkı sarılmak…

Nasılı ise…

Manevi yolculuk, kalbden başlar ve kalbin ruh makamına ve daha yükseklere çıkması ile devam eder. Ruhun ve onun üstündeki latifelerin manevi yükselişi de aynı şekilde onların üst makamlara ulaşmasına bağlıdır. Nefs’in de manevi yükselişi kalb makamına inmesi ile olur. İşin sonunda bu altı latife ahfa makamına ulaşır ve hep birlikte kudsi âleme (asıllarına ve daha da ötesine) doğru uçmaya başlarlar. “Ölmeden evvel ölmek” dedikleri şey altı latifenin bu şekilde bedenden ayrılmasıdır.

Bütün latifelerin bir makamda birleşmesi ve oradan uçması şart değildir. Bazen kalb ve ruh ikisi beraber bu işi yaparlar. Bazen üçü, bazen de dördü. En kâmil olanı ise altı latifenin birlikte olmasıdır.

Kalbin asıl makamına ulaşmasının alameti, huzur ve o huzurdan oluşan şühûddur. Ruhun asıl makamına ulaşmasının alameti, vahdettir. Hafinin asıl makamına ulaşmasının alameti, istiğraktır. Ahfânın asıl makamına ulaşmasının alameti, izmihlaldir. Bazan bu sonuçların haricinde keşifler, nurlanmalar gibi haller de zuhur edebilir. Ancak bunların en güzeli, bu letâiflerin bedendeki yerlerinde gezinerek rabıta ile yakarma ve muhabbet ile zikir anında arşın üstüne yükselmeleridir.

Bazen de letaifler asli makamlarına çıkmasına rağmen anlatılan bu haller sâlikte oluşmayabilir. Fakat bu durumda da günahlardan kaçınma melekesi, şer’i ölçülerin dışına çıkmama titizliği, iyi amellerinin gözünden düşmesi, heva ve hevesinin esaretinden kurtulmuş olma, manevi huzur ve sekînet, kendinden geçme (manevi sarhoşluk), kendini görmeme gibi zahiri alametler görülür.

İlâhi huzur oluşmaksızın sekr-i cezbe halinin oluşması, cezbe olmaksızın mahv halinin oluşması da letaiflerin bir kısmının ulaşıp bir kısmının ulaşamamasının âlametlerindendir.

Bu arada… 

Altı latife kuds âlemine ulaştıktan ve o âlemin boyası ile boyandıktan sonra eğer tekrar bedene döner/döndürülürse beden ile sevgi irtibatı dışında bir irtibat ile beden hükmünü alırlar; manevi yolculuğunu tamamlamış olarak…

İşte bu makam, irşad makamının başlangıcıdır.

(Geri dönmeyenler/döndürülmeyenler ise uzlet velilerinden olurlar.) 

İşte manevi yolculuğu murad eden müridlerin terbiyesi ile nakıs insanların irşadı, altı latifesi kuds âlemine ulaştıktan ve o âlemin boyası ile boyandıktan sonra tekrar bedene ve insanlar arasına dönen kâmil ve kemâle erdirici velilerin yani Peygamber varisi mürşid-i kâmillerin vesilesiyle olur. O âlemin güzelliklerini bu aşağı âleme taşımakla aslını, vatanını unutan latifeleri gayrete getirir, hakikati hissettirirler.

“Onlar, öyle bir topluluktur ki;
onlarla oturan şaki olmaz…”

Hadis-i Şerif

Ve dahi sözleri ilâç, nazarları şifa olmuş; kalbe bağlı marazların da tabibi olmuşlardır.

Letaifi karanlık, zulmet ve gaflet gibi manevi hastalıklar içinde kıvranan bir kimsenin hali böyle bir tabibe kavuşuncaya kadar aynı hâl üzere devam eder. Lütf-u ilahi yetişip de bu nimete kavuşursa, işler düzelmeye; manevi tedavi ve terbiye ile nefsin galibiyeti mağlubiyete; kalb ve diğer latifelerdeki zulmet nurlanmaya; zikir bütün vücutta egemen olmaya ve latifeler vücuttan (gurbetten) ayrılarak asıllarına (vatanlarına) doğru -nûr hızı ile- uçmaya, yükselmeye başlarlar.

“Vatan sevgisi imandandır.”
Hadis-i Şerif

(Hakiki imanın olduğu bedende, asli vatan sevgisi ve oraya yolculuk arzusu da vardır.)

Bu yolculuk, elli bin senelik olmasına rağmen, Lütf-u İlahi ile göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede de tamamlanabilir.

Latifeler, asli makamlarına ulaşmadan önce yaratılışında liderlik ve hükmetme bulunan nefse, bulunduğu kötülük hali üzre hizmet ederler idi. Asli makamlarına ulaştıktan sonra yalnız ve hizmetçisiz kalan nefs, latifelerin peşine düşer ve onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur ama hayır üzere…

Emmare nefs mutmainne olur. Yani şer’i ölçülere inanmaksızın,  zorla ve şekil yönü ile uyan nefs, iman ederek şevkle ve hakîki veçhesiyle uyar hale gelir ki ehl-i imandan şekil yönü ile kulluk edenler cennetin suretine, hakîki veçhesiyle kulluk edenler ise cennetin hakikatine kavuşurlar.

Nefis mutmain olduğu için kendisiyle mücadele edecek vasfı kalmamıştır. Bu mücadele, olsa olsa (şer’i daire dışına meyletmeksizin) azimet-i terk ve evlâ olana muhalefet şeklinde tezahür eder.

İnsan tabiatı gereği olan fıtri ihtiyaçların karşılanması ise bunun dışındadır ve kulluğa aykırı değildir. Bu ihtiyaçları karşılayanlar da heva ve hevesine (nefsaniyetine) düşkün sayılmaz. Çünkü tabiatın gereğini yapmak, mükelleflik dairesi dışında olup, bunun kaynağı nefsin hevası değildir.

Ruhun yükselmesi  ise mücadelenin devamı ile mümkün olduğu için kalbin temkin bulması (aslına kavuşması) ve nefsin mutmain olmasından sonraki mücadele mülk âleminden olan diğer dört unsurun yani toprak, su, hava ve ateşin   zulmanî  veçhesiyle, ifrat ve tefridiyle devam eder…

Kalbin temkin bulması ve nefsin mutmain olmasıyla bedendeki ateş unsuru kendisinin hayırlı olduğu iddiasından yani benlik davasından vazgeçmez… Toprak unsuru miskinliğinden, su unsuru ikiyüzlülüğünden ve hava unsuru da üstünlüğünden…

Ne zamanki bu unsurlar ifrat ve tefritten kurtulup denge haline kavuşur yani i’tidal bulur yani o rezil sıfatlar yerini güzel ahlâka bırakırsa işte o zaman hadis-i şerifte buyrulan “şeytanım Müslüman oldu.” manası o kul için de gerçekleşmiş olur ki ‘hem varis ve hem de vekil ‘ olur. Onun kalbinden her yöne hikmet pınarları fışkırır. Duyulan, görülen, tadılan, koklanan, dokunulan ve idrak edilen her şeyden hikmet hasıl olur. Bu makamda her şey Allah’tan olur, Allah’a olur ve Allah için olur.

Beden unsurları i’tidal bulmayan nefsi mutmainne için rezil sıfatlara dönmek mümkün olsa da beden unsurları i’tidal bulanlar için bu, söz konusu değildir.

“Açın gözünüzü!..
Allah Veli’lerine korku yoktur ve
onlar mahzun da olmazlar… Onlar ki îman etmişler ve takvaya ermişlerdir… Dünya hayatında da Ahirette de buşra (müjde) vardır onlara… Allah Kelimeleri için asla tebdil (değişme) yoktur… İşte bu aziym kurtuluştur.” (Yunus Suresi: 62-64)

[Bazı kısımları haricinde bu yazı,
Müceddidi Elf-i Sani
(hicrî ikinci bin yılın müceddidi)
İmam-ı  Rabbani  Hazretlerinin
Mektubat isimli eseri ve diğer risaleleri ile
onları esas alan bazı tasavvufi kaynaklardan derlemedir…]

SEYR-U SÛLÜK

Ey ma’rifetullaha tâlib olan! ALLAH cümlemizi buna muvaffak kılsın!

Bilesin ki, Sâdât-ı Nakşibendiye hazerâtının i’tikâdı ehl-i sünnet ve’l-cemaat i’tikâdıdır. Tarîklarının esası şeriat-ı mutahharanın ahkâmını muhafaza etmektir. Bu yoldaki seyyidlerimizden müceddid-i elf-i sânî olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, şeriat ahkâmına riâyet husûsunda buyurmuştur ki: “Bilesin, âdâbdan velevki bir edebi muhâfaza, mekruhlardan velev ki tenzihi olsun bir mekruhu terketmek, zikirden, tefekkürden, murâkabe ve teveccühten çok daha efdaldir.”

Evet bütün bu zikir, fikir, murâkabe ve teveccüh; şeriat-ı mutahharanın ahkâmına riâyetle beraber bir kimsede toplanırsa nurun-alâ nurdur. O kimse hakikaten büyük bir kurtuluşa ermiştir. Ama bu da insanın yaratılış gayesi olan ibâdet ve ubûdiyyete ihlâsla devam etmeksizin asla hâsıl olmaz.

İnsanın aşk ve muhabbet sahibi olması asıl maksatlardan olmayıp, ubûdiyyet makamına vasıl olmak için bir vesiledir. Bunun için insan mâsivâ ile alâkasını kesmedikçe ALLAH’a hakikaten kul oldum diyemez.

Bu yolda aşk ve mahabbet, kulun mâsivâdan alâkasını kesmesine vesiledir. Onun içindir ki ubûdiyyet, velâyet mertebelerinin en yükseğidir. Ve velâyet dereceleri içinde ubûdiyyet / kulluk makamından yüksek bir makam yoktur.

Bu makâmdan düşmemenin tek şartı da ibâdete ihlâsla devam etmektir.

İbâdet insana her an kendini ALLAH’ın huzurunda bilme şuurunu kazandırır. Bu sebeple kulun, tam istifade edebilmesi için ibâdet ânında ALLAH’tan gayriyle alâkayı kesmesi ve ALLAH’ın huzurunda olmanın haşyetini duyması lâzımdır. Bu büyük saâdet de, ancak ALLAH’ın lütfu ile kulun kalbinde ibâdet şevki olmasıyle kazanılır. Bunu kazanmak için en sağlam yol da, o aşka sahip bir şeyh-i kâmilin sohbetine (ve terbiyesine) devâm etmektir.

Şeyh Ebu Ali ed-Dekkak ‘kuddise sirruh’ demiştir ki: “Kendi başına biten ağacın meyvesi olmaz; olsa da tatsız olur. Sünnetullah her şeyi bir sebebe bağlamak üzere câridir. Nasıl ki baba ve ana olmadan çocuk dünyaya gelmiyorsa, bir Mürşid- i Kâmil’in terbiyesine girmeden yeni bir âleme doğuşta bir çok özürler, sürçmeler ve yıkılmalar olabilir.”

Er-Risâletü’l-Mekkiyye adlı eserde, “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” denmiştir.

El-hadîkatü’n-Nediyye kitâbında mezkûrdur ki: “Kalb-i selîme ve huzur-u ilâhide olmanın haşyetine sahip olmayan herkese, fıkh-ı bâtını, bu yolda insanı kurtuluşa ve helâke götüren şeyleri, seyr-u sülûkün âdâbını ve muâmelâtı öğrenmek farzdır, farz-ı ayındır.”

Gerçi cezbe-i ilâhî ve ilm-i ledünnî ve fıtrat-ı kudsiyye ile de kalb-i selîme sâhib olanlar vardır. Ama bunlar çok nadirdir. Dînin hükümleri ise istisnalara göre değil bütün insanların durumlarına göre konulmuştur.

İlm-i zâhiri tahsil etmek, insanı ilm-i batını tahsil etmekten müstağni kılmaz. Evvelki ve sonrakilerden birçok büyük ulemâ ilm-i zâhirden sonra ilm-i bâtını terbiye ve hizmet yoluyla tahsilin zaruretine inanmışlar ve bu yolun salikleri olmuşlardır.

Bütün bu büyük âlimler, zahiri ilimleriyle meşgul olup onları tahsil ettikten sonra bâtınî ilimleri, ehillerinden, sohbet, hizmet, seyr-u sülük, hüsn-i i’tikâd, ihlâs, rezâili terk ve fezâille zînetlenmek suretiyle tahsil ettiler ve hayr-ı küllîye nâil oldular.

Rivâyet olunur ki, bir âlim şöyle anlatır: Nâsiyelerinde hayır âşikare görülen bir cemâat içinde İmam-ı Gazâlî’yi gördüm. Üzerinde yamalı bir elbise ve elinde bir ibrik vardı. Kendisine dedim ki: “Ey İmam! Bağdat medresesinde ders vermen bundan iyi değil miydi?”

Bana derin derin baktı ve dedi ki:

“Bedr-i saâdet, irâde felekinde tulû’ edince,
Akıl güneşi vuslat mağribine meyletti.” 

Şeriat ve tarikat ilimlerinde bir âlim-i mütabahhir bulunan imam arif-i billâh Abdülvehhab Şa’rânî “Meşâriku’l-Envâri’l-Kudsiyye” kitabında der ki:

“Ehl-i tarik, insanı ALLAH’ın huzuruna kalb huzuru ile çıkmaktan men eden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşad edecek bir mürşid-i kâmile intisâb etmenin mutlaka zarurî olduğunda icmâ’ ve ittifâk etmişlerdir.

Fakat mürşidinin âlim, ârif, kâmil ve mükemmil bir mürşid olması lâzımdır. Huzurlu namaz kılmayı insana bu mürşid öğretecektir. Zira namazın kemâli de tamamı da bu huzura bağlıdır.

Emrâz-ı bâtıniyyenin ilâcı dünya sevgisinden, kibirden, kendini beğenmekten, riyakârlıktan, insanlara kin beslemekten, hassaden düşmanlıktan, ikiyüzlülükten ve bunlar gibi kötü hasletlerden temizlenmektir.

Bunların hepsi de Hazret-i Peygamber Efendimizin hâdis-i şeriflerinde bir bir beyan edilmiş ve azaplarının ağır olduğu haber verilmiştir. Bu kötü hasletlerden terbiyesi ile kendisini kurtaracak bir müşid-i kâmili olmayanlar,  ALLAH’ı ve Resûlünü saymamış, âsi olmuş olduklarını bilmelidirler. Çünkü bir mürşidin terbiyesine girmeyen insan, bu mezmum hasletlerden kurtulamaz, ilim vâdisinde yüzlerce kitabı ezberlese bile…

Bu kimse, tıp mevzuunda bir kitap ezberleyip de hangi ilacı hangi hastalık için ve ne zaman tatbik edeceğini bilmeyen kimse gibidir. Onun bu kitabı okuttuğunu duyan ve işin hakikatini bilmeyen herkes: “O ne büyük bir tabip imiş” derler. Fakat bir hasta ona halini arz edip hastalığın adını ve devâsını sorsa, işte o zaman: “Bu cahil biridir, tabiplikten haberi yok” der.

Bunun için ey mü’min kardeşim!

Bu tavsiyeyi tut ve bir mürşid-i kâmilin eteğine yapış!

Sakın ola ki Kur’an’ın ve Sünnet’in ruhuna uymayan bir yola sofiyenin yoludur demiyesin! Çünkü Kur’an’ın ve Sünnet’in kabul etmediği yol küfür yoludur. Bizim yolumuz ise tamamen ahlâk-ı Muhammediyyeyi yaşamak ve bütün hayatımızı Kur’an’ın emirlerine ve Resûlullah’ın sünnetlerine göre tanzim etmektir.”

Abdülvehhab eş-Şa’rânî yine bu kitabında: “Resûlullah ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ adına, amel etmediğimiz ilimle mağrur olmamak ve kendimizi aldatmamak üzere bizden söz alındı. Bu gün insanların pek çoğu ise amelsiz ilimle mağrur olmakta, kendilerini aldatmaktadır. Halbuki önceki sâlih zatlar böyle değildi.  

Bu ahde sâdık kalmak isteyenin bu yola sülük etmesi lâzımdır. Bu yolculuğunda menzil-i maksuduna tehlikesiz ulaşabilmek için bir mürşid-i kâmile muhakkak ihtiyacı vardır. Ki mürşidi onu ALLAH’ın izni ve tevfîki ile murâkabe derecelerine ulaştıracak, terbiyesi ile ilâhî haşyetini kalbinde duyuracaktır. İlmiyle âmil olan âlimler böyle yapmışlar, böyle söylemişlerdir.

Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî der ki: “Ehlullah ile bir araya gelmeyen fakih, katıksız kuru ekmek gibidir.”

Aliyyu’l-Havvâs şöyle der: “İlim talibi, bir şeyh-i kâmile bağlanmadıkça kemâle eremez. Zira ilmi onu mağrur eder ve bu mağruriyeti onun gözüne çok hakikatleri perdeler ve göstermez. Mürşid-i kâmil ise ona, nefsinin tuzaklarından kurtaracak yolu gösterir.

Ehl-i tarikle beraber olmayan bir kimse, her işini birbirine karıştıracak, ilimsiz amel davasında bulunacak, aslını bilmeden yaptığı yanlış ameli doğru yapıyorum diye iddiaya kalkışacak, kendisine “ibadetin az” diyene karşı nefsi kabaracak, kendisini ikaz edeni bir sürü hatalarla ithâma kalkışacak ve bir sürü delil öne sürecektir. Bu sözümde şüphesi olan varsa tecrübe edebilir.”

Ey kardeşim!

Bir şeyh-i kâmilin terbiyesi altında yola koyul, ona hizmet et! Cefâsına ve göreceğin ezalara katlan. Olmaz gibi görünen işlerine sabret!

Bu senin için büyük bir dönüştür! Fakat bu yolculukta dünyevî işler mazeret gösterilirse menzil-i maksuda ulaşılmaz.

İlmin kendine has bir büyüklüğü, insana verdiği bir gururu vardır. Ve nefis, hileleri ve tuzaklariyle bunu beklemektedir. Nice büyük ulemâ zahirî ilimleriyle mağrur olarak bu gizli tehlikeleri görmemişler ve birçokları yıkılıp gitmişlerdir. Henüz ilim tahsili çağında olanlar, bu tuzaklardan mürşidsiz nasıl geçebileceklerdir?

“ALLAH dilediğini ve dileyeni sırat-ı müstakime hidâyet eder.”

Âdâb / El-Behcetü’s-Seniyye

CİHAD-I EKBER

Din-i İslâmı Mübin’in bir sureti, bir de hakikati vardır.

Onun sureti; Allah’a, Resulüne, Allah katından gelenlere iman ettikten sonra, şer’i hükümleri yerine getirmekten ibarettir. Nefs-i emmarenin yaratılışında bulunan itirazı, yüz çevirmesi, azgınlığı ve inkârcılığı ile beraber olan îman, îmanın suretidir. Bu sıfatlarla beraber kılınan namaz ve tutulan oruç dahi böyledir; şekli namaz ve şekli oruçtur/namaz ve orucun şekil yönüdür. Diğer şer’i hükümlerde de durum böyledir. Zira insanın temeli olan ve kendisine her kişinin ‘ben’ -ene- diye işaret ettiği nefis, küfrü ve inkârı üzeredir. Böyle bir nefisten hakîki anlamda îman ve sâlih ameller nasıl beklenebilir?

Sübhan Allah’ın rahmeti icabıdır ki; sırf şekli yapılan amelleri kabul buyurur ve rıza ve rahmetinin mahalli olan cennete girme müjdesini verir. Yine Sübhan Hakk’ın ihsanındandır ki; îmanın kendisi için, kalbin tasdiki ile yetinmiş; nefsin boyun eğmesini şart koşmamıştır.

Evet, cennetin dahi bir sûreti ve bir hakîkati vardır. Suret ehli, cennetin sureti ile haz alırken; hakikat ehli ise cennetin hakikatinden hazzını alır.

Suret ve hakikat ehlinden her biri cennet meyvelerinden bir meyveyi yerken suret sahibi olanların aldığı lezzet ile hakikat erbabının aldığı lezzet birbirinden farklı olacaktır.

İstikamet üzere olmak şartı ile şer’i şerifin suretini yaşamak, ahiret felahına ve kurtuluşuna bir vesiledir; cennete girme ile neticelenir. Şer’i şerifin sureti sağlandı mı umumî manada velayet de sağlanmış olur. Bu manada bir âyet-i kerime şöyledir:

«Allah, îman edenlerin velîsidir. (yardımcısıdır.)» (3/68)

***

Bu zamanda sâlikler, ayağını tarikata attıktan sonra, hususi manada velayete doğru yürümeye ve tedricen/yavaş yavaş nefsini emmarelikten (kötülükleri emretme vasfından) mutmainliğe çıkma hususunda istidat sahibi olmuş olurlar. Ancak bilinmesi yerinde olur ki; hususi manada velâyet,  şer’i emirleri yerine getirmeye bağlıdır. Zikr-i ilâhî dahi bu Tarikat-ı Aliyye’nin temel esası olup şer’î emirlerdendir.

Yasaklardan kaçınmak dahi, bu Tarikat-ı Aliyye’de zarurî olarak riayet edilmesi gerekli ameller arasındadır.

Farzların edası, yakınlık sağlayan ameller arasındadır/kurbiyet vesilesidir.

Tarikatta irfan sahibi, hidayet yolunu gösteren, hakka götüren yolda vesile olabilecek bir mürşidi aramak ve talep etmek de şer’î emirler arasındadır. Bu manada, Allah-ü Taâlâ, şöyle buyurdu: «Ona vesile arayın.» (5/35)

***

Hülâsa, şer’i şerifin hem sureti ve hem de hakikati gereklidir. Zira bütün velayet ve nübüvvet kemallerinin ana esasları, şer’î/dinî hükümlerde bulunur. Velayet kemâlleri, şer’i şerifin suretinin neticeleridir. Nübüvvet kemalleri ise, şer’i şerifin hakikatinin semereleri/meyveleridir.

***

Velayetin mukaddimesi/ilk basamağı tarikattır ki kendisinden istenen masivayı nefyetmektir. Gayr  ve gayriyyeti nefyetmek, o tarikattan maksuttur. Allah-u Teâlâ’nın lütfu ile masiva tamamiyle nazardan silinince, ağyarın ne ismi ne de resmi kalmayınca fenâ makamı hasıl olmuş, tarikat makamının nihayetine ulaşmış ve “seyr-i ilellah” tamamlanmış olur. Bundan sonra kendisine “seyr-i fillah” denilen “ispat makamı”na başlanılır. Bu makam, valâyetten kastedilen en yüksek maksat olan hakîkatın yeridir/vatanıdır; beka billah makamıdır.

Tarikat ve hakikat ile yani fenâ ve bekâ makamları ile velayet/velilik payesini almış ve emmare dahi mutmainneye dönüşmüş olur. Bu makamda nefis, küfründen ve inkârından dönmek sureti ile Mevlâsından razı hale gelir. Şanı Yüce Mevlâ dahi ondan razı olmaktadır. Onun cibilletindeki/yaratılışındaki kerahet/hakkı kerih görme dahi zail/yok olur. Gerçi bu nefis için demişlerdir ki: Nefis itminan makamına vâsıl olsa dahi, azgınlığından ve tuğyanından (tamamıyla) geri dönmez/vaz geçmez.

Resulüllah ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimizin: «Küçük cihaddan büyük cihada döndük.» hadis-i şerifinde buyurduğu büyük cihaddan murad olan mana için dediler ki: Nefisle olan cihattır. Ancak, bu fakirin keşfinde kendisine zahir olan, alışılan bu mananın hilafınadır. Çünkü itminana eren/mutmain olan nefiste azgınlık ve inatlaşma bulamıyorum. Hatta onun inkiyad/boyun eğme makamında karar kılmış olduğunu görüyorum ki: Masivayı/gayr ve gayriyeti görmekten ve bilmekten kurtulmuş; makam ve riyaset sevgisinden, lezzet ve elemden dahi halâs olmuş bir kalb haline gelmiştir. Bu durumda serkeşlik nerede, inatlaşma kiminle?

Ancak “Nefis henüz itminana ermeden, halinde ve renginde kıl kadar bile farklılaşma olsa, her türlü serkeşliğe ve tuğyana müsaittir” diyorlarsa buna bir itirazımız yoktur. Fakat itminan/kalıcı manevi huzur gerçekleştikten sonra muhalefet ve azgınlaşmaya yer yoktur.

Fakir, bu babda derin görüşe daldı, mutalaasını yaptı. Bu muammanın hallinde büyükler katındaki manaya muhalif olduğu için derin fikre daldı. Lâkin, Allah’ın inayeti ile mutmainne olan nefiste kıl kadar muhalefet ve inatlaşma bulmadığı gibi, onda kendinden (vaz)geçme ve yok olmanın dışında bir şey de görmedi.

Bir nefis ki, kendisini Mevlâsı yolunda feda eder; onda muhalefet mecali nasıl olsun? Nefis ki, Yüce Hazret-i Hak’tan razıdır; Yüce Hak ki, ondan razı olmuştur; onda tuğyan/azgınlık nasıl tasavvur edilir? İşbu tuğyan rızaya aykırı düşmektedir. Yüce Hakkın razı olduğu şey, bir başka manada razı olmadığı olamaz; hem de hiç bir şekilde.

Hakîkat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah’tır. Mümkündür ki, ‘Cihad-ı ekber’den murad; kalıb/beden/vücut ile olan cihaddır. Zira kalıb, her biri, farklı şeyleri isterken farklı şeylerden de nefret ettiren muhtelif tabiatlerden terkip edilmiştir. Şehvet ve gazap kuvvetlerinden her biri, kalıptan kaynaklanmaktadır. Sair hayvanatı görmez misin ki: Kendilerinde nefs-i natıka olmamasına rağmen, bu rezil sıfatlar onlarda da vardır. Hemen hepsi de şehvet, gazap, hırs ve tamahla muttasıftır.

İşte anlatılan manada bir cihad daima vardır. Onu, ne nefsin itminanı durdurabilir, ne kalbin temkini/süküneti kaldırabilir.

Anlatılan manadaki cihadın bekasında/devamında bir çok faydalar vardır. Kalıbın temizlenip pâklanması gerçekleşir. Böylelikle bu dünyadaki kemâlât ortaya çıkar. Öbür dünyanın muamelesi/kemâlâtı birinci derecede bu cihada bağlıdır.

Bu dünyanın kemalâtında kalb asıldır/önderdir, kalıp ise ona tâbî hükmündedir. Öbür âlemin kemalâtında ise iş tersine olur: Kalıb önder kalb ise ona tabidir.

Bu dünya hayatında bozulma başlayıp öbür âlemin belirtileri görünmeye başladığında bu cihad biter, bu kıtal dahi kalkar.

Sübhan Allah’ın fazlı ile, nefis itminan makamına ulaşıp; Şanı Yüce Allah’ın hükümlerine boyun eğince, işte o zaman, hakikî İslâm/İslâm’ın hakikati müyesser olur ve imanın hakikati dahi hâsıl olur. Bundan sonra da her ne yapar ise hakikat olur. Namazını eda eder ise bu namazın hakikati olur. Oruç tutar ise bu tuttuğu orucun hakikati olur. Eğer hacca gider ise bu hac dahi haccın hakikati olur. Şer’i hükümlerin kalanları dahi, bu kıyasa tabi tutulabilir.

Tarikat ve hakikat vazifelerinden her biri; şer’i şerifin (şeriatın) hakikati ile onun sureti ortasında bulunmaktadır ve ikisi arasında bir aracıdır.

Şeriatın sureti ile hakikati arasındaki farkın nefisten kaynaklandığını da bilmek gerekir. Şöyle ki, şeriatın suretinde nefs-i emmare azgınlık halinde ve inkâr üzeredir. Hakikatinde ise mutmainnedir ve Müslüman’dır.

Suretler demek olan velayet kemalâtı ile hakikatler demek olan nübüvvet kemalâtı arasındaki fark da kalıptan/bedenden kaynaklanmaktadır. Zira kalıp parçaları/bedendeki unsurlar, velayet makamında tuğyanından, inadından dönüp çekilmemiştir.

Misal olarak, şöyle anlatabiliriz: Nefis itminan bulmasına rağmen ateş cüz’ü/bedendeki ateş unsuru, daha hayırlı olma davasından dönmemiş; kibrinden vaz geçmemiştir. Toprak cüz’ü/bedendeki toprak unsuru dahi, hasislikten/alçaklık ve denaetten/düşüklükten dönüp pişman olmamıştır. Kalıbın sair parçaları dahi bu kıyasa tabi tutulabilir.

Nübüvvet kemalâtında ise kalıbın parçaları, itidal haddine gelmiştir. İfrattan ve tefritten kendini almıştır. Mümkündür ki, Resulüllah ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimizin şu hadis-i şerifi bu manaya ola: «Şeytanım Müslüman oldu.»

Afakta nasıl şeytan var ise enfüste dahi şeytan vardır ve bu, en/daha hayırlı olduğunu iddia eden, kibir ve üstünlük davasına sebep olan ateş cüz’ü/parçasıdır. Bütün bu sıfatlar, ondaki sıfatların en düşükleridir. Onun İslâm olması demek, bu rezillerin de rezili sıfatlarının zeval bulup gitmesi demektir.

Nübüvvet kemalâtında kalbin temkini ile nefsin itminanı ve kalıp cüzlerinin/beden unsurlarının itidali/dengesi vardır. Velayette ise kalbin temkini vardır; ancak nefsin itminanı daha sonra mümkün olmaktadır.

Daha sonra tabirini şu mana icabı kullandık; zira, nefsin bir zorlama olmadan, kâmil manada itminan bulması ancak kalıp cüzlerinin itidalinden sonra olmaktadır. Bu sebepledir ki, velayet erbabı, beden parçaları dengeye gelmemiş bir nefs-i mutmainnenin tekrar beşerî sıfatlara dönmesine cevaz verdiler. Kalıp cüzlerinin itidalinden sonra nefse hâsıl olan itminan ise beşerî sıfatlara dönmekten yana emin ve beridir.

Nefsin rezilliklere dönmesi ve dönmemesi üzerinde ortaya çıkan ihtilâf nefsin makamlarına ve görüşlere göredir. Çünkü her şahıs kendi makamından konuşur ve vicdanında bulduğunu söyler.

***

Burada şöyle bir soru ortaya çıkabilir: Kalıp cüzleri itidal haddini bulup inadından ve tuğyanından alındıktan/el etek çektikten sonra, onunla cihad nasıl tasavvur edilir? Bu durumda ondan cihadın kalkması gerekir.

Cevap: Nefs-i mutmainne ile bu beden cüzleri arasında fark vardır. Nefs-i mutmainne, istihlâk/kendinden geçmiş ve izmihlale sahib olup/kendini kaybetmiş olarak emir âlemine katılmıştır. İstihlâk ve sekir halinin kemali ile muttasıftır. Bu beden cüzlerinin ise sekir ve istihlâk ile bir münasebeti yoktur. Bunun sebebi de, şer’î hükümleri yerine getirmektir. Çünkü şer’î hükümleri yerine getirmenin ayıklık/uyanıklığa bağlı olması sebebi ile beden cüzlerinin sekir hali ve kendinden geçmişlikle bir alakası yoktur.

Kendinden geçmiş kişinin muhalefet etmeye mecali yoktur, onda uyanıklık da yoktur. Birtakım menfaat ve maslahatları icabı bir tür muhalefetin bazı işlerde görülmesi caizdir/olabilir. Lâkin umulan odur ki: Allah’ın fazlı ile bu muhalefet, müstahapları terkten ve tenzihi kerahetten yukarı çıkmaz.

Üstte anlatılan manalar açısından bakılınca, cüzleri mutedil/denge halinde olan kalıp ile cihad düşünülebilir ama nefs-i mutmainne mertebesinde cihada cevaz yoktur.

***

Allah Sübhanehû’nun fazlı ile şeriatin hakikati ve meyveleri demek olan nübüvvet kemâlâtı nihayete erdiğinde, yani bütünüyle hasıl olduğunda, artık ilerleme amellere bağlı olmaktan çıkar. O yerde muamele sırf Allah’ın fazlına kalır. Orada itikadın bir tesiri olmadığı gibi, ilmin ve amelin dahi bir hükmü yoktur. Orada fazl içinde fazl vardır; kerem içinde kerem vardır.

Bu makam, önce anlatılan makamlara nisbetle cidden yüksektir. Onun için tam bir genişlik vardır, nuraniyet vardır ki; geçen makamlarda bu anlatılanlardan yana bir eser yoktur. Bu makam, asaleten ülül-azm peygamberlere mahsustur. Onlara salât ve selâmlar olsun. Kendisine inayet yetişen herkes, tabi ve varis olma yolu ile bundan nasiplenirler.

Bir mısra:

Kerem sahipleri ile yaplan işte zorluk yoktur.

***

Biri kalkıp da, “Bu makamda şeriatın suretine de hakikatine de ihtiyaç kalmamıştır; artık şer’i hükümleri yerine getirmeye gerek yoktur.” diyecek hataya düşmesin. Zira biz şöyle diyoruz: Şeriat bu işin aslı/özü ve bu yolun/muamelenin esasıdır. Bir ağaç ne kadar uzarsa uzasın ; bir bina ne kadar yükselirse yükselsin ve üzerine köşkler, saraylar kurulsun; bunların hiç biri kökten ve temelden müstağni olamazlar. Kendilerinden, zatî olan ihtiyaçları gitmez.

Misal olarak bir evi ele alalım. Ne kadar yükselip çıkarsa çıksın, aşağı kata olan ihtiyaçtan kurtulamaz. Alt kata bir halel/bozukluk gelecek olsa, bundan üst kat dahi etkilenir; ona da aynı şekilde halel gelir. Alt katın kayması veya yıkılması, üst katın kayması ve yıkılmasını gerektirir. Hülâsa şeriat, bütün hallerde lâzımdır; bütün vakitlerde gereklidir. Her şahıs, onun hükümlerini yerine getirmeye muhtaçtır.

Mektubat-ı Rabbani

Manevî Beraberlik (Râbıta) Risalesi


Mevlana Halid ‘kuddise sirruhû’  bu mektubu (risaleyi)
Devlet-i Ali Osmaniyye’nin merkezinde bulunan
halifelerine göndermiştir. 

***

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Hamd Allah’a mahsustur. O bize kâfidir. Selam, seçtiği kullarının üzerine olsun.

Allah’tan şiddetli aşkı talep eden Hayru’l-Beşer Efendimiz’in ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ sünnetine sımsıkı sarılan fakir kul Halid en-Nakşibendî’den Daru’l-Hilafe’de (hilafet merkezi İstanbul’da) ikamet eden ihlas ve kerem sahibi kardeşlerine…

Allah-û Teâlâ saltanat merkezi İstanbul’u hainlerin hilelerinden korusun! Allah’ın yardımı; orasını ve tüm İslâm beldelerini himaye eden Padişaha kıyamete kadar devam etsin!

Hepinize kâmil selam, hürmet ve ikrâm…

Sıhhatinize delalet eden mektubunuz geldi. Münkirlerin çokluğuna ve sıkıştırmalarına rağmen yüce tarikatımız üzerinde sebatınız bizi sevindirdi. Bunun için Allah-u Teâlâ’ya çok çok hamdettim.

Hakk’el-yakin sırlarından gâfil olan bazı kimselerin rabıtayı tarikatte bid’at saydıkları ve onun aslının, hakikatinin olmadığına dair itikadları bize kadar ulaştı.

Hayır, öyle değildir!

Rabıta, Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiye’nin esaslarından büyük bir esastır. Hatta Kitab-ı Aziz ve Sünnet-i Resul’e yapışmaktan sonra vâsıl olma (kavuşma) sebeplerinin en büyüğüdür. Öyle ki, büyüklerimizden bazıları sülûk esnasında yalnız onunla yetinmişler, bazıları ise rabıtadan başkasını emretti ise de fenâ fi’llahın mukaddimesi (başlangıcı) olan fenâ fi’ş-şeyhe kavuşturan yolların en kısasının rabıta olduğunu söylemişlerdir.

Büyüklerimizden Şeyh Ubeydullah Ahrar ‘kuddise sirruhû’ söyle buyurmuştur: Âlemlerin Rabbi’nin “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” mealindeki kavl-i celilesinde emrettiği ‘sadıklarla beraber olmak’ emri, zahiri veya manevi beraberliği gerektirir. Manen beraber olmak da râbıta ile olur. Rabıta ile ilgili bu hüküm ehli nezdinde meşhur olup Reşahât adlı eserde tafsilatlıca açıklanmıştır.

Rabıtayı inkâr edenler onun ne demek olduğunu (Tarikat-ı Aliye-i Nakşibendiye’de ne manaya geldiğini) iyi anlayamamışlardır. Şayet iyi anlasalardı inkâr etmezlerdi.

Tarikatta rabıta, müridin, fenâ fi’llaha kavuşmuş kâmil şeyhinin ruhaniyetinden mânen beslenmesi demektir. Şeyhin sûretini düşünmek, gıyabında da huzurundaki gibi feyz (manevi gıda) almasını sağlar. Huzûru ve nûru tamamlar. Bu vesile ile mürid, kötü ve çirkin işlerden (fahşa ve münkerden) uzak kalır.

[Rabıta, sıfât-ı zatiyenin hakîkatına ermiş bir şeyh-i kâmile rabt-ı kalb edip ondan ayrı yerde de olsa, sûretini hayâl ederek onunla mânen, ruhen irtibât kurmaktır. Şeyh-i kâmili gözle görmek; “Onlar görüldüğü zaman ALLAH hatıra gelir” hadîs-i şerifinin mucibince zikirle mürîd nasıl müstefid oluyorsa (faideleniyorsa), râbıta ile de aynı şekilde istifade eder. Şurası sarih bir hakîkattır ki, her an sâlihlerle oturmaya teşfik eden sayısız hadîs-i şerif mevcuddur. Râbıta bunu tahakkuk ettirir. Şeyh-i kâmil bir oluk misâlidir ki feyz onun bahr-i muhitinden müridin oraya rabt olunmuş kalbine akar. “Kişi sevdiği ile beraberdir” hadîs-i şerifinin mucibince şeyhini hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışır; hayalinde hıfzetmek suretiyle mürîd şeyhinin evsâfiyle vasıflanır, ahvâliyle hallenir.]

Bu, inkârı tasavvur edilemeyen bir hakikattir. Bunu, alnına hüsran damgası vurulmuş, rahmetten uzak ve azâba yakın olandan başkası inkâr etmez.

Eğer bir kimsenin evliyaya itikâdı varsa, onlar zaten, râbıtanın güzelliği ve faydasının büyüklüğünü açıklamışlar ve hatta bu hususta ittifak etmişlerdir. Nitekim onların kûdsi kelimelerini takip edenlere ve hoş sohbetlerinin kokusunu koklayanlara bunlar gizli değildir…

Tevfîk Allah-u Teâlâ’dandır ve hidayet yoluna ileten O’dur.

***

İbn-i Hacer El Mekki, ‘Şemail’ adlı kitabının şerhinin sonunda, Hafız Celalüddin es-Suyuti’nin ‘Tenvirul Halek Fi Rü’yeti’n Nebiyyi vel Melek’: ‘Peygamberi ve Melekleri Görme Hususundaki Karanlığın Aydınlatılması’ kitabında söylediği söze ittifak ederek şöyle demiştir: Abdullah İbni Abbas’dan ‘aleyhimürrıdvan’ rivayet olunur ki: O, Peygamber Efendimizi rüyasında gördü. Sabahleyin Ezvâcı tâhirâttan birinin yanına gitti. Kendisine Rasûlullah Efendimizin aynasını verdi.  Abdullah İbni Abbas aynaya baktı ve aynada Rasûlullah Efendimizin mübarek suretini görüp kendi suretini görmedi. İşte bu hâl sufilerin ıstılahında fenâ fî’r-râbıtadır (râbıtada fenâ/yok olmaktır: rabıta ile fenâ bulmaktır).

Sözümüz ve itirazımız Peygamber Efendimizin sureti hakkında değildir, denilmesin. Zira biz deriz ki; bu, peygamberlerin özelliklerinden değildir. Bu cinsten olan hususiyetlerde (sırf peygamberlere has olmayan özelliklerde) onlar ile veliler müşterektir. Ehli nezdinde bunda hiçbir şüphe yoktur.

Marifetler sahibi imam Tâceddin el-Hanefi en-Nakşibendi el Osmani ‘kuddise sirruhû’, Taciyye risalesinde ALLAH’a ulaştıran yolları açıklarken şöyle der: Üçüncüsü, müşâhede makamına ve Zati sıfatların tecellilerine kavuşmuş bir şeyhe râbıta yapmaktır. Zira, “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldüğü zaman ALLAH hatırlanır.” mealindeki hadis-i şerif mucibince, onları görmek, zikrin faydasını verir. Böyle bir mürşidin sohbeti ise “Onlar ALLAH ile meclis kuranlardır” mucibince İlahî huzuru temin eder.

İmam Sühreverdi’nin Avarif isimli kitabında, Hambeli âlimlerinden Gavsu’l a’zam ve imamu’l efham Abdülkadir el-Ceyli’den ‘kuddise sirruhû’ şöyle nakledilmiştir: “Fakir kişinin veliler ile rabıtası vardır. Zahiri olarak ikram ve iltifat görmese de bu rabıta sebebiyle bâtınî olarak onlardan istifade eder.”

[Misalde hata olmasın, bilgi veya enerji haznesi olan bir merkezden kablosuz aktarım yapmak gibi… Bahsi, feyz ve rahmete; görülmesi ise zikir ve haşyete vesile olacak kadar nefsi terbiye olmuş ve hakk’el-yakîni bulmuş bir zat-ı şerife ihsan edilen manevi dirayet ile deruni ilimden gönül ve muhabbet bağı ile (rabıtaya devamla) istifade etmek… Şer’i ölçülerin zahir ve/veya batınına uymakta zorlanan kalb-i manevî, şifa olan gıdasını bu vesile ile ala ala beslenir, tedavi olur; nefis ve şeytan gibi acımasız iki düşmana karşı kuvvet ve hayat bulur.]

[Sâlik, sülûkünün başında Rabbini (şanına lâyık şekilde) bilmesi, Rabbine kalbiyle şehadet getirmesi mümkün değildir. Bu olmayınca ALLAH’ı (haşa) hâdis bir mahlûk gibi (şekil, sûret, zaman veya mekânla kayıtlı) tasavvur edecektir. Bu durumda küfür yoluna gider. 

Şurası muhakkaktır ki mürîdin, Rabbini doğrudan doğruya istihzâr etmesi, yani vasıtasız olarak huzura varması en mükemmel olanıdır. Fakat mürîd, kat’î surette sülûkunun başlangıcında buna muktedir olamaz. Bu durumdaki hiçbir kul havâtırdan kurtulamaz. Bunun ne demek olduğunu ârifler bilir. Kendine bir rehber bulmayan da mazur sayılmaz. İdrâk edilebilen hâdis bir mahlûk ile idrâk edilemeyen Kadîm Hâlikı hayâlen (hayal ve vehimle) değil, şuhûden (kalb ile) tefrik (ayırt) ettirecek vesileyi, “O’na yaklaşmaya (yakîn hâsıl etmeye) vesile arayın.” emrine imtisalen arayıp bulmak ve ona başvurmak lâzımdır.

Aslında meded ALLAH’tandır. Fakat şeyh, ALLAH’tan geleni müridin tahammül hududuna indirerek (büyüklerin yediği yemeği yiyemeyen bebeğe anne sütünün verilmesi gibi) ona ulaşmasına vesile olur. Ve mürîdin kalbinde bir feth-i ilâhi tahakkuk edinceye kadar devam eder.]

[Müceddid-i Elf-i Sânî Hazretleri Mektûbat’ında, rabıta hakkında şunları yazmıştır: Bu Tarikat-ı Aliyye’de sülûk etmek, kendisine uyulan şeyhe karşı muhabbet râbıtası iledir. Bir mürid, kendisine tabi olunan şeyhe beslediği muhabbet vasıtasıyla (karpuzun güneşin hararetiyle saat saat olgunlaşması gibi) saat saat onun boyasıyla boyanır… İn’ikâs / aksetme yolu ile onun nurları ile nurlanır. Ki bu zat, seyr-i murâdî (ALLAH tarafından seçilmiş ve sevilmiş kullara ait bir seyr) ile bu yolu katetmiş ve ilâhi cezbe kuvvetiyle bu yüksek kemalâtlara boyanmıştır.]

Bu manâda büyüklerin sözleri sayılamayacak kadar çoktur.

Bu sözlerde, velilerin öldükten sonra tasarruf ettiklerine dair açık deliller de vardır. Birçok muhakkik, bu hususta açıklayıcı risaleler yazmışlardır. Onun için inkârından kaçınılmalıdır. Zira inkârı tehlikelidir, helâke götürür. 

Muhtasar sahibi Şeyh Halil el-Maliki ‘rahimehullah’ diyor ki: “Velinin velayeti tahakkuk ettiğinde, ruhaniyetine çeşitli şekillere, suretlere girme kudreti verilir. Bu ise muhal değildir. Zira çeşitlilik, ruhani sûretlerdedir.  Bu hüküm ârifler nazarında meşhur olmuştur”. Hâfız Suyûtî bunu Muhtasar kitabından alarak naklediyor. Yine burada İmâm Şeyh Abbasi Mürsî ve talebesi olan İbni Ataullah el İskenderi’den ‘kuddise sirruhüma’ benzeri nakiller yapmıştır.

İşleri ümmetin yükünü çekmek ve dertlerine çare bulmak olan evliyâyı kiram ve dinde söz sahibi âlimler, hak ve hakikat olduğunu açıkladığı böyle hükümleri avâmın inkâr etmesi nasıl caiz olabilir? Bu zevatın arasında öyleleri vardır ki, ledünni ilimleri Allah-u Teâlâ’dan vasıtasız almışlardır.

Hulasa-i kelam, bu tarikat şerefli Sahabe-i Kiram’ın ‘alehimurrıdvan’ yolunun ta kendisidir. Eksiği ve fazlası yoktur.  Bu da, Kitap ve Sünnetin azimetleriyle amel etmektir. Bunun içindir ki, tarikatın imamı, Şah-ı Nakşibend olarak tanınan Es Seyyid Muhammed el Buhari kuddise sirruhû şöyle buyurmuştur: “Bizim yolumuzdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer.”

***

Bu fakir sizlere sabah akşam İslâm’ın medarı olan Devlet-i Ali Osmaniyye’nin devamı ve din düşmanlarına galip olması için sâlih dualar etmenizi emreder!

ALLAH’ın selamı, rahmeti ve bereketi başta ve sonda sizlerle olsun. 

Hâlid-i Nakşibendi

.

Bismillahirrahmanirrahim

Bir abd-i hakirden, kapısının hâdimi ve ashâbının güzîdesi bulunan Şeyh ….. filâna…

ALLAH cümlemizi kör ve sağırların şerrinden ve kötülüklerin belâsından sıyânet buyursun!

Her biri yıldızlar gibi hidâyet rehberi ve tarik-ı hakta kendilerine ittiba edilmeye lâyık bulunan ve her biri ârif-i billah olan mürşidlerimiz buyurdular ki: “Nimet vereni görmeyip nimetle meşgul olmak nimet verene nankörlük etmektir.”

Târıkatımızın muhakkıkları sarahaten beyân etmişlerdir ki: “Vücûdundan fâni olmayan bir kimseye râbıta etmek, râbıta edeni menzil-i maksûduna ulaştırmaz. Bilâkis onu içinden çıkılmaz ve helâk edici vartalara düşürür.”

Bizim sizden beklediğimiz, ümîd ettiğimiz şey bizden selâmı ve kelâmı kesmemenizdir. Ayrıca mürüvvet ve vefakârlık göstermek ahdinizin muktezasıdır. Sık sık yanımıza bizzat buyurun; bu mümkün olmazsa bu fakire tahriren (yazı ile) mürâcaat edin. Mektubunuzu buraya gelen birisiyle gönderiniz.

Hâdimlerimizden öyleleri vardır ki, sizden çok daha meşakkat çekmiş bulunmalarına, sohbet ve ittiba cihetinden sizden çok daha önde gelmelerine, hizmet cihetinden de sizden hayli ileride bulunmalarına rağmen bizim işaretimiz olmayınca hareket etmezler.

Bilesin ki, bu tarikat, zamanımızda bulunan müteşeyyihlerin oyuncağı değildir… Hile ve hud’acılara döşenmiş bir yol da değildir! Hakîki şeyh, mûrid ile Rabbi arasında bir vâsıta/vesiledir. Hakîki şeyhten yüz çevirmek, ALLAH’tan yüz çevirmek gibidir.

Mürîdlerin size râbıta etmelerine müsâde etmeyin! Velev ki suretiniz zahir olsa bile… Zîra sizin bu işiniz, iblisin (hile ve aldatması) telbîsindendir. Hiçbir kimseye de sizin halifeniz olduğunu söylemeyin! Çünkü bu hususta bizden müsâade almanız gerekir.

Nasıl olur da senin halîfelik verdiğin kimseler, Erzincan ve Bitlis yörelerindeki halîfeler(imiz)le rekabete girişirler?

Eğer sû-î istimâl ettiğiniz bu teğafülünüzde (gafilliğinizde) devam ederseniz sizden tamamen yüz çeviririz. Biz sizden bir kere yüz çevirdikten sonra bir daha muvafakat etmemiz çok müşkildir. Böyle bir durum vâki olursa dikenli bir ağacı içimizden çekip çıkarmak, sizinle barışmaktan daha kolaydır. Eğer bir kere bizim kalbimiz kırılırsa, doğrulmanın ihtimali yoktur.

Ancak özrünü beyan edip af dileyen kimse mazur görülür.

Şimdi bizden vebâl gitmiştir, bilesin!

Hâlidi Nakşibendi
Âdâb / El-Behcetü’s-Seniyye

.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Biliniz ve âgâh olunuz ki, sizin ve bütün insanların seâdet-i dîniyye ve dünyeviyyesi, Mevlâ-yı Hakîkî olan Zât-ı Hakk Celle ve Âlâ’nın ism-i mübâreğinin zikri ile vakitlerini ma’mur eylemekle hâsıl olur.

Şu kadar ki, yâ bir mürşid-i kâmilden ve yâhud mürşid-i kâmilin âdâb-ı tarîkat ve şerîata bid’âtlar katmaktan sakınan ve ona intisabı sahih olanlardan usulü ve şekli öğrenilmeksizin zikir ile iştigâl olunursa fâidesi kalîl (az) ve belki de adîm (hiç) olur. Zîrâ izinli zikir mukarrabînin ameli, izinsiz zikir ebrârın amelidir. “Hasenâtül ebrâr (ebrarın haseneleri), seyyiâtül mukarrabîn (mukarrabînin seyyieleridir)” onun hakkında vârid olmuşdur.

Sizin ara sıra zikir ile meşgul olduğunuzu fakat izin almadığınızı bildiğimden mufassalen yazıyorum. Tekrar tekrar okuyup hıfz ediniz!

***

Zikir kelimesi Arabîdir. Türkçe ma’nâsı anmak, ya’ni hatırlamakdır. Hatırlamak ise evsâf-ı kalbiyyedendir (kalbin vasıflarındandır). Lisânın onda medhali (payı, dahli) yoktur (yani hatırlamak kalb ile olur yalnız dil ile söylemekle değil).

Binâenaleyh, zikr-i müteârif (bilinen zikir) üç kısımdır:

*Yalnız zikr-i lisânî, ya’ni kalb beraber olmadığı halde (sadece dil ile) yapılan zikirdir ki, menfaati azdır.

“Veylün lil kâsiyeti kulûbühüm min zikrillah: ALLAH’ın zikrinden kalbleri kasvetlenene veyl olsun!…” (Zümer, 22) âyet-i kerimesi onun hakkında vâriddir.

*Yalnız zikr-i kalbîdir ki, lisânın onda haz ve medhali (dahli) yokdur. İşte bizim Tarîkat-ı Nakşibendiyye’ye mahsûs zikir budur.

Veżkur rabbeke fî nefsike tedarru’an veḣîfeten vedûne-lcehri mine-lkavli bilġuduvvi vel-âsâli…;  Rabbini nefsinde, tazarruan (içten çağırarak) ve hıyfeten (gizli, sırren), söz cehri olmaksızın, sabah-akşam zikret!.. (A’raf, 205)

Elleżîne âmenû vetatme-innu kulûbuhum biżikri(A)llâh(i); elâ biżikri(A)llâhi tatme-innu-lkulûb(u): Onlar, îman etmişler ve ALLAH’ın Zikri ile kalbleri mutmain olur… Dikkat edin, kalbler ALLAH’ın Zikri ile mutmain olur!. (Ra’d, 28)

ve emsâli âyât-i kerîme ve hesâbsız ehâdîs-i şerîfe ve âsâr-ı sâlihîn (salihlerin eserleri) ile sâbit olmuşdur.

*Zikr-i lisânî me’al kalb (dil ve kalb ile beraber) olan zikirdir. Ekâbir (büyük) ve eâzım-ı (yüksek) ehlullâh deracât-ı âliyyeye vusûllerinden (yüksek derecelere kavuştuktan) sonra ancak bu nev’ (çeşit) zikir ile meşgûl olabilirler.

Bizim büyüklerimizin zikr-i kalbîsi, en evvel Fahr-i Âlem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in hicret gecesinde Gâr-ı Sevr’de (Sevr mağarasında) Ebû Bekir es-Sıddîk Radiyallâhu Teâlâ Anh’a sûret-i hafiyyede diz üstünde oturtarak gözlerini kapamasını emr ile ta’lim buyurdukları zikirdir.

.

Ve…

Bu tarîka-i âliyyede ma’mulün-bih olan (bilinen ve yapılan) râbıta-i şerîfe (ise),

Ey îman edenler!… ALLAH’dan ittika edin ve
sadıklarla beraber olun!
. (Tevbe Sûresi 119),

Onun vechini dileyerek, sabah-akşam Rablerine dua edenlerle beraber, nefsine sabret. Dünya hayatının zinetini dileyerek onlardan gözlerini kaydırma/ayırma… (Kehf Sûresi 28)

âyât-i kerime ve: “Zikr’ul evliyâ-i nüzülü’r-rahmeh: Evliyanın zikrinden rahmet iner.” hadîs-i şerîf ve sâir âyât ve ehâdîs ile sâbit olmuşdur.

Mâverâünnehir ve Buhârâ’da oniki asırlık eâzım-ı ulemâ-i hanefiyyenin sülûkları ve teslîkleri (yol gösterişleri) sırasında ma’mulün-bihleri olmuşdur (bu nevi rabıta ve zikir yapılmıştır).

***

Kemâl-i azm ve muhabbet ile Ey îman edenler!.. ALLAH’dan ittika edin; O’na Vesile isteyin / arayın!… (Maide, 35) âyet-i kerîmesine imtisâlen mürşid-i kâmilin sîmâ-i aliyyesini hazâne-i hayâlinizde veyâhûd kalbinizde hayâl tarîkiyle durdurursunuz. Buna râbıta derler. Müteaddid âyât-i kerîme ve ehâdîs-i şerîfe ve âsâr-ı selef-i sâlihîn ile müsbetdir (ispatlıdır). Turuk-u aliyyenin kâffesinde (hemen hepsinde) ve bâhusûs Tarîka-i Aliyye-i Nakşibendiyye’de mühim bir rükn-i salâhtadır (esastır). Bunun ekalli (en azı), bir rub’ sâatdir (bir saatin dörtte biri kadardır). Daha az olursa te’siri dahî az olur.

Mukarrerdir (sabit olunmuştur) ki; râbıtasız zikir mûsıl (erdirici) değildir. Zikirsiz râbıta mûsıldır. Râbıta her emrde (işte) pîşivâdır (öncüdür). Hususiyle zikirde mümid ve muâvindir (yardımcıdır). Halvethâne-i hâs-ı İlâhî olan kalbi, telvîsât-ı nefsâniyye (nefsani kirlerden) ve telbîsât-i şeytâniyyeden (şeytanî kılıklardan) tathîr eder (temizler). Sultân mesâbesinde olan zikrin vüruduna (gelmesine) isti’dâd hâsıl olsun içûn iltizâm edilmişdir (ona başvurulmuştur).

Fârisî’de demişlerdir:

Herçi cüz-i zikr-i hudâ-yı ahsenest
Ger şeker horden buved can kendenest

Ya’ni zikr-i Hakk’dan gayri her ne olursa olsun can çıkarmakdır.

Bihasebi’l-hakîka (gerçekten de), zikir ile kalb tâhir olur. Zikir ile muhabbet-i İlâhiyye hâsıl olur. Zikir ile ibâdetin lezzeti duyulur. Zikir ile akîde-i İslâmiyye kuvvetlenir. Zikir ile namaza zevk ve şevk ile girilir. Zikir ile ahkâm-ı şer’iyye, yeser ve suhûletle icrâ olunur. Zikir ile taklîdilikden vicdâniliğe terakkî edilir.

ALLAH’ı çok çok zikredin ki felaha eresiniz. (Enfal, 45) bu hâle işâretdir.

Bâkî tevfîk Hak Celle ve Alâ’dandır.
Duâ-yı hüsn-i hâtime dilerim, birâderim.

Arvâsîzâde Abdülhakîm (K. s.)