Etiket arşivi: nefs

KENDİNİ GÖRME

Âdem aleyhisselâm’ın gözü, bir an, şâki olan iblis’e istihfaf ile baktı.

Kendisini gördü ki, şeytanın yaptığına güldü (nasıl bu hallere düştün diye).

ALLAH’ın gayreti ona: Ey Safiyullah! Sen gizli sırları bilmiyorsun, dedi.

ALLAH, beklenilmeyen bir iş murad etse ve lütfu yerine kahrı tecellî etse, dağı bile kökünden söker, atar. Yüzlerce âdemin perdesini yırtar (özlerinde gizli kalan marazları aşikâr eder) ve yüzlerce yeni müslüman olmuş günahsız iblis yaratır!

Âdem aleyhisselâm: “Bu bakıştan tövbe ettim. Bir daha böyle düşünmem” dedi. 

“Kullarını kınamak ancak Sana yakışır. Çünkü kusursuz ve münezzeh olan yalnız Sen’sin. Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet eyle! Bilgilerle, zenginliklerle; lütfun ile ihsan ettiğin nimetlerle övünmeye imkân yok. Kereminle hidayet ettiğin kalbi saptırma; takdir kaleminin yazdığı belaları bizden def eyle! Kötü kazaları üzerimizden savuştur; bizi temiz kardeşlerden ayırma!

Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta; hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz. Şayet lütufta bulunmaz, nezdine çağırmazsan cümlemiz şeytan oluruz.

Bizim canımızı körlükten kurtardığından, gözümüzü açtığından dolayı şeytandan halâs olduk! Kim hayattaysa değnekçisi (yol göstereni ve götüreni) Sensin. Değneği, değnekçisi olmayan kör nedir ki?

Hoş olsun nahoş olsun Senden ve razı olduklarından gayrı her şey ateş gibi (iki dünyada da) insanı yakar!..

Estağfirullah el’âzim ve etübu ileyh!

***

Kim, kendi noksanını görüp anlarsa, yedeğinde dokuz at olduğu halde nefsin terbiyesi yolunda ilerler. Kendisini kâmil sanan, yüceliğin sahibi ALLAH’ın yolunda uçamaz. Canında kendini kâmil sanmaktan daha beter bir illet olamaz.

İblis’in illeti “Ben, Âdem’den hayırlıyım, üstünüm” demesiydi. Mel’un olması günaha düşmekten değil üstünlük davasından idi.  Bu sebeple tövbe edemedi…

Boğaz ve tenasül hırsı da kötüdür ama üstünlük davasına nispetle acizlik kalır.

Şeytanlık, lügatte üstün olma, baş olma hırsıdır ki lânete müstahaktır.

Bu hastalık her mahlukta vardır. Bu hastalığa müptelâ olan, kendisini hor görse ve gösterse bile sen onu, altında kir, çamur olan sâf su gibi bil! İmtihan kastıyla onu bir karıştırsan, hemen su bulanır, çamur rengini alır.

***

Hazreti Osman ‘aleyhimü’r-rıdvan’’dan önce bir kâtip vardı. Vahyi yazmağa gayret ederdi. Peygamber ‘sallallahu aleyhi ve sellem’, kendisine vahyedilen âyetleri söyledi mi o, hemen kâğıda yazar; vahyin ışığı kendisine vurunca, gönlüne bazı hikmet ve marifetler doğardı. Hazreti Peygamber ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ de, onun içine doğanları aynen söylerdi.

O münasebetsiz, bundan o kadar sapıttı ki: “ALLAH’tan nûr alan Peygamber ne söylüyorsa, o şey benim de gönlüme doğmakta” demeye başladı. ALLAH’ın kahrı gelip çattı. Hem kâtiplikten çıktı, hem de Din’den… Kinlenip Hazreti Mustafa’ya ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ ve Din’e düşman oldu.

Hazreti Mustafa ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ “Ey inatçı …! Hani nûr sendendi? Niçin şimdi kapkara kesildin? Eğer İlahî menba ve kaynak olsaydın böyle bir küfür suyu (kin ve düşmanlık) fışkırtmaz, akıtmazdın.” dedi.

Şunun, bunun yanında namus ve haysiyeti bir paralık olmasın düşüncesi, ağzını bağladı. Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu fakat şaşılacak şey ki tövbe de edemiyordu. Kibir ve küfür, o yolu, o kadar bağlamıştı ki, açıkça ah bile edemedi!

ALLAH, “Onların boyunlarına zincirler vurduk, başlarını yukarı kaldırmış, indiremezler (boyun büküklükleri yoktur)” dedi. “Önlerine, artlarına mânialar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük” buyurdu.

Bu zincir ve manialar, dışımızda, haricimizde değildir; fakat bu hale uğrayan, önündeki ve ardındaki o mâniaları, perdeleri göremez olur.

Hikmetin gönlüne aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini görme, benlik davası gütme ki bu görüş senden toz kaldırmasın.

“Melek bile yok olmadıkça şeytandır.” 

Kendisini, her konakta sofra başına varacak sanmayan kişiye köle olayım. 

Gafil, kendini iyi ve üstün gördüğünden iblise ve ona uyanlara güler. Fakat ruh kürkünü ters giyer, içindekini dışarı vurursa din ehli görünen nice kimseler ah-u vahlar, feryatlar etmeye başlar.

Ey ayıpları örten ALLAH’ım! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize yardım eyle!

Amin!

Geceleyin sahte altın, hakiki altınla yan yanadır. Halis altın ise gündüzü bekler ve hal diliyle der ki: “Hele bir dur. Herkesin meydana çıkacağı gün(!) bir gelsin!”

Mel’un iblis, yüz binlerce yıl müminlerin, melaikenin beyiydi. Tâât ve ibadâtına mağrur olup Âdem ‘aleyhi’s-selam’ ile pençeleşti; kuşluk vakti kokmaya başlayan gübre gibi güneş üstüne vurunca, içinde gizli olan açığa çıktı.

“…Zaten kafirlerden İDİ.(2/34)” âyetini bir daha oku!

Dünya halkı, zamanın İsa’sına oldukları gibi Bâûr oğlu Bel’am’ın emrine de âmade idi. Ondan başkasının karşısında hürmetle eğilmezlerdi. Çünkü afsunu, okuyup üflemesi, hastalara şifa idi. (İçin için) kendisini beğendiği, büyük gördüğü için Musa ‘aleyhi’s-selam’ ile pençeleşmeye kalkıştı. Sonra hali, duyduğun gibi oldu (7/176. âyet).

Dünyada (hemen her devirde) yüz binlerce iblis ve bel’am vardır; gizli-açık hep bu hale düşmüşlerdir. ALLAH, diğerlerine misal olsun diye bu ikisini meşhur etti; bu ikisini darağacına çekti; ibret olsun diye yükseltti. Yoksa, Onun kahrına uğrayanlar sayılamayacak kadar çoktur!

Farz edelim ki, nazeninsin, nazlısın; ALLAH katında belli bir derecen var. ALLAH aşkına, haddini aşma! Eğer kendinden daha nazenin, ALLAH indinde senden daha makbul ve faziletli birine çatarsan, (bu halin) seni yerin yedi kat dibine kadar götürür (de bir şey anlayamazsın).

Aslan mânasına gelen ‘şîr’ kelimesi, süt manasına gelen ‘şîr’ kelimesi ile görünüşte aynıdır. İşte bütün âlem bu sebepten yol azıttılar.

Azıttılar da ALLAH’ın seçkin kullarından az kişi haberdar oldu. Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler (biz de onlar gibiyiz dediler); Velîleri de kendileri gibi sandılar. Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Biz de uyumaya ve yemeğe bağlıyız, onlar da.”

Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu bilemediler. Her iki çeşit arı, bir yerden yedi fakat birinden zehir hâsıl oldu, ötekinden bal. Her iki çeşit geyik otladı, su içti de birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk. Her iki kamış da bir sulaktan su içti. Biri bomboş öbürü şekerle dopdolu.

Böyle yüzbinlerce birbirine benzer şeyler var; aralarında ise yetmiş yıllık fark…

“Biri yer, ondan pislik çıkar; diğeri yer, kâmilen ALLAH nuru olur. Bu yer, ondan tamamı ile kin ve haset zuhur eder; o yer, ondan tamamı ile ALLAH’ın nuru husule gelir.”

(Nefsine esir olanlarda görülen büyüklenme ve üstünlük davası gütme, nefsinden azad olanlarda ki vakar ve kararlılığa zahiren benzese de özdeki karşılığı zulmet ile nurdur. Birinin sebebi  nefse esarettir, zulmettir; diğerinin ki ise lütuftur, inayettir, rahmettir. Biri zulmet yayar, diğeri nur.) 

Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir; acı su da, tatlı su da berraktır.

Bülbül de öter, bülbülleri tuzağa çekmek isteyen avcı da…

***

Âd ve Semud kavminin hikâyeleri ne için söylenip duruyor (zannediyorsun)? Peygamberlerin nazik ve nazenin olduklarını bilmen için! Yere batma, başlarına taş yağma, bir sesle canlarının alınışı… hep bu vakalar, peygamberlerin ve o tertemiz nefislerin izz-ü şereflerini (ve onlarla cedelleşen, pençeleşenlerin ne hale düştüğünü) bildirmek içindir.

* * *

Dünya halkının günah ve fıskı, Hârut ve Mârût’a malum olunca, hiddetlerinden ellerini ısırıyorlar fakat gözleriyle kendi ayıplarını görmüyorlardı. Bir çirkinin, aynada kendisini görünce yüzünü çevirmesi, (aynaya) kızması gibi!…

Kendisini gören ve kendisini beğenen, birisinde bir suç gördü mü, içinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar. O, bu kibre, kendini üstün görmeye Din gayreti adını takar; kendi nefsinin ne halde olduğunu görmez. Halbuki Din gayretinin asıl alâmeti odur ki; o gayret ateşinden (şefkat, merhamet ve muhabbetten) bütün bir dünya yeşerir, hayat bulur.

ALLAH; Hârût’la Mârût’a “Eğer siz, nurlanmış masumsanız, aldanmış, ziyankâr suçluları görmeyin”; Meleklere de, “Ey gökyüzünün askerleri, şükredin ki şehvetten kurtulmuşsunuz. Eğer size de şehvet versem, artık gök sizi kabul etmez. Sizdeki mâsumluğu kendinizden bilmeyin! Kendinize gelin… Mel’un şeytan, size galip gelmesin” dedi.

Mesnevi-i Şerif

***

KASAS SÛRESİ / 76-83

Muhakkak ki Karun, Musa’nın kavminden idi de onlara haddi aşıp zulm etti…

Ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları kuvvet sahibi bir topluluğa ağır gelirdi…

Hani kavmi ona dedi ki: “Şımarıp sevinme, muhakkak ki ALLAH şımarıp taşkınlık gösterenleri sevmez”. “ALLAH’ın sana verdiklerinde Ahiret yurdunu iste, dünyadan da nasibini unutma!… ALLAH sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et!… Arz’da fesad isteme… Muhakkak ki ALLAH ifsad edenleri sevmez!”.

Dedi ki: “O bana ancak indimdeki bir ilim üzere (bilgim ve becerim sebebi ile) verilmiştir”…

Bilmedi ki, ALLAH ondan önce kuvvetçe ondan daha şiddetli ve cem’iyyetçe daha kesretli nice nesiller helâk etmiştir…

Mücrimler, günahlarından sual edilmez.

Ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı.

Dünya hayatını dileyenler dedi ki:Keşke Karun’a verilenin misli bizim de olsaydı. Muhakkak ki o azîm bir hazz (nasib) sahibidir”.

Kendilerine ilim verilenler ise dedi ki: “Veyl olsun size!.. Îman edip salih amel yapana, ALLAH’ın mükâfatı daha hayırlıdır… Ona da ancak sabredenler kavuşturulur!”.

Nihayet onu da onun yurdunu da Arz’a geçirdik… ALLAH’ın gayrından ona yardım edecek bir topluluğu yoktu… o yardım edicilerden (de) değildi.

Dün onun mekânını temenni edenler şöyle diyerek sabahladı: “Vay, demek ki ALLAH, kullarından dilediğine rızkı genişletip yaymakta ve kısıp daraltmaktadır… Eğer ALLAH bize menn etmeseydi (lutfedip nimetlendirmeseydi) elbette bizi de hasfederdi (yere geçirirdi)… Vay, demek ki kâfirler iflah olmaz (felah bulamaz)!”.

İşte Ahiret yurdu!

Onu, Arz’da üstünlük ve fesad dilemeyenlere veririz. Âkibet (ALLAH’ın azabından sakınan) muttekîlerindir!.

Ayet-i Kerime Mealleri

 …

Hüsrana uğrayan kavimden başkası ALLAH’ın mekri’nden emin olmaz. (7/99)

Ayet-i Kerime Meali

HAKÎKAT NE DÎYOR

Bedenin âzâlarının her biri, kendine mahsus bir iş için yaratılmıştır ve kendine mahsus olan işi yapamaması veya yamakta zorlanması da o âzânın hastalığıdır.

Bu bakımdan elin hastalığı tutamamak, gözün hastalığı görememek veya görmenin kendisine zorlaşmasıdır…

Bunun gibi kalbin hastalığı da hangi iş için yaratılmışsa o işi yapamaması veya yapılmasının kendine zor gelmesidir. Bu iş de ilim, hikmet, mârifet, ALLAH sevgisi, ALLAH‘a ibâdet, ALLAH‘ın zikrinden zevk duymak ve ALLAH‘ın rızasını bütün arzulara tercih etmek ve bütün arzu ve âzâları ALLAH‘ın rızasına uygun kullanmaktır.

Nitekim ALLAH-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesad gitmesinden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler, size ALLAH’tan, O’nun Rasûlü’nden ve O’nun yolunda cihad’dan daha sevimli ise, artık ALLAH’ın emrinin gelmesini bekleyin… ALLAH fasıklar kavmine hidayet etmez”.

Bu bakımdan nezdinde ALLAH‘tan daha sevimli bir şey bulunan kimse hastadır. Nitekim toprak yemeyi diğer yemeklerden fazla seven mide hasta olduğu gibi başkasını ALLAH’tan daha fazla seven kalp de hastadır.

Bu izahtan, ALLAH-u Teâlâ’nın dilediği hariç, bütün kalplerin hasta olduğu anlaşılmış olur. Ancak sahibi tarafından bilinemeyen bedenî hastalıklar olduğu gibi teşhis edilemeyen kalbî hastalıklar da vardır. Bu sebeple ondan gafil kalınır ve tedavisine bakılmaz.

Bazı hastaların acı ilaçlara tahammülü olmayıp hastalığı çekmeye devam etmeleri gibi bir kısmı da kalbin tedavisindeki zorluğu düşünerek hastalığı çekmeye devam eder. Çünkü onun ilacı, şehvetlere muhalefet etmek; onlara esir olmadan ihtiyaç kadarını karşılamaktır. Bu ise ruhun zorluk çekmesi demektir. Bu da oldukça zor ve acıdır.

Bu sebeple hastalık müzminleşti, dert ağırlaştı ve bu ilim tamamen ortadan kalktı. O derece kalktı ki kalbin tedavisi ve hatta hastalığı inkâr edilir oldu.

Halk ise dünya sevgisine ve zahiri ibâdet, bâtını âdet ve gösteriş olan amellere teveccüh etti. İşte bunlar, manevi hastalıkların esas alâmetleridir.

***

Tedavi olduktan sonra sıhhate kavuşmanın alâmetlerine gelince, tedavi edilen hastalığa bakar. Eğer cimrilik hastalığı tedavi ediliyorsa -ki bu hastalık öldürücü ve ALLAH‘tan uzaklaştırıcı bir hastalıktır- bunun tedavisi ancak cömertlik ve infâktır. Şayet cimrilikten kurtulan kişi sehâvette ileri gidip israfa kaçıyorsa bu da aynı şekilde başka bir hastalıktır. Tıpkı soğukluğu, hararet galebe çalıncaya kadar tedavi eden bir kimse durumuna düşer ki bu da hastalıktır. Aksine istenilen, hararet ile bürudet (soğukluğun) arasındaki îtidal dengesini/orta yolu elde etmektir. Bunun için sehâvette/cömertlikte, israf ile cimrilik arasında ve her ikisinden eşit uzaklıkta olmak lâzımdır.

Orta yolun/orta derecenin ne olduğunu bilmek istersen, kötü huyun gerektirdiği bir fiile/işe bak! O kötü huy, zıddı olan iyilikten daha kolay geliyor ve daha çok hoşuna gidiyorsa, sende galip olan o kötü huydur, ona daha çok yakınsın. Mesela, malı istif etmek, yoksullara ve hak edene vermekten daha sevimli ve kolay geliyorsa, bil ki galip olan cimrilik hastalığıdır. O durumda infâkta daha ileri gitmelisin!

Eğer hak etmeyen ve hakkı olmayan herhangi bir kimseye vermek, onun için saçıp savurmak senin nezdinde hakkaniyetle tutmaktan daha sevimli ve kolay ise bil ki, sende israf sıfatı galiptir. Bu durumda da imsâke/malı elinde tutmaya gayret etmelisin!

Böylece, durmadan nefsini murakabe edip fiillerin kaynağının ne olduğu ile ahlâkının ne derecede/durumda bulunduğuna delil bularak muttali olmalısın!

Mala duyduğun ilgi/alâka kesilinceye, malın dağıtılmasına ve tutulmasına meyletmeyecek raddeye varıncaya kadar devam etmelisin. Öyle ki mal senin nezdinde su gibi olmalıdır. O malı ancak -kendin ve yakınların dahil- bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacı için tutmalı veya bir muhtacın ihtiyacına sarf etmelisin. İsrafını cimriliğin üzerine veya cimriliğini de israfın üzerine tercih etmemelisin! Senin nezdinde vermek, vermemekten (konuşmak sükut etmekten…) daha sevimli olmamalıdır. (Huy ve arzularının mahkumu değil hakimi olmalı; onlar seni değil sen onları kontrol etmeli/evirip çevirmelisin.)

Diğer kötü huylar ve arzulardan da bu şekilde arınmak gerekir ki dünya ile ilgili olan bir şeyle alâka kalmamış olsun!. Nefis dünyadan alâkasını kesmiş olduğu halde göç etsin. Dünyaya iltifat etmeksizin, sebeplerine de iştiyak duymaksızın…

İşte böyle olan her kalp/kişi bu yoldan sâlim olarak ALLAH‘a ulaşır.

İşte böyle olursa, râzi ve marziyye olan nefs-i mutmainne gibi ALLAH’a rücû’ eder; Peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerden olan mukarrebler zümresine katılmış olur.

***

İki taraf arasındaki gerçek itidalin/orta yolun bulunması gayet zor hatta kıldan ince, kılıçtan daha keskin olduğundan, dünyada bu sırat-ı müstakim/dosdoğru yolun üzerinde duranlar, ahirette de böyle bir köprünün üzerinden rahatlıkla geçebilirler. Taraflardan birisine meyletmeyip ortayı muhafaza eden kalpler pek az bulunur. Az da olsa bir tarafa meyleder. Bunun için kıyamette azaptan kurtulanlar pek az olur. Göz açıp yumuncaya kadar olsa da Cehennem’e uğramadan geçemez.

Nitekim ALLAH-u Teâlâ şöyle buyurdu:

Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur… Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra muttakileri/bilfiil korunanları kurtarırız ve zalimleri de diz üstü orada bırakırız. (19/71-72)

İstikametin güçlüğünden dolayıdır ki her gün en az yirmi defa “ALLAH’ım, bizi sırât-ı müstâkîme hidayet eyle!” diye dua etmek farz/vacip olmuştur.

***

Dosdoğru yol olan orta yol üzerinde istikamet gayet zordur. Fakat istikametin hakikatine gücü yetmese dahi onun yakınına varmak için var kuvvetiyle çalışmalıdır. Felâh ve necâtı arzu eden iyi bilmelidir ki, kurtuluş ancak sâlih amellerle mümkündür. Sâlih ameller de ancak güzel ahlâkla meydana gelir. O halde herkes ahlâk ve huylarını tahkik etmeli, onları teker teker gözden geçirmeli ve onların tedavisiyle meşgul olmalıdır.

Keremiyle bizi o müttakilerden kılmasını kerem sahibi Cenâb-ı ALLAH’tan niyaz ederiz.

İhya-i Ulumiddin

MANEVİ TEDAVİ

Hekimlerin nezdinde sabit olan şudur ki: “Hastanın hastalığı devam ettiği müddetçe, gıdalar ona yarar sağlamaz. İsterse o gıda en kıymetli ve güzel yiyeceklerden olsun… Hatta hastalığını daha da arttırır.”

Hastalıktır gelen, yemekle hastaya…

Bu sebeple hekimler öncelikle, hastalığın izalesini/tedavisini düşünürler. Bundan sonra, hastanın haline ve mizacına münasip gıdalarla, kuvvet buldurmaya çalışırlar.

İşte kalp hastalığına yakalanmış olanların durumu da böyledir.

«Kalplerinde maraz vardır.» (2/10) ayet-i kerimesi buna işaret etmektedir.

Kalplerinde maraz (manevi hastalık) olan kimseler için ibadet ve taat fayda sağlamaz (derece yükseltmez/yakîn arttırmaz/ibadet ve taattaki hakiki gaye hasıl olmaz). Hatta zarar bile verebilir. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi:

«Nice Kur’an okuyan vardır ki, Kur’an kendisine lânet okur.»

«Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine ancak açlık ve susuzluk kalır..»

Bu manada hadis-i şerifler pek çoktur.

Bunlar sağlam haberlerdir.

Beden tabibleri gibi kalp tabibleri de, (Zarûrât-ı Dîniyye yanında) öncelikle hastalığın izalesini/tedavi ve yok edilmesini sağlayacak hususları emrederler. Bu hastalık da, kalbin Hakk Sübhânehû ve Teâlâ’dan başka şeylere olan ilgi ve alakasından/tutkunluğundan ibarettir. Hatta o hastalık, kişinin kendi nefsi ile olan bağlantısı/kendi nefsine olan düşkünlüğüdür. Zira insan neyi ister ve severse, (hakikatte) kendi nefsi için ister ve sever. Kendi çocuğunu, kendi nefsi için sevmesi gibi… Aynı şekilde mal, mevki, rütbe arzu ve hevesi dahi böyledir. Bu durumda olan kimsenin tapındığı, hakikatte, kendi nefsidir. Nefsinin istek ve arzuları (hevâsı) peşinde koşmakta ve ömrünü, onlara göre tanzim edip harcamaktadır.

[Başkasının işlediği bir günaha, nefsi terbiye olan, ALLAH için buğz eder, yapana da merhamet eder; nefsi emmare olan ise öfke eder, gazap eder.

Dinimizin bir gereği olan ağır başlılık, nefsi terbiye olanda vakar, nefsi emmare olanda ise kendini üstün görme olarak zuhur eder.

Bütün ameller böyledir…

Güneş gibi: Bir elmaya vurur; tatlanır, kurur. Yanındakine vurur; küflenir, çürür.

Namaz gibi en üstün ibadette bile nefis, kişiyi en aşağı durumlara düşürebildiğine göre diğer amellerde neler yapabilir kim bilir? O sebeple ayet-i kerimede: “Muhakkak ki kendisinden kaçmakta olduğunuz ölüm karşınıza çıkacaktır. Sonra gaybın da müşahede edilebilenin de Âlimi’ne döndürülürsünüz. O da size yapmakta olduklarınızı (neyi niçin yaptığınızı) haber verir.” buyurulur.]

İnsan nefsi bu bağlantı ve saplantılardan kurtulmadıkça, kurtuluşu ümit etmeye yer yoktur/kurtuluş çok zordur.

Bu hastalığı yok etme düşüncesi, kalp sahibi âlimler ve basiret sahibi hikmet ehline gereklidir.

Bir mısra:

Yeter bir işaret, varsa anlayışı şayet/
Anlayışlı olana bir işaret yeter.

Mektubat-ı Rabbani