Etiket arşivi: ehl-i sünnet itikadı

 ŞÜKÜR-ELHAMDÜLİLLAH

Bütün hamdler üzerimize nimetlerini yağdırıp bizi İslâm’a eriştiren ve bizi Seyyidü’l-enam Muhammed Mustafa ‘sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetinden kılan ALLAH’a mahsustur.

Bilinmesi lâzım gelir ki:

Hakk Sübhanehu ve Teâlâ Hazretleri mutlak ihsan edicidir.

Eğer bir varlık varsa, O’nun yüce mukaddes Zat’ından hibe edilmiştir. Eğer bir beka (nimette devamlılık) varsa, O’nun yüce Sultan Hazreti’nden bir ihsandır. Eğer kâmil bir sıfat ise (ihsan edilen), O’nun şümullü rahmetindendir.

Hayat, ilim, kudret, basar (görmek), semi (duymak), nutk (konuşmak)…  bütün bunlar O’nun şanı büyük Hazret’inden bağış yollu gelmektedir.

Hadde ve hesaba gelmeyen çeşit çeşit nimetler ve ikramların hepsi, O’nun yüce mukaddes Zat’ından ihsan yollu gelmiştir.

O Allah-u Teala, zorluğu ve şiddeti izale eder.

Dualara icabet edip belâları def eder.

Rezzak’tır; günahları sebebi ile kullarının rızıklarına mani olmaması, kâmil şefkatindendir.

Settar’dır, ayıpları dolayısı ile onları rüsvay etmez. Seyyiat irtikâpları dolayısı ile kulların hürmet perdelerini açmaması affının ve vazgeçmesinin bolluğundandır.

Halimdir, onları muaheze edip ceza vermekte acele etmez.

Kerimdir, kereminin şümulü, dostlara ve düşman-lara ulaşmaktan geri kalmaz.

Bütün bu nimetlerinin en üstünü, en büyüğü, en azizi, en ikramlısı İslâm’a davet ve dar-ı selâma hidayettir; Seyyidü’l-enam Resulullah ’Sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimize mutabaattır… Ona ve âline salât ve selâm…

Çünkü ebedi hayat, sonsuz nimetlere ermek üstte anlatılanlara bağlıdır. Yüce Sübhan Mevlâ’nın rızası dahi buna bağlıdır.

Hulâsa, o yüce Zat’ın nimeti, ikramı, ihsanı; güneş-ten daha zahir, aydan daha parlak, günden daha açıktır.

O yüce Zat’tan başkalarının nimeti O’nun kudret vermesi ve imkân vermesi iledir. Başkalarından ihsan talebi dahi, emanetçiden emanet istemek, fakirden dilenmek gibidir.

Cahil dahi âlim gibi bu manayı ikrar eder. Aklı kıt olan dahi zeki gibi bu işi itiraf eder.

Bir şiir:

Tenimin kıl biten her yerinde bir dilim olsa;
Güçsüzüm şükr için binde bir nimetine…

***

Şüphesiz bedihi (hakikati açıkça gören) akıl, in’am edene şükretmenin vacip olduğuna; ona tazim ve hürmet etmenin lüzumuna hükmedicidir. Böylece, Mün’im-i Hakiki olan yüce Sübhan Hakka şükür aklın açık bedaheti ile vacip oldu. Ona tekrim ve tazim dahi lüzumlu görüldü.

Hakk Sübhanehu ve Teâlâ son derece münezzeh ve mukaddes olup, kullar ise son derece kirlenmiş ve bulanık olduklarından aradaki münasabetin dahi hiçbir şekilde olamayışından ötürü; o yüce Zat’a yapılacak tazimin ve tekrimin ne şekilde ve hangi keyfiyet üzere yapılacağını bulmak ve bilmek zorlaşmıştır.

Çünkü kullar çoğunlukla, bazı işleri Mukaddes Teâlâ canibine söylemeyi güzel görürler, o şey Allah indinde çirkin olur; bir şeyi tazim zannederler yergi olur.

Bir şeyi büyük olarak hayal ederler; amma o şey küçük olur. Başka bir şeyi keremli bilirler; o şey de hakirdir.

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca; yüce Hakkın tazim ve tekrimi, mukaddes Zat canibinden öğrenilmemişse; onunla kulluk ve şükür yapmak dahi kâbil olmaz.

Zira kulların kendilerinden sudur eden hamd, çok kere hicv olacağı gibi; övmeleri dahi ayıplama olur.

O’nun Zat-i Sübhanisinden gelen ilim  yollu yapılan tazim, tevkir, tekrim; bizim hak Din’imizin ta kendisi-dir. Onun üzerinden sadır olduğu zata salât, selâm ve tahiyyet…

Eğer kalben yapılacak bir tazim ise, şer’i ölçülerde beyan edilmiştir.

Dille yapılacak bir sena ise, bu dahi orada delille gösterilmiştir.

Duyguların yapacağı ameller, fiiller ise, Din’in sahibi Resulullah ’Sallallahu aleyhi ve sellem’  Efendimiz tarafından açıklanmıştır. Hem de tafsilatı ile…

Üstte anlatılan manaya göre, yüce Hakka şükür; kalb, beden, itikad olarak şer’i hükümlerin yerine getirilmesine tahsis edilmiştir. Hangi tazim ve hangi ibadet ki, şer’i şerifin dışında yapılır, ona güvenmek kabil olmaz. Hatta çok kere, zıtları tahsil durumu ortaya çıkar. Hasene olduğu tevehhüm edilen, hakikatta seyyie olur.

Anlatılan beyan mülahaza edilince anlaşılacaktır ki, Din’i ölçülere göre amel etmek, aklen vacip ol-muştur. Mün’im Teala’nın şükrünü eda etmek dahi, şer’i hükümleri yerine getirmek dışında güçtür.

***

Şer’i ölçüler iki kısma ayrılır: İtikad-inanç kısmı, amel kısmı.

İtikada bağlı olanlar dinin esasını, kök ve gövdesini teşkil eder, amele bağlı olanlar ise dinin dalları ve yaprakları gibidir.

İtikadı yitiren, necat ehli olamaz; ahiret azabından halâsı da onun için tasavvur edilemez.

Ameli yitiren ise, durumu Sübhan Hakkın iradesine kalmıştır. Dilerse af eder; dilerse günahı kadar azab eder.

Cehennemde ebedi kalmak, itikadı yitiren, dinin zaruri (kesin) hükümlerini inkâr eden içindir.

Ameli yapmayan, her ne kadar azaba uğrayacak ise de cehennemde ebedi kalmak, onun hakkında yoktur.

***

Kur’an-ı Mecid, şer’i hükümlerin bütününü cem ettiği gibi evvelki bütün şeriatları da cem etmek-tedir. Şu kadar var ki, bu şer’i hükümlerin bazısı nassın -ayet ve hadisin- ibaresiyle anlaşılır, bazısı nassın işaretiyle, bazısı nassın delaletiyle, bazısı da nassın gerektirmesiyle anlaşılır. Lügat ehli olan avam ve havas bu manaları anlamada eşittir.

Hükümlerin bazısı ise ancak içtihat ve istinbat (gizli ve derin manaları açığa çıkarmak) yolu ile anlaşı-labilir. Bu anlayış, müçtehit imamlara mahsustur. (Açık ve net hüküm bildirilmeyen her meselede çözüm içtihat ile olduğu için…) Bu müçtehidin Efendimiz ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ olması veya onun güzide ashabı olması ya da onun ümmetinin diğer müçtehitleri olması durumu değiştirmez; cumhurun görüşü/kavli budur.

Ancak şunu söylemek gerekir ki, Resul-i Ekrem ’Sallallahu aleyhi ve sellem’  zamanındaki içtihadî hükümler, vahiy gelmeye devam ettiği için hata ile doğru arasında tereddütlü değildi. Bilakis vahyin kesin hükmü ile doğrunun isabetli görüşü hatalının yanlış görüşünden ayrılır; hakkın batıl ile karışması söz konusu olmazdı. Zira Resulullah Efendimizin hata üzere karar kılması ve sabit olmazı caiz/ mümkün değildir. Fakat vahiy kesildikten sonra müçtehidin hüküm çıkarmasıyla elde edilen hükümler böyle değildir. Çünkü onların hatalı veya doğru olmalarında bir tereddüt bulunabilir. Bu sebeple, vahiy zamanında karar altına alınan içtihada dayalı hükümler itikad ve amel etmeyi gerektiren kesin hükümlerdir. Vahiy zamanından sonraki içtihada dayalı hükümler ise amel etmeyi gerekli kılar ancak zannı mucip olduğu için inkâr edilmeleri (kesin hükümler gibi) küfür değil bid’attır/günahtır.

Kur’an-ı Kerîm’deki hükümlerin üçüncü kısmı ise beşer takatinin idrakten aciz olduğu hükümler-dir. Hükümleri inzal eden Zat’tan bir bildirme hâsıl olmadıkça, o hükümleri anlamak tasavvur edile-mez. Bu bildirmenin hâsıl olması Resulullah ’Sallallahu aleyhi ve sellem’  Efendimize mahsustur. Bu, ondan başkasına hâsıl olmaz. Bu hükümler her ne kadar Kitap’tan alınmışsa da onları açığa çıkaran/ açıklayan Resulullah ’Sallallahu aleyhi ve sellem’  Efendimiz olduğu için tabii olarak bu hükümler sünnete dayandırılmıştır; kıyas yoluyla ortaya çıkan içtihadî hükümlerin kıyasa nisbet edilmesi gibi… Aralarında çok büyük farklar olmakla beraber sünnet ve içtihadın her ikisi de hükmü ortaya çıkarmaktadır. Zira biri içtihada dayanmakta, diğeri ise Hakk Sübhânehu’nun bildirmesiyle teyit edilmektedir. Bu son kısımda (sünnette) asla (Kitab’a) çok benzeyiş vardır ve onun hükümlerini ispat eder gibidir. Her ne kadar bütün hükümleri ispat eden/ortaya koyan aziz kitabımız Kur’an-ı Kerim ise de, üstteki mana ondan uzak değildir.

***

Şer’i hükümlerin isbatında muteber olan Kitap-Sünnettir. Müçtehidlerin kıyası ve ümmetin icmaı dahi hükümlerin isbatında geçerlidir. Bu dört delil-den başkası hiçbir şekilde, hükümlerin isbatına yararlı değildir. Ne ilham haramı ve helali isbat edebilir ne de batın erbabının keşfi farzı ve sünneti. Velâyet-i hassa erbabı (hususi veliler) dahi müçtehitlere uymakta avam mü’minlerle aynı durumdadır. Keşif ve ilham başkaları üzerine bu manada onlara bir ayrıcalık getirmeyeceği gibi onları (müçtehitlere) uymak bağından da kurtarmaz. Bu manada Zunnun-u Mısri, Beyazid-i Bestami, Cüneyd-i Bağdadi, Şibli; avam mü’minlerden olan Zeyd, Amr, Bekir, Halid ile içtihada dayalı hükümlerde müçtehitlere uyma şanında aynı durumdadırlar.

Evet, bu büyüklerin meziyetleri vardır ama başka manadadır. Zira bu zatlar, keşif ve müşahede erbabıdır. Aynı zamanda tecelli ve zuhurat erbabıdırlar. Mahbub-u Hakiki’nin muhabbet istilası ile yüce Sultan’ın gayrını bırakmışlardır. Gayri görüp gayriyet idrak etmekten de azad olmuşlar, kurtulmuşlardır. Eğer onlar için hasıl olan bir şey var ise o da Sübhan ALLAH’tır. Eğer vasıl olmuşlarsa, yine o yüce Zat’a vasıl olmuşlardır.

Onlar âlemdedirler amma âlemin kendisi ile olmazlar; nefisleri ile olurken de yine nefisleri ile değildirler.

Eğer yaşarlarsa O’nun için yaşarlar; ölürlerse yine O’nun için ölürler.

İlham o büyükleredir; keşif, onlar içindir.

Bir müçtehid, kendi görüşüne ve içtihadına nasıl tabi ise bunlar dahi (içtihada dayalı olan itikadî ve fıkhı hükümlerde değil)  marifette ve vecdlerde kendi ilhamlarına ve ferasetlerine tabi olmaktadırlar.

***

Keşfe dayalı bir hata; içtihad işinde yapılan hata hükmündedir; kusur sayılmaz. Belki, hata edene de, bir derece sevap verilir. Yalnız şu kadar fark vardır ki, müçtehitlere uyanlara, onları taklit edenlere, mezheplerinde bulunanlara da hatalı işlerde sevap verilir. Ama keşif ehlinin mukallidi (taklit edeni) böyle değildir. Böyleleri, mazur sayılmazlar. Hatta hatalı takdir sonunda (şer’i şerifin itikad ve fıkha dair muhkem, sabit hükümlerine aykırı ilham ve keşflerde) sevap derecesine nail olmaktan mahrum olurlar.. Şundan ki: İlham ve keşfin hemen hepsi bir başkası için hüccet/delil değildir. Ama müçtehidin kavli, beyanı, içtihadı bir başkası için hüccettir, delildir. Çünkü Ehl-i sünnet âlimleri, bilgi-lerini, Hazreti Peygamber ’Sallallahu aleyhi ve sellem’  den almıştır. Bu bilgiler, vahiy ile gelmiş olup sapasağ-lamdır. 

Üstte anlatılan mana icabı olarak, keşfe ve ilhama hata ihtimali takdir edildiği zaman, uymak caiz değildir. Ama müçtehidin içtihadında hata ihtimali olsa dahi caizdir; hatta vaciptir.

***

Din, Kur’an ve hadisle tamamen kâmil olduğuna göre; bu kemalden sonra, (içtihad ve) ilhama ne hacet? Kalan ne gibi bir noksan vardır ki (içtihad ve) ilham ile tamamlansın, sorusuna şu cevabı veririm: (İçtihad ve) ilham, Din’in gizli olan hüküm-lerini ve kemalâtını izhar eylemek, açıklamaktır. Yoksa Din’e fazladan yeni hüküm ve kemalâtlar ilave etmez. Nasıl ki içtihad, (itikadî ve fıkhî) hüküm-leri açıklar ise ilham dahi (marifet ve vecdlerle ilgili) gizli  kemalâtları açığa çıkarır. 

***

Hâce Ubeydullah-i Ahrâr ‘Kuddise Sirruhu’ buyurdu ki: Bütün haller ve vecdler bize verilse de, hakikati-miz ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadıyla süslenmiş ve bezenmiş olmasa, o halleri ziyandan başka bir şey kabul etmeyiz. Şayet bizde hata ve kusurlar toplansa, fakat hakikatimiz ehl-i sünnet ve’l-cemaat itikadı üzere istikametli olsa, o hatalarda bir beis görmeyiz.

***

Akıllı olan kimselere ilk farz olan, ehl-i sünnet ve’l-cemaatın görüşüne göre itikadı düzeltmektir. Zira onlar, fırka-i naciyedir. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin..

İtikad anlatılan manada tashih edilmeli ki, uhrevi felah, ebedi necat tasavvur edile…

Kötü itikad ki, ehl-i sünnet inançlarına muhalefettir; öldürücü zehir durumundadır ve ebedi ölüme, sonsuz azaba götürür.

Amelde müdahane ve onda gevşeklik işinde bir mağfiret ümidi vardır; amma itikadda müdahane işinde asla mağfiret yeri yoktur.

Akla, nakle, keşfe dayalı deliller, bu mananın şahididir. Bunun değişmesine asla ihtimal yoktur. Sırat-ı müstakim olan bu yoldan (o büyüklerin yolundan), bir şahsın hardal miktarı kaydığı bilinse, itikad edilmeli ki: Onun sohbeti öldürücü zehirdir.

Mektubat-ı Rabbânî
Müceddid-i Elf-i Sânî Hazretlerinin Mektubatı

“ÖLÜDÜRLER”

“O’nun misli gibi bir şey yoktur!
O, Semî’(
işiten)dir, Basîr’(gören)dir.”(42/11)

Bu mübarek cümlenin/ayet-i kerimenin başı; zahir olan mana gibi, sırf tenzihin (O ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ’nın bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve müberra olduğunun) isbatıdır. O, Semî’(hakkıyla işiten)dir, Basîr’(kemaliyle gören)dir.» (42/11) kısmı ise, tenzihi tamamlayıp tekmil etmektedir. Bunun daha açık beyanı şöyledir: Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunu (işiten ve gören olduklarını) kabul etmekle mahlûk ile Hâlık arasında az da olsa bir benzeyiş olduğunu vehmettirdiği için ALLAH Sübhanehû bu vehmin defi için, görmeyi ve işitmeyi onlardan nefyetmektedir. Kısaca şu mana anlatılmak istenir: Semî’(işiten), Basîr’(gören) yanlızca O ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ’dır.

Bu mananın yanlış anlaşılmaması için biraz daha açalım:

Mahlûklarda yaratılmış olan göz ve kulağın görme ve işitmede bir dahli/tesiri yoktur. Hakk Sübhanehû, kulağı ve gözü yarattığı gibi, işitme ve görme gücünü yarattıktan sonra işitme ve görmeyi de yaratmaktadır, adet olduğu üzre. (Allahü teâlânın âdeti söyledir ki, kulakdan ve gözden beyne te’sîrler gelince işitmeyi ve görmeyi yaratmakdadır.)  Bunda mahlûk sıfatların (mahlûkların) hiç bir tesiri yoktur. Bu sıfatların bir tesiri olduğunu söylesek bile o tesir de mahlûktur, yaratılmıştır.

O halde, mahlûkların kendileri sırf cemâd (cansız, donuk, katı, te’sirsiz) olduğu gibi sıfatları da sırf cemâddır.

Üstte anlatılan manaya bir misalle yol verelim:

Allah-ü Teâlâ Kâdir sıfatı ile taşta bir konuşma yarattığı zaman: “Hakikaten taş konuşandır. Onda konuşma vasfı vardır.” denemez.

Hülâsa olarak, mana bu merkezdedir.

Taş cemâd (cansız) olduğu gibi ‘anlatılan sıfatın onda varlığı farz edilse dahi’ ondaki sıfat da kendisi gibi cemâddır. Onun, asla harf ve ses çıkarmakta bir dahli yoktur. İşte, bütün sıfatlar, üstte anlatılan kabilden olup öyle kıyaslanabilir.

Bu babda asıl anlatılmak istenen gaye şudur: Bu iki sıfat; diğerlerine nazaran, daha fazla zuhur ettiğinden/belirgin olduğundan, Allah-ü Teâlâ, mahlûkattan reddetme konusunda bu ikisini özellikle seçmiştir. Diğer sıfatların nefyi, bunlara kıyasla daha uygundur.

ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ, mahlûkta, önce ilim sıfatını yarattı; sonra onun maluma teveccühünü (bir şeyi bilmek için, bu sıfatın o şeye ilgisi ve yönelişini) yarattı. Daha sonra o sıfat ile bu mahlûk arasındaki bağlantıyı/ilişkiyi yarattı. Sonra da bu bilinen şeyin ona inkişafını/açılmasını ve onun tarafından bilinmesini yarattı.

İlim sıfatını yaratmasının ardından, âdetullah gereği, mahlûkta inkişafı yaratmaktadır. Bunula bilindi ki, anlatılan inkişafta, ilmin bir dahli yoktur.

Aynı şekilde, Allah-ü Teâlâ, mahlukta önce işitme sıfatını yarattı. Sonra dinlemeyi ve işitilen şeye teveccühü/yönelmeyi yarattı. Sonra, işitmenin kendisini yarattı. Daha sonra, işitilen şeyin idrâkini yarattı.

Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını yarattı. Sonra, göz bebeğinin hareketini/dönüşünü ve görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra o şeyin görülmesini ve ardından da görülen şeyin idrakini yarattı.

Anlatılan kıyas, sair sıfatlarda dahi caridir/aynı şekilde akmaktadır.

İşiten ve gören ancak o; işitmesinin ve görmesinin başlangıç noktası bu iki sıfat olandır. Böyle olmayan, ne işiten ve ne de görendir.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahlûkların sıfatları da, kendileri gibi, cemadat nev’indendir. Kelâmın/Âyetin sonundan maksat, mahlûkatın sıfatları bulunmadığını kesin olarak belirtmektir. Yoksa kastedilen “onlara ait bir takım sıfatların olduğu ve bu sıfatların da Hakk Sübhanehû için sabit olduğu” şeklinde bir mana değildir ki, tenzih ve teşbih arası cem edilmiş olsun. Aksine âyetin tümü tenzihi ispat etmekte ve kulların Hakk Sübhanehû’ya benzemesini (teşbihi) kesin olarak reddetmektedir.

Evvelki ilim, yani mahlûklardaki sıfatları Subhan Hakka ait, mahlûkatın zâtlarını da sırf cemâd bilmek; yaratılmışları ise içinden su çıkan oluk gibi görmek, “velâyet” (velilik) makamına uygun bilgilerdendir. İkinci ilim ise yani mahlûkatın sıfatlarını da cemâd bilmek ve tamamını ölü itikad etmek ise “şehadet” makamına uygun bilgilerdendir. Ayet-i Kerime’de buyurulduğu gibi: “Muhakkak ki sen ölüsün ve muhakkak ki onlar da ölülerdir!.”(39/30) buradan iki makam arsındaki fark da anlaşılmış oluyor. Az çoğa delalet eder, damla deryadan haber verir.

“Senenin bolluğu, baharından belli olur.”

Nitekim, bu yüksek makama çıkanlar; mahlukattaki fiilleri, ölü ve cemadattaki gibi görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların fiillerini Subhan Hakka bağlamazlar. “Bu fiillerin faili Allah’tır.” demezler. Allah-u Teâlâ, böyle bir bağlantı kurulmaktan yana pek yücedir. Bu manayı, aşağıdaki misallerle biraz daha açalım. Şöyle ki: Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiç bir şekilde: “Bu şahıs hareket etti.” denmez. O şahıs, ancak hareketi meydana getirdi. Asıl hareket eden taştır. Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden olduğu gibi, onda görülen hareket dahi öyledir. Yani: Sırf cansız cemadat çeşidi bir hareket… Farz-ı misâl bu hareketle bir kimse ölse; “Onu taş öldürdü” denmez. Bilakis şöyle denir: “Onu, taşı hareket ettirmiş olan öldürdü.”

Şeriat âlimlerinin görüşü de, bu ikinci manada anlatılan ilme uygundur.

Allah-u Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar, şöyle derler: “Kullarda görülen işler, her ne kadar onların istek ve iradeleriyle meydana gelse de, aslında Subhan Hakkın yarattığı san’atıdır. Fiillerin yaratılmasında (işlerin meydana gelmesinde) onların bir dahli yoktur. Onların işleri/fiilleri, yapılan amelin meydana gelişinde bir tesir ve dahli olmaksızın; bazı hareketlerden ibarettir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: “Bu durumda fiilleri sevap ve ikaba sebep yapmak akla yakın bir şey olmaz. Bu, bir taşı bir iş ile mükellef tutmak, yaptığı işten dolayı taşı övmek veya kınamak gibidir.”

Cevaben deriz ki: Taş ile mükellef kişiler arasında fark vardır. Mükellef olmanın sebebi, güç ve iradedir. Taşta ise ne güç vardır ne de irade. Mükellefler böyle değildir. Zira onlarda irade vardır. Fakat onların iradesi de Hakk Sübhanehû’nun mahlûku olup muradın hâsıl olmasında (istenilen şeyin meydana gelmesinde) tesiri bulunmamaktadır. Dolayısı ile bu irade de ölü gibidir. Ancak iradenin şu kadar rolü var ki, irade edilen şey, âdetullah gereği, o iradenin oluşmasından sonra yaratılır.

Eğer, “Mahlûkun kudretinin, o işin yapılmasında az da olsa rolü vardır; Maveraünnehir âlimleri de bu yola gitmişlerdir” denilirse, bu etki ve tesir de mahlûktur, yaratılmıştır. Tıpkı o kudretin kendisi mahluk olduğu gibi… Çünkü kudretin tesirinde mahlûkun asla bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.

Bu mevzuu, şöyle bir misalle kapatalım: Bir şahıs, birinin hareket ettirmesi ile yukarıdan aşağı bir taşın indiğini ve bir hayvanı (canlıyı) öldürdüğünü gördüğü zaman, o taşı cemâd bildiği gibi onun hareketini de cemâd olarak bilir.  O düşme fiili ile oluşan ölümü de cemâd olarak bilir.

Hülâsa: (Mahlukata ait) zatlar, sıfatlar, fiiller sırf cemadattır; sırf ölüdürler.

Hayy ve Kayyum olan,  Semî’ ve Basîr’ olan; Âlim ve Habir olan yanlızca O ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ’dır. 

«Hayyul Kayyum.» (2/255) âyet-i kerimesinde anlatılan sıfatın sahibi O’dur. “Semî’ ve Basîr’dir.» (42/11) mealine gelen âyet-i kerimesi ile anlatılan, yine O’dur.. «Âlim ve Habir’dir.» (66/3) mealindeki âyet-i kerime ile anlatılan yine O’dur. «Dilediğini yapar.» (85/16) mealindeki âyet-i kerime ile beyan edilen Yüce Zat yine O’dur. Ve şu mealdeki mübarek âyet, O’nun şanında ne kadar güzeldir: «Anlat, söyle: Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli daha yardıma gelsin..» (18/109)

Mektubât-ı Rabbanî

ŞEFAAT

Üstad ve şeyh, (zahir ve batın) şer’i hükümleri öğretmek; bereketleri ile itikad ve amele dair işlerde suhulet ve kolaylık hâsıl olması içindir. Yoksa, müridler, dilediğini yapacak, canının istediğini yiyecek; sonra şeyh onlara cehenneme karşı perde olup kendilerini azaptan koruyacak için değildir. Böyle bir şey, sırf/boş temenniden ibarettir.

Orada ancak, Allah’ın izni ile bir kimse şefaat edebilir. Bir kimse ki, Rabbinin razı olduğu kimselerden değil ise; hiç kimse onun hakkında şefaat edemez.

Rızaya nail olan o kimsedir ki, Şer’i hükümlere göre amel eder… Bu arada kendisinden beşeriyet gereğince bir hata/günah sudur eder ise, onun şefaatle tamamlanması/kurtulması mümkün olur.

Burada, şöyle bir şey sorulabilir: Günahkâr bir kimseye, razı olunmuş demek hangi itibarla mümkün olabilir?

Bunun için şu cevabı veririm: Sübhan HakK, bir kimsenin bağışlanmasını murad eder ise, onun affı için bir vesile meydana çıkarır. Böyle bir kimse, hakikatte razı olunmuştur; her ne kadar zahirde günahkâr ise de…

Mektubat-ı Rabbani

KADER VE HİMMET

Bu fakir fâni Hâlid-i Nakşibendî Müceddidî Osmanî’den, fakirlerin sığınağı ve vezirlerin büyüğüne (Akka eyâleti valisi Abdullah Paşa’ya) (ALLAH-u Teâlâ inayetiyle onu devamlı korusun ve maksatlarına kavuştursun!)

Çocuğunuzun olması hususunda bizden mübalağa ile yardım istemeniz ve buna inancınızın kuvvetli olduğunu ihtiva eden mektubunuz geldi. Sizin için birkaç kere dua ettim. Himmete gelince, ben himmet ehli değilim. Kabul edelim ki himmet ehliyim, o zaman himmet, ancak istenen şeyin kazâ-i muallak olarak göründüğü zaman kullanılır. Bid’at ve şüphelerin yayılması sebebi ile basiretimizin körlüğünden ötürü, matlubumuzun kâzâ-i muallak (değişebilen) olup olmadığı henüz anlaşılamadı.

Kâzâ-i mübremin Peygamberlerin himmetleri ile dahi red olunduğuna (geri çevirildiğine) inanmak caiz değildir. Nerede kaldı ki, evliyanın himmetiyle red olunsun. Levh-i mahfuzda veya evliyanın keşfinde kâzâ-i muallak olduğu görülmese de, red olunanların (değiştirilenlerin) hepsi kâzâ-i muallaktır. Red olunmayanlar kâzâ-i mübremdir. Zira bir şeyin vukû’u kaza olmuş ise vaki’ olur; olmamış ise olmaz.

Zira bir şeyin olmasındaki ibrâm (red olunamazlık) demek, kesin olarak kimsenin onu çevirmemesi ve bir başka hale döndürmemesi demektir. Eğer çevrilmesi düşünülürse, bir takım muhaller ortaya çıkar:

ALLAH-u Teâlâ acîz kılınmış olur. Şöyle ki, ALLAH-u Teâlâ kesin olarak bir şeyi diliyor. Bir başkası onu değiştiriyor.

ALLAH-u Teâlâ’nın sözü yalanlanmış olur. Çünkü ALLAH-u Teâlâ ezelde bu iş muhakkak olacaktır diye hükm etti. Eğer meydana gelmeyeceği farz olunsa idi, mübrem olmazdı.

ALLAH-u Teâlâ’ya cehl isnad edilmiş olur. Çünkü ALLAH-u Teâlâ bunu hiç kimsenin red etmeyeceğini bilmiştir. Şimdi ise, O’nun bildiğinin hilafı olmaktadır. Bu ise ALLAH-u Teâlâ’nın mukaddes şanına lâyık değildir. Hatta kesin olarak deriz ki, ALLAH-u Teâlâ’nın iradesinin muhakkak olmasını dilediği şeyin, onu bozan bir şeye bağlanması câiz değildir. Çünkü iradesi zaten (asli bakımdan) muhal olana bağlanmaz. Nitekim yerinde geçmişti. ALLAH-u Teâlâ’ya noksanlık getiren her şey zâtî bakımdan (asl olarak) muhal demektir.

Gavs-ı azamın talebelerinden bir kaçı, ALLAH-u Teâlâ’nın onun hürmetine kâzâ-i mübremi red ettiğini (geri çevirdiğini) nakl etmişlerdir. Bu sözleri, bu ibare ile sabit değildir. Sabit olduğunu farz edersek ki şâyî olan da budur -veli, meşru olmayan bir şeyi söylemesinde, sekr ve mahv (fenâ) halinde olduğu için mazur görülür. Başkasının o veliyi taklit etmesi, şuuru yerinde ve uyanık halde olduğu için câiz değildir. Teklif (mükellef olmak) hiç kimseden sâkıt olmaz. Ancak şeriatin hariç tuttukları varsa, onlar hariç… Bunun gibi keşifteki hatalar, içtihattaki hatalar gibi olup, sahibi mazurdur.

Levh-i mahfuzda bazan kazâ-i muallak, ta’lîksiz (şartsız) yazılı olur da, keşif ehli, levhde ta’lîki görmediği için bunu mübrem zanneder ve bunu kazâ-i mübrem olarak haber verir. Ona göre bu doğrudur. ALLAH-u Teâlâ’nın ilminde muallak olmasına rağmen, onu mübrem olarak görmüştür.

Kazâ-i muallak iki kısımdır. Birincisi ALLAH-u Teâlâ’nın ilminde ve levh-i mahfuzda muallaktır. İkincisi, ilm-i ilahide muallaktır, levh-i mahfuzda mübremdir. Yukarıda bildirilen Gavsul azamın kazâ-i mübremi değiştirme rivayeti, bu ikinci kısım kazâ-i muallaktandır. Bunun benzerleri başka velilerde de görülmüştür.

Evliyayı inkâr etmekten sakınmak vacip olduğu gibi onlara itikatta taşkınlık yapmaktan da kaçınmak vaciptir. Zira bu taşkınlık itikadın farzına dokunabilir. Bu da evliyaya hüsn-i zanda ifrada kaçanlarda çok görülmüştür.

Şeytanın hile ve tuzakları çoktur.

ALLAH-u Teâlâ bir kimsenin bir şeyhten feyz almasını murad ederse, ona o şeyhi kemâlinin fevkinde gösterir. İsmail Enârânî’nin bizim hakkımızdaki medh edici sözlerine bakmayınız. Yemin ederim ki ben, onun hakkımızdaki düşündüklerinden çok aşağıdayım. O bu sözleri bilerek söylemiyor. (Muhabbetten söylüyor.)

Salât ve selâmın en üstünü beşîr ve nezîr olan Peygamber Efendimiz’e ve O’nun âl ve ashabı üzerine olsun!

Mektubat-ı Halidî

*****     *****     *****

Kaza iki kısımdır: biri kaza-i muallak, diğeri kaza-i mübremdir.

Tebdil (değişme) ve tağyir (başkalaşma, bozulma) ihtimali, ancak kaza-i muallaktadır. Kaza-i mübremde tebdilin ve tağyirin yeri yoktur. Noksan sıfatlardan münezzeh ALLAH şöyle buyurdu: «Benim katımda söz tebdil olmaz (değiştirilmez)..» (50/29)

Bu âyet-i kerimede belirtilen mübrem kazadır. Kaza-i muallak için de şöyle buyurdu: «ALLAH, dilediği şeyi imha eder (siler), dilediğini isbat eder (sabit bırakır).. Ümm’ül-Kitab O’nun katındadır..» (13/39)

***

Manevi kıblem, Hazret-i Şeyhim ‘Allah sırrının kudsiyetini artırsın’, şöyle anlattı: Seyyid Muhyiddin Abdülkadir Geylânî bir risalelerinde yazmış ki: “Hiç kimsenin mübrem kazayı değiştirmeye imkânı yoktur, ancak ben; zira istersem onda tasarruf ederim.”

(Şeyhim) Çok kere bu cümleden taaccüp eder ve böyle bir şeyi uzak görürdü. Uzun müddetten beri bu nakil, bu fakirin zihninde kaldı, ta ki Allah-u Teâlâ beni şu büyük devletle şereflendirene kadar. Ki o zaman, bazı dostlara yönelen belâların define çabalıyordum. İşte o zaman bana, tam bir iltica ve tam bir tazarru, ibtihal ve tam bir huşu hali gelmişti. Bundan sonra, bana zuhur etti ki: “Bu kaza, bir başka emirle, Levh-ü Mahfuz’da muallak olmaktan çıkmıştır. Hiç bir şarta dahi bağlı değildir.”

Bunun üzerine, bende bir ye’s ve eliboşluk hali hâsıl oldu. O zaman da, Seyyid Abdülkadir Geylânî’nin (ALLAH sırrının kudsiyetini artırsın) kelâmı hatırıma geldi. Tekrar ikinci defa, Yüce ALLAH’a iltica ettim. Acz, inkisar izharı yoluna girerek o Yüce Zat’a teveccüh ettim.

Bunun üzerine, Allah-u Teâlâ, şu manayı izhar eyledi:

Kaza-ı Muallak iki çeşittir: Biri, Levh-i Mahfuz’da bir şarta (sebebe) bağlı olduğu açıktır ve melekler de ona muttali kılınmıştır. Diğeri de, bir şeye bağlandığı sadece Hakk Sühanehu tarafından bilinen kazadır (bununla alakalı olanlar yalnız Hakk katındadır). Ama bunun Levh-i Mahfuz’da zuhuru (görünmesi), mübrem kaza şeklindedir. Bunun zuhur etmeyen, yalnız Hakk Sübhanehu tarafından bilinen kısmı kaza-i muallak olup birincisi gibi, değişme ihtimali vardır.

Bunun üzerine anladım ki, Abdülkadir Geylânî’nin kelâmı (Allah sırrının kudsiyetini artırsın) bu mübrem şeklinde görülen muallak kazaya göre sarf edilmiştir (söylenmiştir). Hakikî manadaki mübrem kazaya göre değildir. Çünkü onda tebdil ve tasarruf, şer’an ve aklen muhaldir. Bu da açık bir manadır.

Gerçek mana şu ki: Bu kazanın hakikatına dahi, pek az ferdin ittilaı (haberi) vardır; tasarruf nasıl olsun?.

Adı geçen kardeşe yönelen belânın dahi ikinci kısma ait olduğunu buldum. Ve Allah-u Teâlâ’nın ondan o belâyı def ettiği de malum oldu.

Allah’a hamd olsun. Hem de güzel, temiz ve onda bereketler bulunan bir hamd… Rabbimiz nasıl sevip razı olursa öyle..

Salât, selâm ve tahiyyet Seyyid’ül-evvelin vel-âhirin, Hatem’ül-enbiya vel-mürselin üzerine olsun! Allah-u Teâlâ, onu âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Keza onun âline, ashabına, mukarreb meleklerden, salihlerden, şehidlerden, sıddıklardan, nebilerden bütün kardeşlerine..

Allahım, bizi onları sevenlerden eyle! Onların izinde gidenlerden eyle! O büyük zatların bereketi ile…

Bu duaya “Âmin!” diyen kula ALLAH rahmet eylesin!

Mektubat-ı Rabbani

*****     *****     *****

Kesin olan ve itimadı hak eden şudur: Kur’an ve hadis.. Bunlar kesin vahiy ile sabittir. Melek nüzulü ile tekarrur etmiştir. İcma-ı ulema, müçtehidlerin içtihadı bu iki asla dayanır. Bundan sonra gelen usul-u erbaa, her ne olursa olsun; anlatılan esaslara muvafık ise, makbuldür. Aksi halde makbul değildir. İsterse, onlar; sofiyenin ilimlerinden, üstün maarifinden, güzel ilham ve keşiflerinden olsun. Çünkü bu makamda, vecd ve hal yarım arpa bile etmez; yani: Şeriat terazisi ile tartılmadıkça… Kitap ve sünnet mihekine vurulmadıkça, onlar yarım danık yerine dahi kabul edilmez..

Mektubat-ı Rabbani

*****     *****     *****

Himmetler (eşyada ALLAH’ın izni ile etkili olan manevi kuvvetler) ne kadar ileri, istekler ne kadar yüksek olursa olsun, Cenab-ı Hakk’ın kader surlarını aşamaz.

Hikem-ül Ataiyye

ÂLEM HAYAL MİDİR?

Mektubunuzda sormuşsunuz ki: “Âlimler şöyle dediler: Hakk Sübhanehû ve Teâlâ âleme ne dâhildir (âlemin ne içindedir), ne hariçtir (ne dışındadır); ne âleme bitişiktir, ne de ayrıdır. Bu bahsin tahkiki / açıklaması nedir?

Bunun cevabı şudur: İçinde, dışında olmak; bitişik ve ayrı olmak gibi mefhumlar var olan iki şey arasında söz konusu olur. Zira iki varlıktan biri diğer varlığa göre bu hallerden uzak kalamaz. Hâlbuki sualimizle ilgili bahiste iki mevcut yoktur ki bu haller tasavvur edilsin / söz konusu olsun. Çünkü Allah-u Teâlâ vardır ve O’ndan gayrı olan şu âlem vehim ve hayaldir. Sübhan Hakkın yaratması ve sanatıyla âlem için, vehmin ve hayalin kalkması ile kalkmayacak derecede sabitlik ve sağlamlık hâsıl olmuş; ebedî azabın ve nimetin muamelesi dahi ona bağlanmıştır. Ne var ki âlemin sabitliği (sübutu) his ve vehim mertebesindedir. Hissin ve vehmin dışında âlemin bir karar kılacağı bir mahal yoktur. Yüce Hakkın kudretinin kemâlindendir ki: Vehim ve hayal düzeyinde olan bu âleme sabit kalması hususunda gerçek varlık hükmünü vermiştir. Fakat biri mevcuttur (gerçek varlığa sahiptir) diğeri ise vehimdir (vehim düzeyinde bir varlığa sahip ve o halde sabit kılınmıştır.)

Bakışlarının noksanlığından, onun görünüşteki sabitliğine aldanarak (sürekli var olduğunu görerek) ona var demek / var olduğuna hükmetmek bu hakikati değiştirmez.

Mevcut ile vehimden ibaret olan bu âlem arasında yukarıdaki nisbetlerden hiçbir şey yoktur. Bu husus, “Gerçek varlık sahibi olan, vehmi varlığa sahip olanın ne içindedir ne de dışındadır; ne ona bitişik ne de ondan ayrıdır” şeklinde ifade edilebilir. Zira orada sadece mevcut vardır; mevhum olanın ne ismi vardır ne de resmi… Evet, böyle bir şey yoktur ki, onun için bir nisbet tasavvur edilsin.

Üstte anlatılan manayı bir misalle izaha çalışalım.

Bir nokta-i cevvaleyi (sürekli dönen bir noktayı) ele alalım. O, sür’atli çevrilişinden dolayı, daire suretinde / şeklinde vehmedilir. Hâlbuki orada, yalnız nokta mevcuttur. Daire şeklinin varlığı (sabitliği) ise vehmin dışında söz konusu değildir.

Noktanın olduğu yerde dairenin ne ismi ne de resmi (kendisi) vardır. Burada noktanın dairenin içinde veya dışında olduğu söylenemez. Aynı şekilde aralarında bitişmek ve ayrı olmak ta tasavvur edilemez. Zira ortada (gerçek) bir daire yoktur (veya noktanın bulunduğu yerde daire söz konusu değildir) ki onun noktaya bitişik veya ayrı olduğundan söz edilebilsin.

Önce duvarı yapalım,
Sonra boyasını, nakşını…

Burada şöyle bir şey sorulabilir: “Sübhan Hakk, (Kur’an-ı Kerîm’de) âleme kurbiyetini (yakın olduğunu) ve onu ihâta ettiğini (kuşattığını) buyurdu. Bu durumda mevcudun mevhuma kurbiyet ve ihâtası nasıl olmaktadır? Zira mevcudun bulunduğu yerde mevhumun ismi ve resmi yoktur ki orada ihata eden ve ihata edilen tasavvur edilsin…

Bunun için şu cevabı verebiliriz: “Burada yakınlık ve ihata, bir cismin diğer cisme yakınlığı ve bir cismin diğer cismi ihatası gibi değildir. Elbet bunlar, keyfiyeti (nasıl olduğu) bilinmeyen, var olduğu malum olan nisbetlerdendir. Yakınlığı ve ihatayı, o Sübhan Zat için sabit görüp her ikisine de inanırız. Lâkin onun keyfiyetinin nasıl olduğunu bilemeyiz.

Amma daha önce nefyettiğimiz dört durum böyle değildir. Onların keyfiyeti meçhul olduğu gibi varlığı hakkında da bir bilgimiz yoktur. Zira şeriat bunların sübutunu getirmedi (var olduklarını bildirmedi) ki, “onlar vardır ama keyfiyeti meçhuldür” diyelim.

Her ne kadar Hakk Sübhanehû ve Teâlâ hakkında keyfiyeti olmayan ihata ve yakınlık manası gibi keyfiyeti bilinmeyen bir şekilde bitişiklik isnadında bulunmaya cevaz vermek mümkün olsa bile, bitişmek (ittisal) lafzı, yakınlık ve ihata lafzı gibi şeriatte gelmeyince, ‘âleme bitişiktir’ dememiz uygun olmaz.

Şöyle demek caiz olur: “Kariptir ve muhittir.”

Ayrıdır, içindedir, dışındar lafızları da aynı şekilde bitişik olmak lafzı gibi varid olmadı / şeriat onları bildirmedi.

Üstte anlatılan misalde, nokta-i cevvale mevhum daireye yakındır, onu ihata etmiştir ve onunla beraberdir diyebilir olsak da; bütün bunların keyfiyeti meçhul olarak kalır. Zira nisbet (iki şey arasındaki durum, bağ) için iki şeyin var olması gerekir. Hâlbuki ortada nokta-i cevvaleden başka bir mevcut yoktur.

Aynı şekilde keyfiyyeti meçhul bir şekilde bitişik olma, ayrı olma, içinde ya da dışında olma bu bahsimizde tasavvur edilebilir; her ne kadar birbirine nisbet edilen iki şey yoksada… Çünkü iki tarafın mevcudiyetinin zorunlu olması, keyfiyyeti bilinen nisbetler içindir. Zira bu durumda söz konusu manalar, bilgimizin sınırları dâhilindedir. Keyfiyeti meçhul olan şey ise akıl sahasının haricindedir. Burada iki şeyin var olduğuna hükmetmek, vehme dayalı hükümlerdendir ki itibardan düşmüştür. Bu gibi hükümler, bilinmeyen şeyleri bilinen şeylere kıyaslamaya dayandığı işin geçerli değildir.  Başka bir sözle “Gaibi, şahide kıyas etmek, bâtıldır”.

Tenbih

“Âlem, vehim ve hayaldir” sözümüz; âlem, vehim ve hayal mertebesinde var olduğu anlamındadır. Tıpkı, Kemâl sıfatlarla muttasıf olan Kadir Zat, kâmil san’atı ile vehmin ve hayalin icadından başka nasibi olmayan vehmi daireyi vehim ve hayal mertebesinde yarattığı ve onu, bu mertebede vehim ve hayalin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkmayacak ve varlığını devam ettirmesine mani olmayacak biçimde muhkem kıldığı gibi… (âlemi de aynı şartlarla yaratmış olduğu için onun varlıkta kalmasına bir kusur gelmez).

Bu mevhum dairenin her ne kadar hariçte sabit bir gerçekliği olmasa ve hariçte mevcut olan yalnızca şu nokta olsa da, onun için harici bir vücuda nisbet / aidiyet bulunmakta ve varlığı hariçte var olan noktaya dayanmaktadır. Zira nokta olmasaydı; daire nerden ortaya çıkacaktı.

Bu daire için, “O, noktanın nikabıdır (peçesi, örtüsüdür)” demek yerinde olur. Şöyle demenin de yeri vardır: “O daire, noktanın müşahedesine bir aynadır”. Eğer desek ki: “Bu daire, o noktaya delil olup ona ulaştırır..” bu sözünde yeri vardır.

Peçe tabiri avam insanlara göredir. Şuhud ve zuhur aynası tabiri, velayet makamına münasiptir, şuhudî imana uygundur. Delil ve hidayet edici tabiri, nübüvvet kemâlatı mertebesine münasiptir ve şuhûdi imandan tam ve mükemmel olan gaybi imana uygundur.

Zira şuhûdde, gölge, hayal vardır. Gaybî imanda ise bu alaka bulunmamaktadır. Gaybî imanda, her ne kadar bilfiil hâsıl olan, ele geçen bir şey yok ise de, onda vusul (kavuşma) ve asılla taalluk (alaka) vardır. Şuhûdda her ne kadar hâsıl olan bir şeyler var ise de, ne var ki onda vusul yoktur. Zira onda gayr ile taalluk vardır. Bu gayr ise aslın zillidir / gölgesidir.

Hülâsa: Husul, noksandır; vusul ise kemâldir.

Üstte anlatılan mana, kusurlunun ve noksan kimsenin havsalasında hâsıl olacak gibi değildir. O kadar ki onlar: Husulü, vusulden daha faziletli sanırlar.

Sofestaîler, kıt akıllı olduklarından, âlemin, harici gerçeklikten yoksun sırf vehim ve hayal olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre âlemin sabitliği vehim ve hayale bağlıdır ve vehim ve hayalin değişmesiyle âlem de değişmektedir. Meselâ, vehim, bir şeyi tatlı tasavvur ettiği zaman, o şey tatlıdır; aynı şeyi, bir başka zaman acı tasavvur ettiği zaman da, o şey acı olur.

Ama bu hizlana düşenler, Sübhan Hakkın yaratmasından ve san’atından yana gafil bulunmaktadırlar; hatta inkâr ederler. Onlar âlemin haricî bir vücuda dayandığını ve haricî bir mevcuda bağlı bulunduğunu bilmemektedirler. Bu ahmaklıkla da, eşyanın varlığı ile alakalı olan haricî hükümleri reddetmek ve uhrevî ve daimî azabı ve sevabı dahi def etmek isterler. Hâlbuki Muhbir-i Sadık Resûlullah ‘sallalahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz onları haber vermiştir.

Bir âyet-i kerîme meali: «Bunlar şeytan fırkasıdır. Dikkat edin; şeytan fırkası, hüsrana düşenlerin kendileridir.» (58/19)

Burada şöyle bir soru çıkabilir: “Madem ki vehim ve hayal mertebesinde de olsa âlem için sebat ve istikrar sabit olmuş, onun hakkında ebedî olan nimet ve azap dahi sabit olmuş olunca, kendisi için mevcut / varlık lafzının kullanılması neden caiz olmuyor? Nitekim kelâm âlimlerine göre sübut ve mevcut lafızları aynı anlama gelmektedir.

Bunun için su cevabı veririm: “Bu taife-i aliyye katında, eşyanın en şereflisi, en keremlisi ve en azizi vücuddur. Bilirler ki: Her hayrın mebdei (başlangıcı) ve her kemalin menşei (kaynağı) o vücuddur. Böyle nefis bir cevheri, Sübhan Hakkın gayrısına / masivasına caiz görmezler. O masiva ki, baştan ayağa, şer ve noksandır. Dolayısı ile en şerefli şeyin, en düşük şeye verilmesine razı olmazlar.

Bu işte onların delili, keşif ve ferasetleridir. Onlara hissen ve keşfen hâsıl olmuştur ki: Vücud (var olma, varlık), sadece Yüce Sübhan Hazret-i Hakka mahsustur. Mevcud (var) yalnız O’dur. Eğer o Yüce Zat’ın gayrısı için “Mevcud” diyorlarsa, bu da o gayrının (başkanın), vücudla bir nisbet ve irtibatı (bağlılığı) olmasındandır; her ne kadar keyfiyyeti meçhul ise de… Zira gölgenin asılla kaim olması gibi o vehmi varlık, vücud ile kaim olmakta, o vücudla varlıkta kalmaktadır. Aynı şekilde onun için vehim ve hayal mertebesinde hâsıl olan sübut (sabitlik) dahi, o vücudun zılâlinden bir zıldir (gölgelerinden bir gölgedir).

Bu vücud zihin ve hayalden bağımsız olarak hariçte olduğu ve Hakk Sühanehû’da hariçte var olduğu için vehim mertebesinin, Yüce Hakkın ‘San’atı ve tam yaratmasından sonra o hariç olanın (hariç mertebesinin) zılâlinden bir zildir denilse caizdir. Bunun gibi söz konusu vehim mertebesi için gölgelerden bir gölge olması itibarı ile “harici vücud” dense, bu da caiz olur. Hatta şu gölgelik itibarı ile âlem için harici mevcut denilse elbette caiz olur.

Hülâsa, mümkinde (mümkün varlıklarda) her ne var ise Yüce Mukaddes Hazret-i Vücud’dan gelmiştir. Hiç bir şeyi babasının evinden getirmemiştir. Onun zıllıyet manasını düşünmeden (gölge olduğunu dikkate almadan) onun mevcud olduğuna (hariçte var olduğuna) hükmetmek, zor bir iştir; onu, Yüce Hakka hem de en hususi vasıflarında ortak etmektir. Allah-ü Teâla, öyle bir şeyden yana pek yüceliğe sahiptir.

Mektubat-ı Rabbani