YÜZ BİNLERCE

Varlığın aynası yokluktur

Varlık, yoklukta görünebilir (beyazın siyahta tam belirgin olması gibi). Zenginler, yoksula cömertlik edebilirler. Ekmeğin saf aynası aç olandır; kav (kıvılcım) da çakmak taşının aynasıdır.

Bir yerde yokluk ve noksanlık oldu mu, bu, bütün sanatların güzelliğine aynadır. Elbise biçilmiş, dikilmiş olursa terzinin mahareti görünebilir mi? Hasta ve arık kişi olmazsa tıp sanatının güzelliği nasıl görünür?

Noksanlar, kemâl vasfının aynasıdır. O horluk; nakıslığını görüş ve hissediş, yücelik ve ululuğa ayna olur. Çünkü zıt, zıddı gösterir.

Kim, kendi noksanını görüp anlarsa yedeğinde dokuz at olduğu halde nefsin terbiyesi yolunda koşar. Kendisini kâmil sanan, yüceliğin sahibi ALLAH’ın yolunda uçamaz. Canında kendini kâmil sanmaktan daha beter bir illet olamaz. Senden bu kendini beğenme defoluncaya kadar gönlünden de çok kan akar, gözünden de! İblis’in illeti “Ben, Âdem’den hayırlıyım, üstünüm” demesiydi. Mel’un olması günaha düşmekten değil üstünlük davasından idi.  Bu sebeple tövbe edemedi; tövbe etmeyi kibrine yediremedi. Boğaz ve tenasül hırsı da kötüdür ama üstünlük davası olmadıkça, ona nispetle acizlik kalır.

Şeytanlık, lügatte üstün olma, baş olma hırsıdır ki lânete müstahaktır. Bu hastalık her mahlukta vardır. Bu hastalığa müptelâ olan, kendisini hor görse/gösterse bile sen onu, altında kir/çamur olan sâf su bil! İmtihan kastıyla onu bir karıştırsan hemen su bulanır, kir/çamur rengini alır.

***

Hazreti Osman ‘aleyhimü’r-rıdvan’’dan önce bir kâtip vardı. Vahyi yazmağa gayret ederdi. Peygamber ‘Sallallahu aleyhi ve sellem’, kendisine vahyedilen âyetleri söyledi mi o, hemen kâğıda yazardı. Vahyin ışığı, kâtibe vurunca, gönlüne bazı hikmet ve marifetler doğardı. Hazreti Peygamber ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ de onun içine doğanları aynen söylerdi.

O münasebetsiz, bundan o kadar sapıttı ki: “Allah’tan nur alan Peygamber ne söylüyorsa, o şey benim de gönlüme doğmakta” demeye başladı. Allah’ın kahrı gelip çattı. Hem kâtiplikten çıktı, hem Din’den… Kinlenip Hazreti Mustafa’ya ‘sallallahu teala aleyhi ve sellem’ ve Din’e düşman oldu.

Hazreti Mustafa ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ “Ey inatçı kâfir! Nur sendense niçin şimdi kapkara kesildin? Eğer İlahi bir menba/kaynak olsaydın böyle bir küfür suyu fışkırtmaz, akıtmazdın.” dedi.

Şunun, bunun yanında namus ve haysiyeti bir paralık olmasın düşüncesi, ağzını bağladı. Bu yüzden içten yanıp yakılıyordu. Fakat şaşılacak şey ki tövbe de edemiyordu. Kibir ve küfür, o yolu, o kadar bağlamıştı ki, açıkça ah bile edemedi!

ALLAH, “Onların boyunlarına zincirler vurduk, başlarını yukarı kaldırmışlardır, indiremezler” dedi. “Önlerine, artlarına mânialar koyduk, gözlerini perdeleyip örttük” buyurdu.

Bu zincir ve manialar, dışarıda, haricimizde değildir. Fakat bu hale uğrayan, önündeki, ardındaki mâniayı göremez olur.

Hikmetin gönlüne aksetmesi o kötüyü yoldan çıkardı. Sen de kendini görme, benlik davası gütme ki bu görüş senden toz kaldırmasın.

Allah’ın seçkin kullarından akıp duran (yayılan) hikmet de sana aksedince şükret, mağrur olma, sözüme kulak ver de kendini görme!

Melek bile yok olmadıkça şeytandır. Kendisini, her konakta sofra başına varacak sanmayan kişiye köle olayım. Demir, ateşte kıpkırmızı olsa da hakikatte kızıl değildir. Bu kızıllık, âriyettir. Pencere yahut ev aydınlık olursa, anla ki parlaklık güneştendir.

Gafil, kendini iyi ve üstün gördüğünden iblise ve ona uyanlara güler. Fakat ruh, kürkünü ters giyer, içindekini dışarı vurursa din ehli görünen nice kimseler ah-u vahlar, feryatlar etmeye başlar.

Ey ayıpları örten ALLAH’ım! Perdemizi kaldırma; imtihan zamanında bize yardım eyle, bizi kurtar! Amin!

Geceleyin sahte altın, hakiki altınla yan yanadır (gerçek altın olduğu davasındadır). Halis altın ise gündüzü bekler ve hal diliyle der ki: “Yalancı, hele bir dur. Herkesin meydana çıkacağı gün(!) bir gelsin!”

Mel’un iblis, yüz binlerce yıl müminlerin/melaikenin beyiydi. Tâât ve ibadâtına mağrur olup Âdem ‘aleyhi’s-selam’ ile pençeleşti; kuşluk vakti kokmaya başlayan gübre gibi güneş üstüne vurunca, özünde gizli olan açığa çıktı.

Dünya halkı, zamanın İsa’sına oldukları gibi Bâûr oğlu Bel’am’ın emrine de âmade idi. Ondan başkasının karşısında hürmetle eğilmezlerdi. Çünkü afsunu/okuyup üflemesi, hastalara şifa idi. (İçin için) kendisini beğendiği, büyük gördüğü için Musa ‘aleyhi’s-selam’ ile pençeleşmeye kalkıştı. Sonra hali, duyduğun gibi oldu.

Dünyada (hemen her devirde) yüz binlerce iblis ve bel’am vardır ki gizli-açık hep bu hale düşmüşlerdir. ALLAH, diğerlerine misal olsun diye bu ikisini meşhur etti; bu iki hırsızı darağacına çekti, yükseltti. Yoksa kahrına uğramış daha nice hırsız var! Bu ikisini aşikâre kahredip şöhretlendirdi; yoksa Onun kahrıyla ölenler sayılamayacak kadar çok!

Farz edelim ki, nazeninsin, nazlısın; ALLAH katında belli bir derecen var. ALLAH aşkına, haddini aşma! Eğer kendinden daha nazenin, ALLAH indinde senden daha makbul birine çatarsan, seni yerin yedi kat dibine kadar götürür (de bir şey anlamazsın).

Âd ve Semud kavminin hikâyeleri ne için söylenip duruyor (zannediyorsun)? Peygamberlerin nazik, nazenin olduklarını bilmen için… Yere batma, başlarına taş yağma, bir sesle canlarının alınışı… hep bu vakalar, peygamberlerin, o tertemiz nefislerin izz-ü şereflerini (ve onlarla cedelleşen, pençeleşenlerin ne hale düştüğünü) bildirmek içindir.

Aklın aklından kaçan, Peygamber ve (Peygamber varisi) velîlere uymayan kişi de meşhur Hârût’la Mârût’a benzer. Onlar da gururları yüzünden zehirli ok yediler, İlahi kazâya hedef oldular. Mukaddes yaradılışlarına itimat ettiler. Fakat bu itimat, su sığırının aslana itimadı gibidir. Manda, aslana ne kadar itimat edebilir? Onun yüz tane boynuzu olsa ve bu boynuzlarla korunmaya çalışsa yine aslan, onun boynuzunu değil, boynuzunun boynuzunu bile parça parça eder. Kirpi gibi baştan aşağı diken olsa, aslan, yine onu çaresiz öldürür.

Kasırga, birçok ağaçları kökünden sökerse de alçacık bir ota ihsanda bulunur, güzellikle temas eder. O sert rüzgâr, otun zayıflığına acır.

Ey gönül,  sen de artık kuvvetten, üstünlükten dem vurma.

Dünya halkının günah ve fıskı Hârut ve Mârût’a malum olunca, hiddetlerinden ellerini ısırıyorlardı. Fakat gözleriyle kendi ayıplarını görmüyorlardı. 

Bir çirkinin, aynada kendisini görünce yüzünü çevirmesi, (aynaya) kızması gibi!…

Kendisini gören, kendisini beğenen, birisinde bir suç gördü mü, içinde cehennemden daha şiddetli bir ateş parlar. O, bu kibre/kendini üstün görmeye Din gayreti adını takar; kendi nefsinin ne halde olduğunu görmez. Halbuki Din gayretinin başka alâmeti vardır. O gayret ateşinden bütün bir dünya yeşerir, hayat bulur.

ALLAH; Hârût’la Mârût’a “Eğer siz, nurlanmış masumsanız, aldanmış, ziyankâr suçluları görmeyin.” meleklere de, “Ey gökyüzünün askerleri! Şükredin ki şehvetten kurtulmuşsunuz. Eğer size de şehvet versem, artık gök, sizi kabul etmez. Sizdeki mâsumluğu kendinizden bilmeyin! Kendinize gelin, kendinize… Mel’un şeytan, size galip gelmesin” dedi.

Nitekim Peygamberin vahiy kâtibi de hikmeti kendisinde gördü, kendine de vahiy geliyor zannetti.

İlahi kuşlar misali nebi ve resullerin sesi, kendinde de var sandı; kendi kötü ıslığı, onların sesi gibi güzeldir zannına düştü.

Kuşların seslerine vakıf olsan da onların muradını nereden anlayacaksın. Eğer bülbülün ötüşünü öğrensen, onun güle ne söylediğini nereden bileceksin? Kıyas ve şüphe yoluyla bildiğini farz edelim… O biliş sağırların, dudak oynamasından anladıkları kadar bir anlayış ve bilişten ibarettir.

Mesnevi-i Şerif

.

KASAS SÛRESİ / 76-83

Muhakkak ki Karun, Musa’nın kavminden idi de onlara haddi aşıp zulm etti…

Ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları kuvvet sahibi bir topluluğa zor/ağır gelirdi…

Hani kavmi ona dedi ki: “Şımarıp sevinme, muhakkak ki ALLAH şımarıp taşkınlık gösterenleri sevmez”. “ALLAH’ın sana verdiklerinde Ahiret yurdunu iste, dünyadan da nasibini unutma!… ALLAH sana ihsan ettiği gibi sen de ihsan et!… Arz’da fesad isteme… Muhakkak ki ALLAH ifsad edenleri sevmez!”.

Dedi ki: “O bana ancak indimdeki bir ilim üzere (bilgim ve becerim sebebi ile) verilmiştir”…

Bilmedi ki, Allah ondan önce kuvvetçe ondan daha şiddetli ve cem’iyyetçe daha kesretli nice nesiller helâk etmiştir…

Mücrimler, günahlarından sual edilmez.

.

Ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı.

Dünya hayatını dileyenler dedi ki:Keşke Karun’a verilenin misli bizim de olsaydı. Muhakkak ki o azîm bir hazz (nasib) sahibidir”.

Kendilerine ilim verilenler ise dedi ki: “Veyl olsun size!.. Îman edip salih amel yapana, ALLAH’ın sevabı / mükâfatı daha hayırlıdır… Ona da ancak sabredenler kavuşturulur!”.

Nihayet onu da onun yurdunu da Arz’a geçirdik… ALLAH’ın gayrından ona yardım edecek bir topluluğu yoktu… o yardım edicilerden (de) değildi.

Dün onun mekânını temenni edenler şöyle diyerek sabahladı: “Vay, demek ki ALLAH, kullarından dilediğine rızkı genişletip yaymakta ve kısıp daraltmaktadır… Eğer ALLAH bize menn etmeseydi (lutfedip nimetlendirmeseydi) elbette bizi de hasfederdi (yere geçirirdi)… Vay, demek ki kâfirler iflah etmez (felah bulamaz)! ”.

İşte Ahiret yurdu!. Onu, Arz’da üstünlük ve fesad dilemeyenlere veririz. Âkibet (ALLAH’ın ıkaabından sakınan) muttekîlerindir!.

Ayet-i Kerime Mealleri

 .

Hüsrana uğrayan kavimden başkası ALLAH’ın mekri’nden emin olamaz. (7/99)

Ayet-i Kerime Mealleri