KUDSî HADİS

Rahman Rahim Allah’ın adı ile..

Allah’a hamd olsun;
seçmiş olduğu kullara da selâm…

SORU: Mektup ve risalelerinizde; kalbî zuhurun, arşa ait zuhurdan sadece bir lem’a (parıltı, ışık hüzmesi) olduğunu ve külli manada faziletin, arşa bağlı zuhurda bulunduğunu yazmışsınız.

Halbuki, bir kudsî hadiste şöyle buyuruldu:

«Beni ne yerim aldı, ne semam; lâkin, bir mümin kulumun kalbi beni alır..»

Bu kudsî hadise göre; kalbe ait zuhurun daha fazla ve faziletli olması lâzım gelir…

El-CEVAP: Ey Muhib!

Bu suâlin cevabı bir mukaddimeye (kalbin tarifi ile ilgili ön açıklamaya) bağlıdır.

Bilmelisin ki,

Kalb sözcüğü ile velayet erbabı, insanın emir âleminden olan hakikat-ı camiasını kastederler.

Nübüvvet dilindeki ‘sahibine salât ve selâm olsun’ kalb ise bir et parçasından ibaret olup bedenin salâhı onun salâhına, fesadı da, onun fesadına bağlıdır.

Üstteki mana bir hadis-i nebevide şöyle anlatıldı:

«Âdemoğlunun cesedinde bir et parçası vardır ki, o salâha kavuştuğu takdirde tüm ceset salâha kavuşur. O fesada vardığı takdirde, bütün ceset fesada varır. Dikkat ediniz; o et parçası kalbdir.»

Bizim sözünü ettiğimiz kalbin genişliği, velayet erbabının kullanımına bağlıdır. Bayezid-i Bistamî ve Cüneyd-i Bağdadî bu manada kalbin genişliğinden haber verip arşı ve içindekileri, kalbin azameti yanında küçük sanmışlardır.

Kalbin darlığı ise nübüvvet dilindeki kullanımına bağlıdır. Bu manada, kalbin darlığı o derecededir ki, bir parçanın dahi onda yeri yoktur.

Bu parça, o kadar küçüktür ki, ondan daha küçüğü yoktur; eşyanın en küçüğüdür.

Bu manada kalbin darlığı bazı vakitlerde o dereceye varır ki, bölünmez derecede küçük olan parça ile kıyaslansa, bu küçük parça, nazarda, kalbin yanında yer ve sema tabakaları kadar bir büyüklük ifade eder.

Üstte anlatılan mana, aklın algılama sınırlarının ötesindedir. Sakın şüpheye düşenlerden olmayasın.

Bu mukaddimeyi anladıktan sonra bilesin ki;

Hakikat-ı camiaya bağlı olan zuhur; hiç şüphe edilmesin ki, arşa bağlı zuhura nisbetle bir lem’a gibidir. Bu manada fazilet ve üstünlük arşa aittir.

Bayezid-i Bistamî’nin ve Cüneyd-i Bağdadî’nin “Kalb, her şeyden geniştir” manasındaki sözleri ve arşı ve içindekileri, o kalbin yanında küçük bir şey olarak görmüş olmaları; bir şeyin örneğini, o şeyin aslı ile karıştırmaktan kaynaklanmaktadır.

Nitekim onlar, arşın ve içindekilerin numunesini, kalbin camiiyeti karşısında küçük bir şey olarak görmüşlerdir. O gördüklerine de, arşın hakikatları olarak hükmetmişlerdir.

Bu iştibahın (karışıklığın) menşeini bu Fakir mektuplarında ve risalelerinde mükerrer olarak yazmıştır. (Numunenin aslı gibi görülmesi)

Hadis-i kutside geçen kalb kelimesi ise nübüvvet lisanına uygundur. Ondan murat, et parçasıdır. Tam zuhur dahi, oradadır. Mücerred Zat-ı Ehadiyet’in aynalığı dahi ona bırakılmıştır.

Arşa gelince… her ne kadar onda aslın zuhuru olan tam zuhurdan yana bol nasip var ise de; amma o makamda sıfatların imtizacı (asılla karışımı) vardır. Hakikatte, sıfatlar, Hazret-i Zat’ın zılâli (gölgesi gibi) olduğundan, arşa olan zuhur zıllıyet şaibesinden hali olamaz.

Bu mana icabı olarak, arşın, insana ait olan -sırf asla ait (O’nun Zâtı ile alakalı)- zuhurlardan yana beklentileri vardır.

Bu muamelenin merkezi insandır.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir: “Hadis-i şeriften anlaşılan manaya göre, kalb geniştir: amma sen, onun darlığını anlatmaktasın.”

Bunun için verilecek cevap şudur: “Kalbin darlığı, ancak Sübhan Hakkın gayrını alamamasından ötürüdür. Onun genişliği ise kıdem nurlarının onda zuhuru itibarı iledir. Bunda zıtlık yoktur.”

Fakir, bazı risalelerinde kalbi şu ibarelerle anlattı: “Dar ama en geniş; yalın ama en yaygın; en az ama en çok…”

Burada bir başka soru dahi şöyle sorulabilir: “Fazilete hak kazanan, hakikat-ı camiadır; zira o, emir âlemindendir. Belirtilen et parçası ise halk âlemindendir. Bu dahi unsurlardan (toprak, hava, ateş, su) mürekkeptir; bu fazilete nereden nail oldu?”

Bunun için dahi şu cevabı veririz:

“Halk âleminin emir âlemi üzerine meziyyeti (üstünlüğü) vardır ama bunu anlamaya avam halkın idrâki yetişmez. Hatta havassın pek çoğu dahi bunu idrâk edemez. Bu mana, merhum büyük oğluma yazılan tarikat beyanındaki mektupta anlatılmıştır. Bir tereddüd olursa, oradan şifa aransın!”

***

Şimdi o et parçasının beyanını dinle..

Yani: Hakikatini..

Bilesin ki,

Kalp, avam için dört unsurun terkibinden hâsıl olan bir et parçasıdır. Havas için, hatta havassın da havassı için, on cüz’ün terekkübünden suretlenen bir et parçasıdır: Seyrü sülük, cezbe, tasfiye, tezkiye ve kalbin temkine erip nefsin itminanı hatta Yüce Sultan Hakkın sırf fazlı kereminden sonra…

O on cüz’ün dördü anasırdandır, bir tanesi nefs-i mutmainneden olup beş cüz’ü ise emir âlemindendir.

Bu parçalar arasında tezat (zıtlık) ve tebayün (farklılık) var iken, Vacib’ül-vucud Yüce Mukaddes Hakkın kudreti ile bu tezat ve tebayün sureti zail olup gitmiş; aralarında şaşılacak derecede bir birlik (cem’iyyet) ve hey’et-i vahdaniye meydana gelmiştir.

Bu muamelenin oluşunda, en büyük cüz, toprak unsurudur. Tek olarak oluşan bu birlik (hey’et-i vahdaniye) de cüz-ü arzîye (toprak unsuruna) benzemiş, orada istikrar bulmuş (yerleşmiştir).

Bir şiir:

Toprak ol ki gül bitsin sende;
Gül odur ki, toprakta yetişir.

***

Ey Kardeş,

Velayet erbabının ilmi bu ilimlere ve marifetlere ulaşamaz. Zira bunlar, nübüvvet kandilinin nurlarından iktibas edilmiştir. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet…

Bir âyet-i kerime meali:

«Bu, Allah’ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Halil İbrahim a.s. itminanını istediği kalb işte bu et parçasıdır. Zira onun cami olan hakikati mütemekkin (temkine ermiş), nefsi dahi mutmainne idi. Nitekim, temkin ve itminan, nübüvvetin ilk mertebesi olan velayet mertebesinde hâsıl olur. Onun erbabına salât ve selâm… Nübüvvet şanına münasib olan ise, (emir âleminden olan) cami hakikatin tagallübü (dönüşmesi) değil, (on cüzden oluşan) o et parçasının tagallübü ve çırpınmasıdır. Zira böyle bir şey (cami hakikatin) tagallübü, avamın nasibidir.

Hatem’ür-risalet Resûlullah S.A. efendimizin: «Allah’ım, ey kalbleri döndüren, kalbimi taatın üzere sabit eyle..» münacaatında, taleb ettiği kalb sebatı ise bu et parçasının sebatıdır.

Fakat «Kalb takallübü.. kalplerin çevrilmesi» ile alakalı bazı hadis-i şeriflerdeki kalp kelimesi ile hem cami hakikate şamil mana hem de ümmetin haline göre et parçası kastedilmesi mümkündür.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir: “Bu et parçası: «..Mümin kulumun kalbi Beni alır..» manasına gelen kudsî hadisteki şeref ile müşerref olduktan ve Yüce Mukaddes Hazret-i Zat’a aynalık etmeye hak kazandıktan sonra, onda takallüb ve çırpınma nasıl tasavvur edilebilir? Hatta itminana ne ihtiyacı vardır?

Üstteki soruya şu cevabı verebiliriz: “Zuhur, her ne mikdar tamam olur ve şüun, sıfat şaibesinden ne mikdar halâs olur ise, cehl ve hayret, idraksizlik ve bulamamak gibi haller o kadar ziyade ve bol olur. Bu zuhurun ve vüs’atın olmasına rağmen, çok kere; cehlin ve hayretin kemal derecede olduğundan, Yaratıcı’nın varlığına delil ister. Şu mana için ki: Avam gibi, yaratıcının varlığına delilsiz ve taklidsiz yakin hâsıl olmaz.

Bu sebeple takallüb ve çırpınmak onun haline münasib, itminan talebi dahi zarurî olur. Bu Fakir, bazı risalelerinde şöyle yazdı: “Yakin sahibi olan arif rücu sonunda (halk âlemine döndükten sonra) istidlale (delil arayışına) ihtiyaç duyar. Bu makamda dahi malum oldu ki: O, husulün ve vusulün kendisinde dahi delile ihtiyaç duyabilir.

Bu makam, nübüvvet mertebesi kemalâtı haline muvafıktır. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyat.. Diğeri ise, velayet haline münasiptir.

Böyle bir kalbin sahibi, (insanları) davet için âleme rücu vaki olduğu (geri döndüğü) zaman, kalbinin sıkıntısı, çırpınması, takallübü, televvünü daha ziyade ve daha fazla olur. Vusulün kendisinde olsa dahi cehl ve hayret sebebi ile delile muhtaç olduğuna göre firkat zamanında hayli hayli istidlale muhtaç olur ki; eriştiği deliller sebebi ile kısmen de olsa teselli ve itminan hâsıl olur.

Şöyle de diyebiliriz: Bu devlet kendisinden bir kaç zaman gizlendikten, firkat (ayrılık) nişanıyla nişanlandıktan sonra, onun için daima mustarib ve üzüntülü bir durumda bulunması, devamlı olarak, gamlı ve mahzun olması hak (doğal) olur.

Nitekim Resûlullah S.A. efendimiz hüzünlü idi; daima düşünceli idi.

***

Kalp kelimesinin bu iki türlü kullanılışı arasındaki bazı farkları beyan edeceğimizden akıl kulağı ile dinlenmesi gerek.

Bilesin ki, âlem-i emirden olan o hakikat-ı camia için ancak tasfiye ve tezkiyeden sonra devam vasıflı tam temkin hâsıl olur. Ama o et parçası böyle değildir. Zira bunun itminanı, havas (dış duyular) ve idrâke bağlıdır. Bir şey, havas (duyular) ile idrâk edilmedikçe, (tereddütten kurtulup) ıstıraptan çıkılamaz. Bu mana icabı olarak, Halil a.s. şöyle yalvardı:  «Rabbim, bana göster; ölüleri nasıl diriltiyorsun?.» (2/260)

İki manadaki kalb arasında bulunan ikinci fark şöyledir:

Hakikat-ı camia zikirle tesirlenir (zikirden etkilenir). Zikir kemale ulaşınca, zikirle ittihad eder (birleşir) ve onunla bir cevher olur. Avarif’ül-maarif adlı eserin sahibi, Allah sırrının kudsiyetini artırsın; bu üstün makam için ‘en yüce maksat’ der ve şu tabiri kullanır: Zikr-i Zat..

Et parçası olan kalp ise böyle değildir. Zira onun zikre yolu yoktur ki tesirine girip bir cevher olsun… Bundan yana uzaktır. Bilakis onda zikredilenin zuhuru zıllıyetle değil asaletledir (gölgesel olarak değil aslî olarak zuhuru söz konusudur). Zikrin yükseleceği en son nokta da zikrin dehlizine (giriş yerine) kadardır.

Üçüncü farka gelelim. Şöyle ki:

Hakikat-ı camia, nihayetin nihayetine ulaştığı, has velayetten dahi bol nasibe nail olduğu zaman, eğer matlub için aynalık olma durumu da kendisine hâsıl olur ise kendisinde zahir olan, matlubun zılli olur; aynı değil. Tıpkı, bir şeyi gösteren ayna gibi.. Zira onda zahir olan bir şahsın kopyasıdır (görüntüsüdür); kendisi değil. Amma, et parçası olan kalb böyle değildir. Zira onda zahir olan -aynanın hilafına- matlubun aynıdır; zilli değil. Bu mana icabı olarak, kudsî hadiste söyle buyuruldu:

«…Beni mümin kulumun kalbi alır.»

Bu muamele, fikir sınırlarının ötesindedir.

Sakın ha, burada hulul (Allah’ın kalbe girdiğini) ve temekkün (oraya yerleştiğini) tahayyül edesin; zira böyle bir şey küfür ve zındıklık olur. Akl-ı meaş (dünyalık akıl), bir şeyin bizzat kendisinin bir başka şeyde zuhur ettiği halde o şeyin içine girmediğini ve içine yerleşmediğini kabul etmese de… Bu, aklın kusurundandır; gaibi (görünmeyen âlemin ölçülerini) hazıra (görünen âlemin ölçülerine) kıyas etmekten kaynaklanır.

Sakın kâsırlardan (sığ düşüncelilerden) olmayasın..

Dördüncü farka gelelim…

Şöyle ki:

Hakikat-ı camia (her şeyi özünde toplayan kalp), emir âlemindendir; et parçası ise, halk âlemindendir. Hatta halk âleminden ve emir âleminden olan onun birer parçasıdır. Ama halk, onun en büyük parçasıdır; emir ise, onun en küçük parçasıdır. Bu iki cüz’ün (parçanın) bir araya gelmesinden, vahdanî bir heyet hâsıl olmuştur. Böylece, hayrete düşüren bir hal almıştır.

Her ne kadar o hayrete düşüren hali ile halk âlemi ile emir âlemine mugayir (aykırı) olanlardan hiç biri ile (kendine has terkibi sebebi ile) münasebeti ve benzerliği yok ise de, yine de o halk âleminden sayılır. Zira, arza bağlı parça bu muamelede umde (direk) sayılır. Toprağın tevazuu da, onun yükselmesine sebeptir.

Beşinci farka gelince:

Hakikat-ı camianın vüs’atı (genişliği), eşya suretlerinin onda zuhuru (görünmesi) itibarına göredir. Tazyikinden (sıkışmasından) sonra inkişaf eden et parçasının vüs’atı ise namütenahi sınırı olmayan matlubu alması itibarına göredir. Bu tazyik (sıkıştırma), dehlizinin tazyikidir. Şunun için ki o: Matluptan başkasının oraya girmesine manidir (engel olmaktadır). Hatta zikrin dahi, mezkûrun perdelerine ulaşmasına mani olur. Böylece o mukaddes haremin çevresinde, zılliyet şaibesi diye bir şey bırakmaz.

Şu da bir başka mana..

Birincisinin genişliğinde keyfiyet şaibesi olduğundan, keyfiyeti olmayan varlığa ayna olmaya lâyık (uygun) değildir. İkincisinin, keyfiyeti olmayan zattan nasibi olduğundan ona keyfiyeti olan sığmaz (keyfiyeti olanı içine almaz).

Asıl şaşılacak durum şu ki: (İnsanları) davet için rücu ettikten (geriye döndükten) sonra bu kalbe, zulmet (karanlık) ve perde gelmiştir. Bu mana icabı olarak, Seyyid’ül-beşer Resûlullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu: «Kalbime ağırlık gelir (veya perde..)»

Bu farkı daha ne kadar anlatalım?
Toprak nereede, Rabb’ül-erbab nerede?

***

Ey Kardeş!

Sakın ha, olmaya ki, bu: «M u d ğ a..» tabiri ile anlatılan kalbi önemsiz bir et parçası olarak tahayyül etmeyesin. Zira o, nefis bir cevherdir. Onda, halk âleminin sırları ve hazineleri gizlenmiştir. Emir âleminin dahi, defineleri ve sırları gömülmüş (saklanmıştır).

Üstelik bu kalp, hey’et-i vahdaniyesine bağlı olarak has bir muameleye tabi tutulmuş; onun on cüz’ü tasfiye, tezkiye, cezbe, sülük, fena ve beka ile pak ve temiz kılınmış, mâsivayla taallukatı (ilişkinin) kirlerinden arındırılımıştır. Meselâ: Kalb takallübden (devamlı değişmeden) kurtulup temkin mertebesine ulaşmıştır. Nefis dahi emmare olmaktan çıkıp itminan fezasına ermiştir. Ateşe bağlı olan parçası dahi azgınlıktan, inattan, tuğyandan alınmıştır. Toprağa bağlı unsurdan dahi, düşüklük ve hasisliği çıkmıştır.

Üstte anlatılan kıyas devam ettirilebilir. Hülâsa; ifrat ve tefrit cinsinden olan her sıfat, onun bütün cüzlerinden kalkmıştır. Bütün bunlardan halâs olup kendisine itidal gelmiştir, işte bundan sonra onun cüzleri, sırf fazilet ve kerem suyu ile terkib edilip muayyen bir şahıs haline gelmiştir. Bu şahsa da İnsan-ı Kâmil ismi verilmiştir. Bu şahsın, vücud merkezinin hulâsası olan (varlığının özünü teşkil eden) kalbine de: «M u d g a.. (et parçası.)» tabiri kullanılmıştır. İşte o mudganın hakikati budur. İbare ölçüsüne göre, dedikodu kisvesinde, ibare mikyasına göre bu manalar zuhur etmiştir.

Emir Sübhan Allah’ındır.

***

Burada nakısın biri şöyle bir soru sorabilir: “Her insan, bu on cüzden mürekkeptir (bir araya gelmiştir). Bu cüzlerin terekkübünden, onun için bir hey’et-i vahdaniye vardır zaten?”

Bu soruya şu cevabı veririz: “Evet, her insan bu cüzlerden mürekkeptir. Lâkin bu cüzler, pak ve temiz olmuş değildir. Cezbe ve sülük yolu ile masiva kirlerinden halâs olmamıştır. Haliyle İnsan-ı kâmil cüzleri böyle değildir. Zira onlar, fena ve beka ile pak ve nazif olmuştur. Nitekim bu mana daha önce anlatıldı.

Bu cüzler, her insanda birbirinden farklı olduğundan ve her unsurun da kendi altında birbirinden farklı unsurları ve halleri bulunduğundan zarurî olarak, onun hey’et-i vahdaniyeden nasibi olmaz. Eğer bir hey’eti var ise, o da hakikî değil; itibarîdir. Amma, insan-ı kâmilin cüzleri böyle değildir. Zira o, temayüz (farklılaşma) ve tebayün (ayrı ayrı olma) vasfından çıktıktan sonra, imtizaç ederek karma bir durum almış; birbirine zıt halleri, birbirine uymayan hükümleri ondan ayrıldıktan (ortadan kalktıktan) sonra, tek bir hüküm üzerine karar kılmıştır. Böyle olunca da, hey’et-i vahdaniye (tek bir hey’et) onda zarurî olarak hakikat olmuş; itibarî olmamıştır. Tıpkı muhtelif ilâçlardan meydana gelen bir macun gibi.. Onların parçaları bir araya gelip bazısı bazısına karıştıktan sonra, onun için bir hey’et sabit olmuş; ayrı ayrı olan hükümler dahi ondan gitmiştir. Böylece, onun için tek hüküm arız olmuştur. Bu manayı anla!

En iyi bilen Sübhan Allah’tır.

***

Ey Kardeş,

O et parçası (Mudga) için tesbit edilen bütün bu kemalât, ancak: «kâbe kavseyn / iki yayın birleşimi» (53/9) mealine gelen âyet-i kerime ile anlatılan makamdadır.

Burada her ne kadar zuhur eden (zahirde görünen), sureti teşkil eden gölge değil, öz zât olsa da belki zuhur eden şeyde zuhur yerinin vasfının bulunduğu vehmine kapılmak mümkün olabilir. Fakat aynada zuhur eden (görünen) şahıs aynanın vasfından arınmış değildir. Bu bakımdan yayın iki ucu arası (iki gavs) söz konusudur.

Anlatılan makamın daha ötesinde ise «ev ednâ / daha da yakın» (53/9) âyet-i kerimesi ile anlatılan makam vardır. Burası öyle bir makamdır ki, orda (aynada) zuhur eden (zahir olan), zuhur yerinin (görünenin) hiçbir vasfını almamıştır. Orada (öz Zât üzeriene) zaid (fazladan) bir şey dahi tahayyül edilemez. Bu makamda iki yay (iki yayın aralığı) da söz konusu değildir. Orada tek bir vasıftan başka bir şey tasavvur edilemez. Zira anlatılan «.. daha da yakın..» makamına münasib olan da budur.

Bu makamın muamelesi «.. iki yayın birleşimi..» âyet-i kerimesi ile anlatılan makamın muamelesine mugayirdir (zıttır). İmkân âlemi yapraklarını çevirmek gerekir ki; yükleri (ağırlıkları, manaları): «.. iki yayın birleşimi..» makamından «.. daha da yakın..» makamına taşımalı…

***

Kelâmımızda işaret, remz, beşaret (müjde) ve hazineler vardır.

İlham eden Allah’tır.

Allah-ü Teâla, Efendimiz Muhammed’e ve ashabına salât, selâm ve bereket ihsan eylesin.

Mektubat-ı Rabbani