Samimiyet tarafından yazılmış tüm yazılar

NAMAZ ve SEMÂ

Pek değerli kardeşimin malumu olsun ki: Namaz, İslâm’ın beş erkânından ikincisidir. Her ne kadar cüz’î ise de çok ibadetleri içinde toplayıcı/camidir. Ve bu camiiyyetten ötürü namaza küllîlik hükmü verilmiştir. Hakk Teâlâ’ya yaklaştıran ibadetlerin tümünden daha yüksektir.

Âlemlerin Efendisi’ne “sallallahu aleyhi ve sellem” rüyet nimeti/devleti, miraç gecesi cennette müyesser olmuş; bu dünyaya indikten sonra dahi bu hayata münasip bir şekilde namazda gerçekleşmiştir. Bu sebeple, Resulûllah “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimiz şöyle buyurdu: “Namaz müminin miracıdır.” “Kulun, Rabbına en yakın olduğu an namazdadır.”

Resulûllah “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimize kâmil manada tabi olanlara ise anlatılan devletten/namazdaki rü’yetten bolca nasip vardır. Zira hakikî manada rüyet, bu dünya hayatında takat getirilecek bir şey değildir.

Eğer Allah-ü Teâlâ, namaz emri vermeseydi, maksudun yüzünden perdeyi kim kaldırabilir, maksuda ulaşmak yolunda taliplilerin delili ne olabilirdi?

Gamlı, kederlilere lezzet getiren namazdır. Uzaklık ve ayrılık eleminden hasta olanlara rahatlık getiren namazdır. Resulûllah “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimizin: “Beni rahata kavuştur, ya Bilâl!” emri bu manaya işarettir. “Gözümün nuru namazdadır.” manasındaki hadis-i şerif dahi anlatılan temenninin bir işaretidir.

Namazın haricinde ve namazın hakikatini anlamadan hasıl olan zevkler, vecdler, ilimler, marifetler, haller, makamlar, nurlar ve renkler, kalpteki telvin ve temkinler, keyfiyeti belli olan ve olmayan tecelliler ile vasıflanabilen ve vasıflanamayan zuhurâtların hemen hepsi birtakım zıller (gölgeler) ve suretlerdir (hakikatten mahrum, görünüşten ibarettir). Bunların menşei/kaynağı vehim ve hayaldir.

Namazın edası sırasında müyesser olan haller, namazın haricinde hâsıl olan bütün kemalâtın fevkinde/üstündedir. Zira o haller zıll/gölge ve suretten kurtulamamış, yüksek ve kıymetli olsalar da asldan nasip alamamışlardır. Amma, namazdaki haller böyle değildir; zira asıldan nasibi vardır. Asılla zıll, bir şey ile gölgesi/sureti arasında ne kadar fark varsa, namazdaki haller ile namaz dışındaki haller arasında o kadar fark vardır.

Namazın hakikatına şuurlu olan bir musalli/namaz kılan, namazını eda ettiği zaman, bu dünya hayatından çıkar, âhiret hayatına geçer. Bu vakitte hiç şüphe yok; âhirete mahsus olan devletten/nimetlerden bolca nasib alır; araya gölgesellik/hayal karışmaksızın asldan bir haz hâsıl olur. Zira dünya hayatındaki kemalât, gölgeden ve suretten ibarettir. Araya aks, zıllîyet karışmaksızın hasıl olan muamele, âhirete (âhiret nimetlerine) mahsustur. O halde zılden uzak olan asldan nasiplenmek için miraç mutlaka gerekmektedir ki o da mü’minlerin namazıdır.

Böyle bir nimet/devlet ancak bu ümmete mahsustur. Bu devletle müşerref olup saadet kazanmaları, ancak, Resulûllah’a tebaiyetleri yolundan olmuştur. Ona ve âline salât ve selâm… Nitekim, Resulûllah ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz bu devlete ermek için dünya hayatından çıktı; miraç gecesi âhiret hayatına geçip cennete girdi.

***

Şu da müşahede edilen bir durumdur ki: Allah’ın inayeti ile ölüm anında hâsıl olan haller, namazdaki hallerin fevkinde/üstündedir. Zira ölüm, âhiret hallerinin mukaddimeleri arasındadır. Âhirete daha yakın olan, daha tamam ve daha mükemmeldir. Zira burada, suretin zuhuru vardır; orada ise hakikatin zuhuru… İkisi arasında o kadar çok fark var ki… Aynı şekilde, ALLAH’ın keremi ile, kabirde/küçük berzahta hâsıl olan haller, ölüm vakti hâsıl olan hallerin fevkindedir.

Büyük berzah olan Kıyamet günü müyesser olan haller kabir âleminin hallerine nisbetle daha yüksektir. Çünkü orada müşahede edilen daha tamam ve daha mükemmeldir.

Anlatılanların tümünün fevkinde bir müşahede makamı vardır ki, onun haberini Muhbir-i Sadık Resulûllah “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimiz vermiştir: “Allah’ın bir cenneti vardır ki orada ne huri bulunur, ne de köşkler… Rabbimiz orada tebessüm eder gibi tecelli eder (şekil, suret, zaman ve mekândan münezzeh olarak).”

Netice olarak, zuhur yerlerinin en aşağı derecede olanı dünya ve içindekilerdir. Onların tümünün fevkinde olan ise anlatılan cennettir. Hatta dünya, asla bir zuhur yeri olmamıştır. Dünyaya mahsus olan zıllerin zuhuru ve misallerin ayna olması, Fakir’e göre dünyalık işlerden sayılır. Bu zuhurata, isimlerin tecellisi veya sıfatların tecellisi ya da Zat’ın tecellisi denilmesi bir şeyi değiştirmez. Hakikatte imkân dairesine dahildir/mahlûklara ait şeylerdir.

Allah-ü Taâlâ, onların söylediklerinden yana, tam bir yüceliğe sahiptir.

Dünyayı baştan başa mülâhaza ettiğim zaman, onu sırf bir boşluk olarak görüyorum. Ondan, matlubun (maksûdun) kokusu hiç gelmiyor.

Hâsılı kelâm: Dünya âhiretin tarlasıdır. Orada matlubu aramak, nefsi boşuna yorup helak etmektir. Yahut, matlubun gayrını matlup sanmaktır. Pek çokları bu belaya müptelâ olmuşlar; rüya ile hayal ile tatmin olmuşlardır. Kendisinde asıldan yana bir şey bulunan ve bu vatanda, matlubun kokusunu veren ancak namazdır. Kalanı savrulup giden ağaç kabuklarıdır…

***

Bu taife/tasavvuf yolunda olan zümre içinde namazın hakikatına eremeyenler ve ona mahsus olan kemalâta vâkıf olamayanlar, marazlarına/manevi hastalıklarına başka işlerden ilâç arar duruma gelmişler; muradlarının hâsıl olması için çeşitli şeyler aramaya başlamışlardır. Hatta onlardan bir taife namazı halden uzak saymış; onu, uzaklaşma ve ayrılma olarak görmüşler ve benzeri muhal şeyler iddia etmişlerdir… Orucun, namazdan daha faziletli olduğunu sanmak gibi…

Namazın hakikatini anlamayan ve namaza mahsus kemâlâta vakıf olamayan bu taifeden bir topluluk dahi, ıstıraplarını teskin etmeyi nağmelerde, semâ yapmada, vecd ve tevacüdde (ki zevkte) aramışlar; matluplarına kavuşmayı, nağmeler perdesinin arkasında mütalaa etmeye başlamışlardır. Bunun için de, raksı ve hareketlenmeyi, kendilerine bir yol edinmişlerdir. Ne var ki onlar: “Allah’ın size haram etliği şeyde şifa yoktur.” manasına gelen hadis-i şerifi de duymuşlardır.

Evet,  boğulmakta olan, her ot köküne (kuvvetsiz, zayıf şeye) yapışır. Bir şeyi aşırı sevmek, sahibini kör ve sağır eder.

Eğer onlara, namazın hakikatından yana bir parça açılsa, zevk burunlarına ondan bir parça koku ulaşsaydı, semâ* ve nağmeye* meyletmezler; kat’iyyen, vecde (coşmaya) ve tevacüde (kendinden geçmeye) yönelmezlerdi.

Bir mısra:

Bulamayınca hakikatlerin yolunu,
Yol edindiler kendilerine oyunu.

Ey kardeş! Namaz ile nağmeler arasında ne kadar fark/uzaklık varsa, namazdan hasıl olan kemâlât ile nağmelerin sebep olduğu kamâlât/teessürat arasında o kadar fark/uzaklık vardır. Akıllı olana bu kadar işaret yeter. 

***

Bugün bu sözler, pek çoklarına ağır gelebilir. Akıl ve anlayışlarına uygun gelmeyebilir. Fakat marifetleri insaf ile ölçerler, şer’i ilimler ile karşılaştırırlarsa, hangisinin nebevi şeriata daha çok tazim ve hürmet ettiğini görüp şu uzak görme vartasından kurtulurlardı.

Görmezler mi ki bu fakir kitap ve risalelerinde tarikat ve hakikatin şeriatın hizmetçisi olduğunu; nebinin/peygamberin kendi velayeti de olsa nübüvvetin velayetten üstün olduğunu söylüyor. Velayet kemâlâtının nübüvvet kemâlâtı yanında hiçbir kıymetinin olmadığını yazıp duruyor.

Bu sözlerden maksat, Sübhan Hakk’ın nimetini izhardır. Tarikat taliplerini teşviktir. Yoksa kendimizi başkalarından üstün tutmak değil… Nefsini frenk gâvurundan efdal/üstün bilene (benlik/üstünlük davası yoluna girene) marifetullah haramdır.

***

Bu mektubu mütalaa ettikten sonra, namazın sırlarını öğrenmek ve onun hususî kemalâtını tahsil etmek için, sizde bir şevk zâhir olursa, bu şevk dahi sizi mustarip bir hale getirirse, istiharelerden sonra bu tarafa gelirsiniz. Böylece, ömrünüzün bir kısmını da namazın sırlarını öğrenmeye sarf etmiş olursunuz.

İrşad yoluna hidayet eden Hâdî Allah’tır.

Selâm hidayete tabi olup Mütabaat-ı Mustafa’yı bırakmayanlara..

Ona ve âline salât ve selâm..

**Nağme ve Semâ**

Bu kıymetli yolun üstünlüğü ve Nakşibendi tabakasının yüksekliği, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve çirkin bid’atlardan kaçınma sebebiyledir. Bu yüzden bu yüce tarikatın büyükleri cehri/açık zikirden kaçındılar, gizli zikri emrettiler. Semâ, raks, vecd ve tevâcüd (kendinden geçmek ve şuursuz hareket ve sözler) gibi Resûlullah’ın ‘sallallahu aleyhi ve sellem’ ve Hulefa-i Raşidin’in devrinde olmayan şeylere engel oldular. Onların zamanında olmadığı için halvet (yalnız başına kalmak) ve erbain (kırk gün bir yere kapanıp çile çıkarmak) yerine halk içinde halveti (halvet der-encümeni) tercih ettiler. Şüphesiz sünnete olan bu bağlılıkları büyük neticelerin elde edilmesini sağlamış; bid’atlardan sakınmalarından dolayı çok çok semerelere kavuşmuşlardır. Üstte anlatılan mana icabı olarak, başkalarının nihayetinde olan, bu zatların bidayetine derc edilmiş; bunlara mensub olmak dahi, bütün mensubiyetlerin üstünde olmuştur.

Bu zatların kelâmı, kalbî marazlara deva, nazarları manevî illetlere şifadır. Bunların güzel teveccühleri, talipleri iki cihanın yersiz alâkalarından alır. Bunların üstün himmetleri, müridleri bu imkân bataklığından (kötülükler ile manevî çukurlardan) alır; vücub zirvesine (ilâhî nimetlere) ulaştırır.

Pek güzeldir Nakşibendilerin yolculukları;
Sessizce ulaştırırlar hareme yolcuları..
Alır götürür sohbetleri, tüm vesveseleri;
Kalbinden müritlerin, pek güzeldir kerem şanları! 

Ancak, bu zamanda Nakşibendiye’ye anlatılan şekilde bağlılık anka kuşu gibi bir şey oldu. Perdelerin arkasına geçti; orada gizlenip kaldı. O kadar ki, bu büyük devleti bulamadıkları ve bu üstün nimeti kaybettikleri için bu Tabaka’dan bir cemaat çeşitli yollara sülûk etti. Nefis cevheri bulup almak yerine, buldukları çanak parçaları ile sevindiler.

Hatta onlar, son derece sıkıntı ve şaşkınlıktan, bu büyüklerin yollarını terk ettiler. Zaman zaman teselliyi cehrî zikir yapmakta arar oldular. Bazı zaman dahi, tatmin olmayı raksta, semâda ve dönmekte buldular.

Kendilerine celvette halvet müyesser olmayınca, erbainiyyatları tercih yoluna gittiler. Bu yaptıklarından daha acaibi: Böyle şe’ni bir bid’atı, bu mübarek bağlılık için bir tamamlayıcı ve tekmil edici sanmalarıdır. Böylesine bir tahribi, tamirden saymalarıdır.

Sübhan olan Yüce Allah onlara insaf versin. Onların ruh burunlarına, bu büyük zatların kemalâtından bir koku ulaştırsın. Ta ki: Böyle yeri olmayan şeylerle uğraşmayı bırakalar; Sad ve Nun Hakkı için… Nebi ve onun pek şerefli âli hürmetine… Ona ve diğerlerine salâtlar ve selâmlar.

Yukarıda anlatılan bid’atlerin yaygınlığı o hadde vardı ki; bu büyüklerin yollarının aslı kapandı. Böyle olunca da, büyüğü ve küçüğü, burada anlatılan bid’atları tercih etme yoluna koyuldular. Esas olan kadim yoldan yüz çevirdiler. Durum öyle hal aldı ki; şayet tarikat düşmanları, bu tarikatın, bid’ata sarılıp sünneti terk etmek olduğunu söyleseler, bu onlar için caiz olur/haksız sayılmazlar.

***

Bu yolun büyükleri, halleri ve vecdleri şer’i hükümlere tabi kılmışlar, ahkâm-ı şer’iyyeye uygun hale getirmişlerdir. Zevkleri ve marifetleri, dini ilimlerin hizmetçisi kabul etmişlerdir. Şer’i şerifin kıymetli cevherlerini, ceviz kadar değeri olan vecd ve muz kadar kıymeti olan hal ile asla değiştirmezler. Sûfilerin, şer’i şerife aykırı olan sözlerine aldanmazlar. Şer’an yasak edilen ve sünnet-i seniyyeye ters düşen şeyleri yaparak elde edilen halleri istemez, kabul etmezler. Bu yüzden semâ ve raksı caiz görmezler; sesli zikre yaklaşmazlar. Hâlleri, kazançları devamlıdır; vakitleri kesintisiz sürüp gider. Zatî tecelliler, başkalarına şimşek gibi çakıp geçse de bunlar için daimidir. Çabuk yok olan huzura hiç kıymet vermezler. Onların makamları, kazançları, geçici huzur ve tecellilerin çok üstündedir.

Hace Ahrar Hz. şöyle dedi: “Bu Silsile-i Aliyye’nin büyükleri, uçup oynayanlar, raks edip deveran edenlerle kıyas edilemez. Bunların halleri ve nisbetleri cidden çok büyüktür.”

***

Hangi tarikatta ki, nefse muhalefet fazladır; o, yolların en yakınıdır. Hiç şüphe edilmeye ki: Tarikat-ı Nakşibendiye’de nefse muhalefete riayet, diğer tarikatlara nazaran pek çoktur. Çünkü bu yolun büyükleri, azimetle ameli ihtiyâr edip ruhsat yolundan kaçınmışlardır. Malum bir durumdur ki: Gerek haramdan, gerekse fuzuli şeylerden sakınmak azimettir; her ikisine de riayet edilmektedir. Amma, ruhsat böyle değildir. Zira ruhsatta yalnız haramdan sakınmak vardır.

Burada ‘diğer tarikatlar erbabı katında da azimetin tercih edilmesi mümkündür’ denirse, derim ki: “Sair tarikatlarda semâ vardır; raks vardır. İş onlarda ruhsat haddine varır. Hem de birçok kaçamaklardan sonra… Azimet (mecali) bunun neresinde? Aynı şekilde, cehren yapılan zikirde, ruhsatın fevkinde bir şey tasavvur edilemez. Sair tarikatların meşayihi, kendi tarikatlarında, bazı sahih niyetlerle yeni işler ihdas etmişlerdir. Bu işlerdeki tashihin nihayetinde ise, ruhsat hükmü vardır. Ama bu Silsile-i Aliyye böyle değildir. Bunlar, kıl kadar olsa dahi, sünnete muhalefet olarak bir şeye cevaz vermezler.

***

Vecd ve semâ, (ruhsat yönü ile) şartlarına uygun gerçekleşse bile seyr-ü sülük yolunun başında olanlar için zararlı ve ilerlemelerine manidir. Çünkü yolun başında olanın vecdi bozuktur. Hal ve hareketlerine nefsani arzular karışmıştır. Başlangıçta olanlar yani müptediler, erbab-ı kulubdan (kalp erbabından) dahi değildir. Erbâb-i kulûb olanlar yoldakilerdir; müptedi ile müntehi arasında bulunurlar… Müntehi demek, yolun sonuna varan, fenâfillah ve bekâ billah makamlarına ulaşandır.

Hülâsa…    

Semâ, yolun ortasında olanlar ile yolun sonuna varmış olanların bir kısmı için (ihtiyaç ve ruhsat yönü ile) caiz olabilir. Lâkin şunun bilinmesi gerekir ki: Erbab-ı kulubun semâya olan ihtiyacı mutlak değildir. Ancak bunlar arasında, henüz cezbe devleti ile müşerref olmayıp da seyr-ü sülük mertebelerini riyazet ve ağır mücahedeler ile kat edenler için semâ imdada gelir ve onlara yardımcı olur. Amma erbab-ı kulub, cezbelilerden (meczuplar zümresinden) ise seyr-ü sülük mertebelerini kat etmeleri cezbenin yardımı ile olacaktır. İşte bunlar, semâya muhtaç değillerdir.

Şunun da bilinmesi gerekir ki; semânın faydası, cezbeli olmayan erbab-ı kulub için de mutlak değildir. Bundan faydalanmaları, bazı şartlara bağlıdır. O şartlar olmadan olmaz; o zaman iş boş olur, savrulup giden kuru ağaç kabuklarına döner. Bu şartlar cümlesindendir ki: Nefsinin kemal bulduğuna, kemale erdiğine itikad etmeye… Eğer nefsinin tamam olduğuna itikad ederse, engel olur/mahpus kalır.

Evet, hali yukarıda anlatıldığı gibi olana semâ, urucdan/yükselmeden yana bir şey getirir. Ama semâ vaktinde çıktığı makamdan, sükûnet bulduktan sonra düşer.

Halleri istikamet üzere olan büyüklerin kitaplarında, semânın beyan edilen şartları vardır ki; onların pek çoğu, bu zamanın adamlarının çoğunda yoktur. O eserlerden biri de Avarif’ül-Maarif adlı kitaptır: “Bu zamanda şayi/yaygın olan semâ, şu anlarda alışılmış olan içtima hiç şüphe edilmeye ki muzırdır/zararlıdır ve engelleyicidir; hem de katıksız. Onda uruc için hiç bir ümit/ihtimal yoktur. Onunla yükselme ve ilerleme dahi tasavvur edilemez. O mahalde semânın yardımı yoktur; amma o mahfilde semânın zararı mevcuttur.”

***

Soru: Güzel sesle Kur’an Kerîm, naat (ilâhi/kaside) ve mevlid okumakta ne gibi bir sakınca/zorluk vardır?

Cevap: Bu hususta yasak olan odur ki, Kur’an harfleri tahrif ve tağyir edilir. Bir de, yasak olan nağme vezinlerine uyup makam tutturmak için sesi alçaltıp yükseltmektir. Bir de buna uygun düşen el çırpması eklenir ise… Kaldı ki, böyle bir şey şiirde dahi yakışık alan mubah cinsi değildir.

Bu hususta yasak olan odur ki, Kur’an harflerini değiştirmek, nağme ölçülerine riayet ederek okumak, besteli bir şekilde sesi titretmek, alçaltıp yükseltmek ve besteye uygun bir şekilde el çırpmak yasaklanmıştır. Bu tür şeyler şiirde bile mubah değildir.

Şayet, üstte anlatılan mahzurlar olmadan, iyi niyetle kasideler okurlarsa ve Kur’an harflerine bir tahrif gelmeyecek şekilde okurlarsa, bu durumda ne gibi bir mani olabilir?

Ey mahdum!

Bu yol tamamen kapatılmadıkça, heveskârlar bir türlü vazgeçmezler. Şayet aza cevaz verecek olsak, iş çoğa varır. Nitekim ‘azı çoğa götürür’ sözü meşhurdur.

***

Allah-ü Taâlâ’nın şu kavli, ğınadan (çalgılı türkü şarkıdan)  men etmek için gelmiştir: “İnsanlar arasında; bilgisizce, Allah yolundan saptırmak ve bir eğlence için boş lafa müşteri çıkan adam vardır.” (31/6)

İbn-i Abbas’ın talebesi ve tabiinin büyüklerinden Mücahid şöyle dedi: “Bu âyet-i kerimede geçen Lehv’el-hadis (boş laf) ğınadır.” Bu manada, Medarik’te ise şöyle geçer: Uydurma kıssa ve ğınadır. İbn-i Abbas ve Ibn-i Mes’ud dahi yemin ederek dediler ki: “Bunun manası, ğınadır.”

Mücahid “O kimseler ki; kötü söze şahitlik etmezler…” (25/72) âyet-i kerimesinin manasında şöyle dedi: “Yani ğına meclisinde hazır olmazlar.”

Hidayet imamlarından Ebu Mansur Matüridî’nin şöyle dediği nakledilir: “Zamanımızın Kur’an okuyanlarından birine, (tecvid ile değil de nağmeli bir ses ile) Kur’an okurken, güzel ettin, ne güzel okudun, diyen küfre girer, karısı kendisinden boş olur. Allah-ü Taâlâ, onun bütün hasenatını iptal eder.

Kadı Zahirüddin’in, Ebu Debusi’den naklen şöyle dediği anlatıldı: “Bir kimse, şarkıcıdan ğına ya da haram olan bir fiil görse; bunu da inanarak veya inanmayarak güzel kabul etse; derhal mürted olur. Zira: Şer’i şerifin hükmünü batıl saymış olur.”

Bir kimse, şeriat hükmünü batıl sayarsa, bütün müçtehitler katında o mümin değildir. Allah-ü Taâlâ, onun taatını kabul etmez. Bütün iyiliklerini iptal eder. Allah-ü Taâlâ, bu gibi şeylerden bizi korusun.

Ğınanın haram oluşu hakkında âyetler ve hadisler cidden çoktur. O kadar ki, onları saymak zordur.

Durum anlatıldığı gibi olunca, bir şahıs, ğınanın mubahlığı üzerine mensuh bir hadis veya (hükümsüz) bir fetva anlatırsa, buna itibar edilmez. Zira vakitlerin hiç birinde, fakihlerden hiç bir fakih, ğınanın mubah olduğu hakkında fetva vermemiştir. Raks edip ayak vurmaya cevaz vermemiştir. Nitekim bunlar, İmam-ü Hümam Ziyaeddin Sami’nin Multakat risalesinde anlatılmıştır.

Sofiyenin amelleri, helâl ve haram işinde senet değildir. Onları mazur görmemiz yetmez. Onları ayıplamayız; işlerini Allah’a ısmarlarız.

Burada muteber olan, İmam Ebu Hanife’nin, İmam Ebu Yusuf’un, İmam Muhammed’in kavlidir. Allah onlara rahmet eylesin.. Şibli’nin ve Ebu Hüseyin Nuri’nin ameli değil..

Bugün, kusurlu sofiye, semâ ve raksı, dinleri ve şeriatleri haline getirmişler, onu taatları ve ibadetleri gibi tutmuşlardır. Bu manada bir âyet-i kerime şöyledir: «Onlar öyle kimselerdir ki; dinlerini bir oyun ve bir eğlence haline getirmişlerdir.» (7/51)

Yukarıda anlatılan rivayetlerden bilinmiş oldu ki: Bir kimse, haram bir fiili güzel kabul ederse, İslâm zümresinden çıkar. Mürted olur.

Bunun üzerine, semâ ve raks meclisine tazim etmenin; hatta, onu taat ve ibadet haline getirmenin şenaatini düşünmelidir..

Allah’a hamd ve şükürler olsun.. Meşayihimiz bu gibi işlere müptelâ olmamıştır. Bizim gibi uyanlarını dahi, o gibi şeylere uymaktan halâs ettiler..

***

Duyuyoruz ki, mahdumlar semâya meylediyorlarmış; cuma geceleri, semâ ve kaside meclisi kuruyorlarmış. Arkadaşların pek çoğu da buna muvafakat ediyorlarmış..

Hayret, bin defa hayret..

Diğer silsilelerin müridleri, bu işi ancak kendi şeyhlerini esas alarak yaparlar. Bu işte hak üzere olmasalar da, şeriatın haram kıldığı bir şeye bu sebeple haram değil diyorlar. Peki, bu işi yaparken bizim arkadaşların mazereti nedir?. Bir tarafı ile şer’an haram olan bir şeyi işlerken diğer taraftan ise tarikat şeyhlerinin uygulamalarına aykırı davranıyorlar. Böyle olunca, bu fiilden ne şeriat ehli razı olmakta; ne de tarikat ehli..

Böyle bir şey ne şeriatın ölçülerine uygundur, ne de tarikatın esaslarına… Kaldı ki bu iş, şer’i ölçülere aykırı olmasa, sadece tarikatta yeni bir şeyin ihdası olsa dahi, yine şen’idir, çok çirkindir. Bununla, şeriatta haram olan bir şeyin irtikâbının bir araya geldiği zaman, olacağı düşünmeli…

Mektubat-ı Rabbani

‘BİR YAPRAK BİLE’

O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez…
Arz’ın karanlıklarındaki tek bir tane, yaş ve kuru herşey Kitâb-ı Mubîn’dedir.
(Ayet-i Kerime Meâli)

Hazreti Musa aleyhi’s-selam’ın: “Ya Rabbi, hikmet ve adaletinin gizli tecellilerinden bana da bir şule göster” niyazına, Hakk Teâlâ Hazretleri “Falan sahradaki çeşmeyi, görülmeyecek bir yerden seyret”  hitabıyla mukabele buyurur.

Hazreti Musa aleyhi’s-selam sahraya varır, çeşmenin yakınındaki bir ağacın altında ibadetini yaptıktan sonra, beklemeye koyulur.  

Sahranın bir ucundan atlı bir gencin çeşmeye doğru geldiğini görür. Çeşme başına gelen genç atından iner. Su içmek için eğildiğinde boynundaki altın kesesini ıslanmasın diye çıkarır ve çeşme başına bırakır. Suyunu içtikten sonra atına atlayarak yoluna devam eder fakat altın kesesini koyduğu yerden almayı unutur.

Biraz sonra suyun başına bir çocuk gelir. Tam su içecekken altın kesesini fark eder ve hiç düşünmeden keseyi alıp oradan uzaklaşır.

Altın kesesini su başında unutan adam keseyi almak için çeşmeye doğru yaklaşmaktadır.

O esnada çeşme başına inleye inleye yaşlı bir adam gelmiş; suyunu içip dinlenmektedir.

Keseyi bıraktığı yerde bulamayan atlı onun aldığını düşünerek ihtiyara: “Altınlar nerede?” der ve onu sıkıştırır. İhtiyar almadığına dair her ne kadar yemin etse de onu inandıramaz. İyice sinirlenen delikanlı belinden kılıcını çektiği gibi ihtiyarı oracıkta öldürür. Üzerini ararsa da bir şey bulamaz ve yoluna devam eder.

Olanı biteni seyreden Hz. Musa ‘aleyhi’s-selam’ hayretle hadisenin hikmetini öğrenmek için: “Yaptığından sual olunmaz olan Allah’ım!  Azamet ve Kibriyan hakkı için bu işin hikmetinden beni haberdar et!” diye dua eder. Hakk Teâlâ Hazretleri, Hz. Cebrail’i gönderir; hadisedeki hikmet ve adaleti açıklamasını emreder. O da teker teker anlatır:

“Ya Musa! Çeşme başına altınları bırakan gencin babası, altınları alan çocuğun babasının malını gasp etmiş, hakkını yemişti. Çocuğun aldığı bir kese altın babasının hakkı olup miras yolu ile delikanlıya kalmıştı. O ihtiyar adam ise genç iken, altınları çeşme başında unutan gencin babasını öldürmüştü. O da babasının katilini öldürerek kısası yerine getirmiş oldu.”

*    *    *

Hak ve adalet seneler, nesiller veya âlemler sonra tecelli ediyor gibi gözükse de, ALLAH indinde zaman söz konusu olmadığı için ‘an’da tecelli eder.

İşte böyledir.

*    *    *

Kula bela gelmez, Hakk yazmayınca;
Hakk bela vermez, kul azmayınca.
Hakk kulundan bedeli yine kul ile alır,
İlm-i ledün bilmeyenler, onu kul yaptı sanır.
Cümle eşya Halık’ındır, kul eliyle işlenir,
Emr-i Bari olmayınca, sanma bir çöp deprenir.

HURMA

Hatem’ür-risalet “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimiz şöyle buyurdu: “Sizden biriniz iftar ettiği vakit, hurma ile iftar etsin; zira o berekettir.”

Hurmanın bereket oluşu, onun ağacı olan Nahle, câmiiyyet (cem edici) vasfı ve mu’tedil sıfatlar üzere yaratılmış olmasındandır; tıpkı insan gibi… Bu sebeple, Nebi “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimiz, hurma ağacına, “Âdemoğlunun ammesi” (amcası veya halası) ismini verdi. Buyurdu ki: “Ammeniz olan hurma ağacına kerem ediniz. Zira o, Âdem’in çamurunun bakiyesinden (arta kalanından) yaratıldı.”

Nahle ağacının meyvesi olan hurma ile iftar eden, kendisinden (ve kendisi gibi çok çeşitleri câmi) bir parça ile iftar etmiş, hurmanın câmiyyet hakikati de iftar edenin hakikatinden bir cüz/parça olmuş olur. Onu yiyen, câmiyyet vasfı olan hurmanın hakikatına derc’edilmiş olan gayri mütenahi kemâlatı cem etmiş olur.

Anlatılan mana, onun diğer zamanlarda yenmesi ile hâsıl olur ise de; iftar vaktinde, fani lezzetler ve mani şehvetlerden yana boş olunduğu için tesiri daha ziyade, bu mananın zuhuru daha tam ve kâmil olur.

Resulûllah “sallallahu aleyhi ve sellem” Efendimizin, «İnsanın hurma ile sahur yapması ne güzeldir» buyurmasındaki mana ise hurmanın, sadece gıda yönü ile değil yiyen kişinin hakikatini de tamamlayıcı olması yönüyle olup ne zaman ki bu faide iftar vaktinde ele geçmezse; telafisi için hurma ile sahur yapmaya teşvik içindir.

Hurmanın yenmesindeki bir başka faide de, diğer bütün gıdaların (özünün) onun özünde bulunması ve bu camiiyyeti itibarı ile bereketinin taa iftar vaktine kadar devam etmesidir.

Bu mezkür gıdanın (zahiri) faidesi, ancak, şer’î (helal ve doğal) yoldan temin edilip ve şer’î sınırlar kıl kadar aşılmazsa hâsıl olur.

Aynı şekilde bu faidenin hakikati, yiyen kimsenin sureti aşıp manaya ve hakikata ulaşması, zahirden geçip batınla mutmain olması ile müyesser olur. Durum böyle olunca, yenen şeyin zahiri o kimsenin zahirine yardımcı; batını ise yiyen kimsenin batınını kemale erdirici olur. Aksi halde onun faidesi zahiri yardımla sınırlı (kısıtlı) kalır. Yiyen dahi aynı kısıklık (hakikattan mahrumiyet) içinde (kusurun ta ortasında) kalır.

Bir şiir:

Gayret et, cevher yapmaya yediğini,
Sonra ye, dilediğini…

İftarı acele yapmak, sahuru tehir etmekteki incelik de, gıdanın, yiyeni (zahir ve batın) tekmil etmesi içindir.

Ve’s-selâm.

Mektubat-ı Rabbani

YA HANNÂN YA MENNAN!

Ashab-ı Kiram’dan birisi Huzur-u Risâlet Penâhiye gelerek: “Ya Resûlallah, îmân üzere ölen herhangi bir kimse cehennemde kalacak mı?” sorusuna cevaben Resûlullah ’Sallallahu aleyhi ve sellem’ Efendimiz şöyle buyurdu: 

Evet, kalacak! O da cehennemin dibinde bin yıl müddetle kalmış bir kimsedir. “Ya Hannan, Ya Mennan!” diye feryat eder. Sesi o kadar yükselir ki, Cibril onun sesini duyunca “Acaba ne oluyor?’ “Acaba ne oluyor?” diyerek hayretinden şaşakalır. Nihayet dayanamayıp, Rahman’ın arşının önünde secdeye kapanır. Hakk Teâlâ, Ey Cibril kaldır başını, buyurur. O da başını kaldırır. Cenab-ı Hakk, onun neler duyduğunu bildiği halde Cibril’e sorar: “Seni bu kadar şaşırtan nedir? Cibril: “Ya Rabbi! Cehennemin dibinden gelen bir ses duydum. Ya Hannan, Ya Mennan! diye feryat ediyor… İşte ona şaşırdım” dedi. Allah-u Teâlâ, Cibril’e şöyle buyurur: Ey Cibril, Malik’e git, söyle: Ya Hannân Ya Mennan diye feryat eden kulumu oradan çıkarsın.

Cibril gider ve ona, Hakk Teâlâ’nın emrini iletir. Mâlik, cehenneme girer;  çok arar lâkin bulamaz (oradakileri, annenin çocuklarından daha iyi tanıyor olmasına rağmen…). Sonra gelip Cibril’e der ki: “Doğrusu cehennem öyle bir çatırtı ile patlayıp fışkırıyor ki, ne taşı demirden ne de demiri insandan ayırt edebiliyorum.”

Cibril geri döner, Rahman’ın arşı önünde tekrar secdeye kapanır. Allah-u Teâlâ ona: Ey Cibril kaldır başını! Niçin kulumu getirmedin? diye sorar. Cibril: Ey Allah’ım, Mâlik diyor ki: Cehennem öyle bir çatırtıyla patlayıp fışkırıyor ki, ne taşı demirden ne de demiri insandan ayırt edebiliyorum. Allah-u Teâlâ Hazretleri şöyle buyurur: Mâlik’e söyle, o kulum, cehennemin gizli ve şu kadar derinliğinde filanca yerin şu köşesinde bulunmaktadır.

Cibril tekrar Mâlik’e gelerek durumu ona haber verir. Mâlik, yeniden cehenneme girer. Adamı tarif edilen yerde, baş aşağı atılmış, başı ayaklarına ön saçları ile bağlanmış, elleri boynunda kenetli, üzerine yılanlar, akrepler üşüşmüş bir halde bulur. Onu, üzerindekilerin döküleceği biçimde tutup bütün kuvvetiyle silkeler, sonra zincirler ve bukağıların parçalanacağı bir şekilde kuvvetle çekerek onu ateşten çıkarıp hayat suyuna daldırır. Sonra da Cibril’e teslim eder.

Cibril onun perçemlerinden tutup Rahman’ın arşı önüne kadar sürükleyerek getirir. Yolda Cibril’in karşılaştığı her melek topluluğu, bu kulu gördüklerinde ’üf be şuna!’ diye tepkilerini dile getirirler.

Cibril, Rahman’ın arşı önünde tekrar secdeye varır. Allah-u Teâlâ Hazretleri: Ey Cibril kaldır başını, der. Daha sonra da diğerine: Kulum, seni güzel bir biçimde yaratmadım mı? Sana elçi göndermedim mi? O elçi sana kitabımı okumadı mı? Sana iyi yapmanı emredip kötü olandan da nehyetmedi mi? diye sorar. Kul da bunların hepsinin doğru olduğunu söyler. Cenab’ı Hakk: O halde şu şu günahları niçin işledin, der. Kul da: Rabbim! Günah işlemekle kendi kendime zulmettim ve nihayet şu kadar sene cehennemde kaldım. Ancak Senden asla ümidimi kesmedim Rabbim! Sana hep: ’Ya Hannân, Ya Mennan! (Ey rahmeti ve ihsanı hesapsız!) diyerek yakardım. Kerem ve ihsanınla kurtardığın bu kuluna artık merhametinle muamele eyle! der.

Bunun üzerine ALLAH-u Teâlâ Hazretleri: Ey Meleklerim, şahit olunuz ki, bu kulumu (rahmetimle) bağışladım, buyurur.

İmam Ebu Hanife Müsnedi

*****

Bu kıssa, bir gün, Hasan-ı Basrî hazretlerinin yanında anlatılır. Cehennemde “Ya Hannân, Ya Mennân!” diye ağlayıp sızlayarak bin yıl azab çektikten sonra en son çıkanın “Hinâd” adında birisi olduğu söylenir. Sözün burasında oluk oluk gözyaşı akıtarak ağlamaya başlayan Hazret: “Keşke” der “Ben Hinâd olsaydım.”

Bu sözleri üzerine yanında bulunanların hayretten şaşa kaldıklarını görünce der ki:

-Neden şaşırdınız?

Hinâd denilen adam (sonsuz olan hayatın zerresi dahi sayılmayacak kadar kaldıktan sonra) nasıl olsa bir gün  Cehennemden çıkmayacak mı?

-Çıkacak!

-Benim ise çıkacağım da belli değil!

***

Herkesin hareketi ve görüşü bulunduğu (manevi) makama göredir. Herkes âleme kendi görüş dairesinden (nefis mertebesinden) bakar.

Mavi cam güneşi mavi gösterir, kızıl cam ise kızıl… Renkten azade camlar hepsinden doğru gösterir.

(Aynı hadisede; nefsi emmare olan başkalarını kınarken, nefsi levvame olan kendini kınar; nefsi mülhime olan ilham üzere konuşurken, mutmainne olan ise huzur ile tefekkür eder…)

Mesnevi-i Şerif

KALPTEN HABER VAR

Hz. Mûsâ aleyhi’s-selâm yolda, “Ey Allah’ım, Ey Rabbim!” diye yakaran bir çoban gördü. (Diyordu ki): “Neredesin, gelip hizmetkârın olayım! Çarığını dikeyim, saçını tarayayım. Elbiseni yıkayıp, bitlerini kırayım. Ey Yüce Rabbim, Sana süt ikrâm edeyim! Elceğizini öpeyim, ayağını ovayım. Uyku vakti gelince yerceğizini silip süpüreyim. Sana feda olsun bütün keçilerim. Seni anmak içindir bütün nağmelerim, heyheylerim.”

O çoban, bu çeşit saçma sapan şeyler söyleyip duruyordu.

Mûsâ: “Kiminle konuşuyorsun?” dedi.

Çoban: “Bizi yaratan, bu yeri göğü var edenle.” dedi.

Mûsâ dedi: Çok âsi oldun sen. Müslüman olmadan kâfir oldun.

Bu ne zırva, bu ne küfür ve saçmalama? Ağzına pamuk tıka! Küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Din ipeğini küfrün paçavraya çevirdi.

Çarık, dolak, ancak sana yaraşır. Böyle şeyler bir güneşe nasıl uygun olur? Bu tür sözlerden ağzını kapamazsan, bir ateş gelip insanları yakar. 

ALLAH’ın her şeye kadir ve her hususta âdil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret ediyorsun? Nasıl oluyor da bu çeşit saçmalamak ve çizmeyi aşmak senin inancın haline geliyor?

Akılsız dostluk düşmanlığın ta kendisidir. ALLAH bu çeşit hizmetlerden müstağnidir.

Bu çeşit sözleri ancak amcana dayına söylersin. Cisim ve ihtiyaç, Celâl Sahibi’nin sıfatlarından mıdır? Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağı muhtaç olan çarık giyer.

Senin bu sözlerin, (ALLAH): “Hastalandım, ziyaretime gelmedin”, “Benimle duyup Benimle görür” buyurduğu kullar için de anlamsızdır.

Hakk’ın seçkin kulları ile edepsizce konuşmak kalbi öldürür, gönlü karartır; amel defterini kapkara bir hale koyar. Erkekle kadın aynı cinsten olsa da, bir erkeğe “Fatma” desen, halîm ve mülâyim biri bile olsa, imkânı olsa senin canına kasteder. Kadınlar için Fatma bir övgüdür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi olur. El ve ayak bizim için övünç vesilesidir; oysa Hakk’ın müstağniliğine nispetle kusur.

(Çoban): Ey Mûsâ, ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın.” dedi. Üstünü başını yırtarak yana yana bir âh çekti. Başını alıp çöle doğru yola düştü.

Mûsâ’ya şu vahiy geldi: Kulumuzu bizden ayırdın. Sen kavuşturmaya mı geldin yoksa ayırmaya mı? Gücün yettiğince ayrılığa ayak basma. Ben’im katımda en çirkin şey boşanmaktır (ayrılıktır). Herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim. Ona metih olan söz, sana zemdir; ona göre baldır, sana göre zehir. Biz, temizlikten de beriyiz, kirliden de. Hantallıktan da ariyiz (müstağniyiz), çeviklik ve titizlikten de. Kendime bir yarar sağlamak için değil, kullarıma ikramda bulunmak içindir emirlerim. Hintlilere, Hintlilerin sözleri metihtir; Sintlilere, Sintlilerin… Onların teşbihleri ile münezzeh ve mukaddes olmam. Bu teşbih incilerini söylemekle kendileri temizlenir, pâk olurlar. Biz; dile ve söze bakmayız; gönle ve hale bakarız.

Kalp huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse sözünde kulluk ve boyun eğicilik olmasın. Çünkü kalp cevherdir, söz söylemekse a’raz. A’raz eklentidir, cevher maksat. Mânâsı gizli ve kapalı yahut başka olan bu çeşit sözler ne vakte kadar sürecek? Yanış isterim, yanış… O ateşe düş; yoldaş ol o yanışa… Canda sevgiden bir ateş tutuştur; aşktan bir ateş yak canında. Düşünceyi, sözü baştanbaşa yakıver. Yol yordam bilenler başkadır; canı, rûhu yanmış aşıklar başka, ey Mûsâ! Âşıklara her nefeste bir yanış vardır. Harap köye haraç ve öşür olmaz. Yanlış söylese de ona hatalı deme. Kanına bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma. Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış söz de, yüzlerce doğrudan yeğ! Kâbe’nin içinde kıbleden (kıbleye dönme zorunluluğundan) eser yoktur. Âşıkların dini, mezhebi ALLAH’tır.

Yakut’un üstünde (yakut olduğuna dair) damga olmasa ne çıkar?

Ondan sonra Hakk, Mûsâ’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi. Mûsâ’nın kalbine sözler döküldü. Görmek ve söylemek birbirine karıştı. Defalarca kendinden geçip defalarca kendine geldi. Kaç defa ezelden ebede kanatlandı.

Eğer bundan ötesini anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum. Çünkü bunu açmak, bunu anlatmak, anlayışın ötesindedir. Söylesem, akıllar uçup gider; yazmaya kalksam, kalemler kırılır.

Mûsâ, Hakk’tan bu azarlamayı duyunca çöle düşüp çobanın ardınca koşmaya başladı. O hayran âşığın ayak izini sürdü, çölün altını üstüne getirdi. Nihayet onu buldu.

Dedi ki: “Müjdemi ver! Sana izin çıktı. Hiçbir adap ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne isterse onu söyle! Senin küfrün (o halin), din; dinin de can nuru… Sen emniyete erişmişsin; dünya da seninle emniyette. Ey “Allah dilediğini yapar” sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi; korkusuzca yürü, dilini serbest bırak.”

Dedi: “Ey Mûsâ, ben o halden (o cezbe halinden), o sözlerden geçtim. Şimdi kendi gönlümün kanlarına bulandım. Ben Sidretü’l-Müntehâ’dan da aşmış, oradan bile yüz binlerce yıl öteye gitmişim. Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, gökleri aştı. Şimdi benim halime söz sığmaz.”

Şimdi, ey ALLAH’a yalvaran kişi! Kendine gel kendine! Hamd etsen de şükretsen de bil ki senin yaptığın da çobanın lâyık olmayan yakarışı gibidir. Senin hamdın ona nispetle daha iyi olsa da Hakk’a nispetle değeri yok, sonsuz eksiktir. Ne vakte dek hamd ve şükrü yerine getiriyorum deyip duracaksın. Perde kaldırılınca oldu sanılan nice şeylerin olmamış bulunduğu meydana çıkar. Senin zikrinin kabulü rahmettendir. Âdeta kanı durmayan birinin namaz kılması gibi bir ruhsattandır. Onun namazına nasıl kan bulaşmışsa, senin zikrine de benzetme ve zannetmeler bulaşır. Kan pistir ama bir parça su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler var ki… ALLAH’ın lütuf suyundan gayrı bir şeyle arınmaz, ibadet eden kişinin gönlünden eksik olmaz.

Keşke secdeye kapandığında: Sübhane Rabbiyel A’la’nın manasına: Secdem de varlığım gibi Sana lâyık değil. Sen kötülüğe karşılık iyilik ihsan eyle! hissiyatına ereydin.

Mesnevi-i Şerif

FARKLI NAZAR (GÖRÜŞ)

Râcî, uzun bir müddet görmediği Aynalı Baba’yı ziyarete gider. Aynalı Baba, kısa bir sohbetten sonra, ona mûtâdı olduğu üzere bir kahve ikram eder. Râcî, yine hayal âleminin derinliklerine dalıp gider.

“Kendimi karıncalar arasında ve binlerce sokağı bulunan bir karınca yuvasında, karınca şeklinde buldum. Etrafa hayran hayran bakmaya ve tetkik etmeye başladım. Karıncalar da muhtelif içtimaî sınırlardaki insanlar gibi kısımlara ayrılmıştı. Şu kadarını söyleyebilirim ki oradaki sınıflar, insanlar arasındaki sınıflara benzemiyordu. Bu sınıflar arasında mevki farkı yoktu. En yüksek ve en alçak gibi farklar görünmüyordu. Yuvadaki karıncalar en az birkaç yüz bin kadar olsa gerek. Bunlar, beyler ve amele sınıflarına taksim edilmişlerdi. En tuhafı, maddi ve manevi her türlü ihtiyacı anlatabilecek mükemmel bir dile sahip olmalarıydı.

Yuvamızda mükemmel mektepler, zahire ambarları, yatakhane, hapishane, teneffüs ve yemek salonları, toplantı yerleri, hülasa pek mütekâmil bir toplantı yeri için iktiza eden bir binanın, bir şehrin bütün debdebe ve alayişi mevcuttu. Daha garibi şurası ki karıncaların içtimai durumu beşere nispetle daha çok terakki etmişti.

İlk önce karıncalardaki geçim düzeni ve çalışma tarzı, beşerdekilere nispetle daha mütekâmildi. İktisat ve ekonomi hususunda ise beşeriyete nazaran tavsif edilmesi kabil olmayan bir tekâmül farkı vardı. Karıncaların insanlığa en üstün oldukları taraf ise terbiye meselesidir. Karıncalar bu işte insanları çok geride bırakmışlardı. Adaleti eşitçe dağıtmakta da aynı mütalaa tereddüt göstermeden yürütülebilir. Bu sebeplere dayanarak karınca yuvalarında mektep yapılan daireler yuvanın en mutena ve en büyük kısmını işgal ettiği halde, hapishaneler sihhate uygun olmakla beraber pek küçüktü. Çünkü burada hapis cezasına uğrayanlar hemen hemen yok gibidir.

Bir karıncada en birinci haslet, vazife hissidir. Ve bu his her hisse galiptir. Nefsani ihtiras ve ihtiyaçlar uğrunda vazifesini feda değil tembellik eden karınca hemen hemen hiç bulunmaz.

Ben, karınca beylerinden birinin oğlu imişim. Eğitim ve öğretimim için amele sınıfından yedi yaşlı adam, yedi meşhur âlim babam tarafından -müşavere suretiyle- seçilmişmiş. Bu yedi âlim yalnız yuvamız halkı arasında değil, belki etraftaki yuvaların halkı arasında da ilim ve fazilet yönünden en üstünleri idiler. Hayat merdivenlerinin son kademelerine gelmiş olan bu ihtiyarlar, beni karınca nesline faydalı bir eleman olmak, en son olarak da hayırlı bir talebe yetiştirmek emeliyle çalışmaktaydılar. İyi bir eğitim usulü ile bana kısa bir zaman içinde karınca cinsine bahşedilen ilmin hemen hepsini öğretmiş bulunuyorlardı. Şimdi sık sık seyahatler yapıyor, okuduğum ve bildiklerimin tatbikatı ile uğraşıyorduk…

Uykudan uyandığım hizmetçilerim tarafından hissedildiğinde semiz bir böcek budu ile yarım buğdaydan ibaret sabah kahvaltısı getirdiler. Henüz yemeği bitirmiştim ki hocalarımdan biri yanıma geldi. Ve şu şekilde söze başladı: “Ey Şehzadem! Senenin hemen yarısında şehrimizin kuzeyinde bulunan sert ve çorak arazide ne kadar tuhaf tabiat olayları zuhur etmekte olduğunu bilirsiniz. İki numaralı lise talebesine bu sene yaptırdığımız ilmi gezintilere dair aldığımız son raporlarda şimdiye kadar âlimleri ihtilaflara düşüren hava durumunun yine başlamış, her gün muntazaman meydana gelmekte olduğu bildiriliyor. Malumunuz olmak lazım gelir ki günün bir kısmında güneş hayat nuru bahşeden kaynağını kuvvetle neşre başladığı zamanlarda parlak gökyüzünün birçok tarafları birden bire bir takım kalın ve sıra sıra bulutlarla örtülüyor. Bu bulut parçaları muhtelif zamanlarda yine yok oluyor. Acaba bu hava boşluğu durumunun sebebi nedir? Bildiğiniz gibidir ki bu gibi tabiat olayları mantıkla, akli denklemlerle bilinemez ve bulunamaz. Her durumda tecrübe ve tetkike muhtaçtır. Uzun müddetten beri birçok mesele hakkında sayısız tecrübeler ve ileri görüşler yapıldığını bilirsiniz. Nice bilinmez tabiat olayları hal olundu. Böyle bir durumda bugün onlara yüzde seksen, doksan hakikat nazarı ile bakılması mümkündür. Yalnız bu acayip hava boşluğuna ait durumu henüz doğru bir şekilde çözen olmadı. Öğretmenlerinizden bir zat bu meselede derinlemesine tetkiklerini açıklayan konferansını verecektir.

Uygun görürseniz buyurunuz bizde gidelim. Konferans arazi üzerinde verilecektir. Ve burada bütün orta ve yüksek mekteplerin talebeleri bulunacaktır.”

Büyük bir kalabalıkla acayip yapılışta olan araziye doğru seyahate başladık. İşin garip ve tuhafı şu ki ben hem insan duygu ve bilgisi ve hem de karınca anlayışı ile süslenmiştim. Nihayet acayip araziye girmiştik. Bu yerlere karınca gözleri ile baktığımda hakikaten düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar acayip ve garip teşkilata sahip olduğunu anlıyordum. Halbuki insan gözüyle baktığım zaman iki tarafı muntazam mağazalar, süslü ve düz taşlar ile döşenmiş geniş bir caddede bulunduğumuzu görüyordum.

Bu iki his arasında büyük farkı büyük bir hayretle muhakemeye koyulduğum zaman tabiatçı hocalardan biri bu garip arazi hakkında konferans vermeğe başladı: “Efendiler!” diyordu. “En fazla dikkati çeken şu büyük hücrelerin şekliyle aralarındaki kanalların intizamıdır. Hücreler takriben düz, çatlaklar ise hemen hepsi mükemmel denilecek intizamda düzgün çizgilerle doludur. Bu intizamın sebebini ulemamız bir türlü keşfedemiyor. Halbuki böyle sun’i şeylere benzer şeyler tabiatta yoktur ve olamaz.”

Konferansın en tatlı bir yerine gelinmişti ki birdenbire yüzbinleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlıktır koptu. Gökyüzü açık olduğu halde, yağmur düşmesi ile kıyası mümkün olmayan müthiş bir seylap ve sıcak bir tufan o anda binlerce karıncayı sürüklüyor ve boğuyordu. Bu semavi tufandan hâsıl olan deli cereyanlı nehir veya nehirler binlerce karıncayı perişan edip götürüyordu.

Herkes bir tarafa kaçıyordu. Ben bir dakika korku ve dehşete mağlup olduktan sonra bu garip tufanın sebebini anlamak hevesine düştüm. Yukarıdan hala fasılalı sağanaklarla seller akmaktaydı. Bu müthiş hadiseye insan nazarı ile baktığım zaman hayretten ve gülmekten kendimi alamadım. Garip arazi adı verilen caddede bir kaldırım kenarında yerimizi almıştım. Bulunduğumuz yerde bir kira arabası durmuş, arabacı mutlulukla uyumakta ve hayvanlar ise başlarına asılan torbalardan yem yemekteydi. Hayvanların her ikisi ittifak etmişler gibi pislemeğe koyulmuşlardı. İşte zavallı karıncaları yok eden sıcak tufan bu hayvanların pisliğinden başka bir şey değildi.

Yuvalarda bütün ahali üzüntü ve ızdırap içinde ölümümle meşguldüler. Zira ben de orada vefat edenler arasındaydım. Ulema ise acayip arazide vukua gelen tufanın sebeplerini araştırmakla meşgul oluyorlardı.

Nihayet en büyük tabiat hocalarından biri kütüphanesinde bulunan meşhur bir eserde bu sebebi keşfetti. Bu eserde deniliyordu ki: “Garip arazide öyle kuvvetli bir mıknatıslık ve elektriklik vardır ki ara sıra birdenbire şiddetlenerek havayı bulandırıyor. En küçük bir arıza ile o bulutlardan tufan üstü seller boşanıyor.”

Ben bu beyanatı işittiğim zaman gözümün önüne yemini yiyen yorgun beygirlerin pislemesi geldi de uzun bir kahkaha salıverdim. Ve arkasından uyandım. Aynalı hem gülüyor ve hem de görülmemiş garip bir oyun oynuyordu.

Âmak-ı Hayal

KENDİNİ GÖRME

Âdem aleyhisselâm’ın gözü, bir an, şâki olan iblis’e istihfaf ile baktı.

Kendisini gördü ki, şeytanın yaptığına güldü (nasıl bu hallere düştün diye).

ALLAH’ın gayreti ona: Ey Safiyullah! Sen gizli sırları bilmiyorsun, dedi.

ALLAH, beklenilmeyen bir iş murad etse ve lütfu yerine kahrı tecellî etse, dağı bile kökünden söker, atar. Yüzlerce âdemin perdesini yırtar (özlerinde gizli kalan marazları aşikâr eder) ve yüzlerce yeni müslüman olmuş günahsız iblis yaratır!

Âdem aleyhisselâm: “Bu bakıştan tövbe ettim. Bir daha böyle düşünmem” dedi. 

“Kullarını kınamak ancak Sana yakışır. Çünkü kusursuz ve münezzeh olan yalnız Sen’sin. Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet eyle! Bilgilerle, zenginliklerle; lütfun ile ihsan ettiğin nimetlerle övünmeye imkân yok. Kereminle hidayet ettiğin kalbi saptırma; takdir kaleminin yazdığı belaları bizden def eyle! Kötü kazaları üzerimizden savuştur; bizi temiz kardeşlerden ayırma!

Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta; hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz. Şayet lütufta bulunmaz, nezdine çağırmazsan cümlemiz şeytan oluruz.

Bizim canımızı körlükten kurtardığından, gözümüzü açtığından dolayı şeytandan halâs olduk! Kim hayattaysa değnekçisi (yol göstereni ve götüreni) Sensin. Değneği, değnekçisi olmayan kör nedir ki?

Hoş olsun nahoş olsun Senden ve razı olduklarından gayrı her şey ateş gibi (iki dünyada da) insanı yakar!..

Estağfirullah el’âzim ve etübu ileyh!

Mesnevi-i Şerif

HER ŞEY AŞİKÂR

Hazreti Peygamber “aleyhi ve âlihi ekmelü’t-tahiyyat” Efendimiz bir sabah Zeyd’e: “Ey sâfalı refik, bugün nasılsın, nasıl sabahladın?” dedi.

“Ya Resûlellah, Mümin bir kul olarak” deyince “İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa nişanesi nerede?” dedi.

Zeyd dedi ki: “Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan, yanıp yakılmadan uyumadım. Mızrak ucu kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim.

O tarafta bütün milletler bir olduğu gibi yüz binlerce yılla bir saat aynı… Ezelle ebedin birliği vardır orada. Fakat akıl için o tarafa yol yoktur.”

Buyurdu ki: “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışına uygun hediyen nerede? Getir bakalım!”

Dedi: “Halk, gökyüzünü nasıl görüyorsa ben de arşı, arştakilerle birlikte öyle görüyorum. Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem apaçık ve meydanda.

Değirmende buğdayı arpadan ayırt eder gibi insanları teker teker tanıyor, ayırt ediyorum. Kimin cennetlik (said) kimin  cehennemlik (şakî) olduğu bana yılanla balık gibi aşikâr.

“O gün (Kıyamet günü), bazı yüzler ak olur, bazıları kara…” sırrı, şimdiden meydana çıktı.

Can, bundan önce de ayıplarla dolu idi lâkin ana rahminde idi, halâikden (yaratılmışlardan) gizli idi. 

Doğmadıkça anlamak, âlemdeki müşkül işlerdendir. Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır; ALLAH’ın nuruyla bakıp gören hariç. Böyle olan zat, bâtına da nüfuz edebilir.

Ya Resûlellah, halkın ahvâli bana aşikârdır, gizli değildir. Kadın erkek hepsini, kıyamet günündeki gibi apaçık görüyorum. Şimdi söyleyeyim mi, yoksa soluğumu tutup susayım mı?”

Hazreti Peygamber “aleyhi ve âlihi ekmelü’t-tahiyyat” Efendimiz, yeter diye dudağını ısırdı.

“Ya Resûlellah, yeniden dirilişin sırrını söyleyeyim de bugün âlemde neşri izhar edeyim mi? Müsaade buyur da, halkın gözündeki gaflet perdelerini yırtayım. Nûr-i irfanım güneş gibi parlasın; ta ki o nurdan güneşe kusûf gelsin.  Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (meyvesizleri) göstereyim.

Kıyametin sırrını açayım; halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim.

Elleri kesilmiş olduğu halde Eshab-ı Şimal-ı (sol yandakileri), küfür ve nifak renklerini meydana koyayım… Tutulmayan ve nuru eksilmeyen bir kâmerin ziyasında yedi nifak deliğini göstereyim… Şakîlerin ahirette giydiği pırtıl elbiselerini (paçavraları) göstereyim. Peygamberlerin haşmetlerini, davetlerindeki hakikati duyurayım.

Ortada olan cehennemi, cennetleri, ikisinin arasındaki berzah ile a’raf’ı kâfirlerin gözleri önüne sereyim.

Kevser Havuzu’nun coşmakta olduğunu; suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta, “iç, iç!” diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte olduğunu göstereyim… Susuzluk içinde onun çevresinde dönüp duranları da…

Omuzları omuzuma sürtünmekte, haykırışları kulağıma gelmekte…

İşte gözümün önünde… Cennet ehli, şevkle birbirlerini kucaklamışlar; birbirlerinin ellerini ziyaret edip musafahada bulunuyor, dudaklarından buseler yağdırıyorlar.

Şu kulağım, aşağılık kimselerin hasret naralarından, “ah, ah” diye bağrışmalarından sağır oldu.

Bu söylediklerim ancak işaretlerdir. Daha derin söylerim ama Resül’ü incitmekten, azarlamasından korkuyorum.”

Zeyd böylece kendisinden geçmiş (manevî sarhoş) bir vaziyette söyleyip duruyordu. Hazreti Peygamber “aleyhi ve âlihi ekmelü’t-tahiyyat” Efendimiz, yakasını büktü. Buyurdu ki: “Kendine gel, yuları çek, atın pek hararetlendi!. “Lâ-yestahyî / ALLAH haya etmez” hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı. 

Aynan kılıftan çıktı.

Ayna ile terazi yalan söyler mi? Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı? Ayna ile teraziye (sırrı saklasın ya da fazla göstersin diye) yüzlerce yıl hizmet etsen bile onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenkler, ölçütlerdir.

Onlar sana “Kendini maskara etme; ayna ile terazi nerede, hile, düzen nerede? ALLAH, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti. Eğer bu doğruluğumuz olmasaydı, hakikati olduğu gibi göstermeseydik ne değerimiz olurdu?” derler. 

Fakat sen, gönlüne Sinâ dağındaki tecelli gibi tecelli vurduysa bile yine de aynayı koynuna koy!”

Ya Resûlellah, “ALLAH güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı? Aslı olmayan şeyleri de yırtar, yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi.

Resûlellah buyurdu ki: “Bir parmağını gözünün üstüne koydun mu, dünyayı güneşsiz görürsün. Bir parmak bile, aya perde oluyor. İste bu Padişahın ayıp örtücülüğüne alâmettir.

Bu sözün sonu yok!

Zeyd, kalk da söz söyleme Burak’ına gem vur! Söz söylemek kabiliyeti, ayıbı açar; gayb perdelerini yırtar.

ALLAH, bir süre gaybı dilemiştir. Sen de davulcu yolunu kapa; atını hızlı sürme, yuları çek. Sırların gizli kalması, herkesin kendi zannınca mesrur olması daha iyi… 

Cenab-ı Hakk, rahmetinden ümitsiz olanların da ibadetinden yüz çevirmemelerini ister. Onların da ibadetiyle şereflenmelerini, o ümidin peşinde koşup durmalarını ister… Merhameti herkese şâmil olduğundan diler ki, o rahmet, herkesin üzerinde parlasın. İster ki, her bey, her esir, ümit ve korkuyla Kendisinden çekinsin. Herkes bu perdenin ardında beslenip yetişsin. Ümit ve korku perdesini yırttın mı, gayb, bütün şâşâasıyla ortaya çıkar.”

Mesnevi-i Şerif

“ÖLÜDÜRLER”

“O’nun misli gibi bir şey yoktur!
O, Semî’(
işiten)dir, Basîr’(gören)dir.”(42/11)

Bu mübarek cümlenin/ayet-i kerimenin başı; zahir olan mana gibi, sırf tenzihin (O ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ’nın bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve müberra olduğunun) isbatıdır. O, Semî’(hakkıyla işiten)dir, Basîr’(kemaliyle gören)dir.» (42/11) kısmı ise, tenzihi tamamlayıp tekmil etmektedir. Bunun daha açık beyanı şöyledir: Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunu (işiten ve gören olduklarını) kabul etmekle mahlûk ile Hâlık arasında az da olsa bir benzeyiş olduğunu vehmettirdiği için ALLAH Sübhanehû bu vehmin defi için, görmeyi ve işitmeyi onlardan nefyetmektedir. Kısaca şu mana anlatılmak istenir: Semî’(işiten), Basîr’(gören) yanlızca O ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ’dır.

Bu mananın yanlış anlaşılmaması için biraz daha açalım:

Mahlûklarda yaratılmış olan göz ve kulağın görme ve işitmede bir dahli/tesiri yoktur. Hakk Sübhanehû, kulağı ve gözü yarattığı gibi, işitme ve görme gücünü yarattıktan sonra işitme ve görmeyi de yaratmaktadır, adet olduğu üzre. (Allahü teâlânın âdeti söyledir ki, kulakdan ve gözden beyne te’sîrler gelince işitmeyi ve görmeyi yaratmakdadır.)  Bunda mahlûk sıfatların (mahlûkların) hiç bir tesiri yoktur. Bu sıfatların bir tesiri olduğunu söylesek bile o tesir de mahlûktur, yaratılmıştır.

O halde, mahlûkların kendileri sırf cemâd (cansız, donuk, katı, te’sirsiz) olduğu gibi sıfatları da sırf cemâddır.

Üstte anlatılan manaya bir misalle yol verelim:

Allah-ü Teâlâ Kâdir sıfatı ile taşta bir konuşma yarattığı zaman: “Hakikaten taş konuşandır. Onda konuşma vasfı vardır.” denemez.

Hülâsa olarak, mana bu merkezdedir.

Taş cemâd (cansız) olduğu gibi ‘anlatılan sıfatın onda varlığı farz edilse dahi’ ondaki sıfat da kendisi gibi cemâddır. Onun, asla harf ve ses çıkarmakta bir dahli yoktur. İşte, bütün sıfatlar, üstte anlatılan kabilden olup öyle kıyaslanabilir.

Bu babda asıl anlatılmak istenen gaye şudur: Bu iki sıfat; diğerlerine nazaran, daha fazla zuhur ettiğinden/belirgin olduğundan, Allah-ü Teâlâ, mahlûkattan reddetme konusunda bu ikisini özellikle seçmiştir. Diğer sıfatların nefyi, bunlara kıyasla daha uygundur.

ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ, mahlûkta, önce ilim sıfatını yarattı; sonra onun maluma teveccühünü (bir şeyi bilmek için, bu sıfatın o şeye ilgisi ve yönelişini) yarattı. Daha sonra o sıfat ile bu mahlûk arasındaki bağlantıyı/ilişkiyi yarattı. Sonra da bu bilinen şeyin ona inkişafını/açılmasını ve onun tarafından bilinmesini yarattı.

İlim sıfatını yaratmasının ardından, âdetullah gereği, mahlûkta inkişafı yaratmaktadır. Bunula bilindi ki, anlatılan inkişafta, ilmin bir dahli yoktur.

Aynı şekilde, Allah-ü Teâlâ, mahlukta önce işitme sıfatını yarattı. Sonra dinlemeyi ve işitilen şeye teveccühü/yönelmeyi yarattı. Sonra, işitmenin kendisini yarattı. Daha sonra, işitilen şeyin idrâkini yarattı.

Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını yarattı. Sonra, göz bebeğinin hareketini/dönüşünü ve görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra o şeyin görülmesini ve ardından da görülen şeyin idrakini yarattı.

Anlatılan kıyas, sair sıfatlarda dahi caridir/aynı şekilde akmaktadır.

İşiten ve gören ancak o; işitmesinin ve görmesinin başlangıç noktası bu iki sıfat olandır. Böyle olmayan, ne işiten ve ne de görendir.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahlûkların sıfatları da, kendileri gibi, cemadat nev’indendir. Kelâmın/Âyetin sonundan maksat, mahlûkatın sıfatları bulunmadığını kesin olarak belirtmektir. Yoksa kastedilen “onlara ait bir takım sıfatların olduğu ve bu sıfatların da Hakk Sübhanehû için sabit olduğu” şeklinde bir mana değildir ki, tenzih ve teşbih arası cem edilmiş olsun. Aksine âyetin tümü tenzihi ispat etmekte ve kulların Hakk Sübhanehû’ya benzemesini (teşbihi) kesin olarak reddetmektedir.

Evvelki ilim, yani mahlûklardaki sıfatları Subhan Hakka ait, mahlûkatın zâtlarını da sırf cemâd bilmek; yaratılmışları ise içinden su çıkan oluk gibi görmek, “velâyet” (velilik) makamına uygun bilgilerdendir. İkinci ilim ise yani mahlûkatın sıfatlarını da cemâd bilmek ve tamamını ölü itikad etmek ise “şehadet” makamına uygun bilgilerdendir. Ayet-i Kerime’de buyurulduğu gibi: “Muhakkak ki sen ölüsün ve muhakkak ki onlar da ölülerdir!.”(39/30) buradan iki makam arsındaki fark da anlaşılmış oluyor. Az çoğa delalet eder, damla deryadan haber verir.

“Senenin bolluğu, baharından belli olur.”

Nitekim, bu yüksek makama çıkanlar; mahlukattaki fiilleri, ölü ve cemadattaki gibi görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların fiillerini Subhan Hakka bağlamazlar. “Bu fiillerin faili Allah’tır.” demezler. Allah-u Teâlâ, böyle bir bağlantı kurulmaktan yana pek yücedir. Bu manayı, aşağıdaki misallerle biraz daha açalım. Şöyle ki: Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiç bir şekilde: “Bu şahıs hareket etti.” denmez. O şahıs, ancak hareketi meydana getirdi. Asıl hareket eden taştır. Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden olduğu gibi, onda görülen hareket dahi öyledir. Yani: Sırf cansız cemadat çeşidi bir hareket… Farz-ı misâl bu hareketle bir kimse ölse; “Onu taş öldürdü” denmez. Bilakis şöyle denir: “Onu, taşı hareket ettirmiş olan öldürdü.”

Şeriat âlimlerinin görüşü de, bu ikinci manada anlatılan ilme uygundur.

Allah-u Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar, şöyle derler: “Kullarda görülen işler, her ne kadar onların istek ve iradeleriyle meydana gelse de, aslında Subhan Hakkın yarattığı san’atıdır. Fiillerin yaratılmasında (işlerin meydana gelmesinde) onların bir dahli yoktur. Onların işleri/fiilleri, yapılan amelin meydana gelişinde bir tesir ve dahli olmaksızın; bazı hareketlerden ibarettir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: “Bu durumda fiilleri sevap ve ikaba sebep yapmak akla yakın bir şey olmaz. Bu, bir taşı bir iş ile mükellef tutmak, yaptığı işten dolayı taşı övmek veya kınamak gibidir.”

Cevaben deriz ki: Taş ile mükellef kişiler arasında fark vardır. Mükellef olmanın sebebi, güç ve iradedir. Taşta ise ne güç vardır ne de irade. Mükellefler böyle değildir. Zira onlarda irade vardır. Fakat onların iradesi de Hakk Sübhanehû’nun mahlûku olup muradın hâsıl olmasında (istenilen şeyin meydana gelmesinde) tesiri bulunmamaktadır. Dolayısı ile bu irade de ölü gibidir. Ancak iradenin şu kadar rolü var ki, irade edilen şey, âdetullah gereği, o iradenin oluşmasından sonra yaratılır.

Eğer, “Mahlûkun kudretinin, o işin yapılmasında az da olsa rolü vardır; Maveraünnehir âlimleri de bu yola gitmişlerdir” denilirse, bu etki ve tesir de mahlûktur, yaratılmıştır. Tıpkı o kudretin kendisi mahluk olduğu gibi… Çünkü kudretin tesirinde mahlûkun asla bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.

Bu mevzuu, şöyle bir misalle kapatalım: Bir şahıs, birinin hareket ettirmesi ile yukarıdan aşağı bir taşın indiğini ve bir hayvanı (canlıyı) öldürdüğünü gördüğü zaman, o taşı cemâd bildiği gibi onun hareketini de cemâd olarak bilir.  O düşme fiili ile oluşan ölümü de cemâd olarak bilir.

Hülâsa: (Mahlukata ait) zatlar, sıfatlar, fiiller sırf cemadattır; sırf ölüdürler.

Hayy ve Kayyum olan,  Semî’ ve Basîr’ olan; Âlim ve Habir olan yanlızca O ALLAH Sübhanehû ve Teâlâ’dır. 

«Hayyul Kayyum.» (2/255) âyet-i kerimesinde anlatılan sıfatın sahibi O’dur. “Semî’ ve Basîr’dir.» (42/11) mealine gelen âyet-i kerimesi ile anlatılan, yine O’dur.. «Âlim ve Habir’dir.» (66/3) mealindeki âyet-i kerime ile anlatılan yine O’dur. «Dilediğini yapar.» (85/16) mealindeki âyet-i kerime ile beyan edilen Yüce Zat yine O’dur. Ve şu mealdeki mübarek âyet, O’nun şanında ne kadar güzeldir: «Anlat, söyle: Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli daha yardıma gelsin..» (18/109)

Mektubât-ı Rabbanî

ŞEFAAT

Üstad ve şeyh, (zahir ve batın) şer’i hükümleri öğretmek; bereketleri ile itikad ve amele dair işlerde suhulet ve kolaylık hâsıl olması içindir. Yoksa, müridler, dilediğini yapacak, canının istediğini yiyecek; sonra şeyh onlara cehenneme karşı perde olup kendilerini azaptan koruyacak için değildir. Böyle bir şey, sırf/boş temenniden ibarettir.

Orada ancak, Allah’ın izni ile bir kimse şefaat edebilir. Bir kimse ki, Rabbinin razı olduğu kimselerden değil ise; hiç kimse onun hakkında şefaat edemez.

Rızaya nail olan o kimsedir ki, Şer’i hükümlere göre amel eder… Bu arada kendisinden beşeriyet gereğince bir hata/günah sudur eder ise, onun şefaatle tamamlanması/kurtulması mümkün olur.

Burada, şöyle bir şey sorulabilir: Günahkâr bir kimseye, razı olunmuş demek hangi itibarla mümkün olabilir?

Bunun için şu cevabı veririm: Sübhan HakK, bir kimsenin bağışlanmasını murad eder ise, onun affı için bir vesile meydana çıkarır. Böyle bir kimse, hakikatte razı olunmuştur; her ne kadar zahirde günahkâr ise de…

Mektubat-ı Rabbani