(…….) şehri, Osmanlı memâlikinin en büyük ve en güzel şehirlerinden biridir. Ben, birkaç vakittir bu şehirde, şehrin ortasında bulunan bir mahallede ikamet etmekteyim. Hükûmet Konağı’yla evim arasındaki yollarda nazarı dikkati celp eden pek çok şey var idi. Köhne haneler, her biri dert ve sefalet yuvası olan nice viraneler, geçilmez sokaklar, murdar caddeler ve benzerleri… En dikkat çekici olanı ise evimin yakınlarında bulunan eski bir kabristandı.
Bu mezarlığın etrafı oldukça sağlam ve sanatkârâne yapılmış duvarlar ile çevrilmişti. Duvarlarda, onar metre ara ile açılmış pencerelere takılmış tunç parmaklıklar cidden takdire şayandı. Mezarlığın kapısı, sonradan takılmış bir tahta parçası idi. Eski kapısının, uzun ve yıpratıcı günlerin geçişine karşı koyamayarak mahvolduğu anlaşılıyordu.
Bu mezarlık, sadece birçok hatıra ve mevtanın gömüldüğü yer değil, birçok enfes eserin de mahzeni idi. Pencerelerden görüldüğüne göre orada mezar taşlarında eski hattatlarımızın icazkâr (az sözle çok şey anlatan) kalemlerinden çıkmış nice yazılar vardı.
Bu yazılar, şiir ve edebiyat bakımından dahi önemli bir yere sahip olduğuna hükmedilebilirdi.
Taşların tepesindeki kavuklar, külahlar, taçlar, tarihî açıdan incelenmeye değerdi.
Uzun zamandan beri terk edilmiş izlenimi veren mezarlıktaki serviler ve asırlık ağaçlar, bu sessiz mezarlığa garip bir heybet ve ürpertici bir letafet (güzellik) hissi veriyordu.
İnsan boyu uzunluğunda otlar, ölü kokusu yaydığı zannedilen baldıranlar, bahardan itibaren mezarlığı kaplıyordu.
Hiç şüphe edilmeyeceği üzere, şimdi şehrin ortasında kalmış olan bu mezarlık, vaktiyle şehrin bir kenarındaydı… Sonra şehir büyümüş, mezarlık ortada kalmıştı.
Ben her gün bu mezarlığın önünden geçer, her seferinde de orayı ziyaret etme arzusunu gönlümden geçirirdim.
Fakat bizim gibi kıymetli vaktinin bir kısmını geçim derdine, diğer kısmını ise zevk ve eğlenceye adamış gençlerin mezarlarla uğraşmaya vakti mi olurmuş? İşte ben de o vakitler, zamanımı boş işlere harcayan bir gençtim. Söylediğim gibi, her gün bu mezarlığın önünden geçtiğim hâlde sadece duvarlarının intizamı ve sağlamlığını hayranlıkla seyretmeye ancak bir dakika ayırabilirdim.
…
Evvelki hâlimle sonraki hâlim arasındaki tezatı ifade edebilmek için öncelikle kendim hakkında birkaç söz söylemek icap ediyor: Mütedeyyin ve çok iyi kalpli bir annenin özel ihtimamıyla geçen çocukluğum bende sökülmez bir din hissi ve yıkılmaz bir ahlak ilkesi bırakmıştı. Sonraki yıllarda da mükemmel bir tahsil gördüm.
Birçok genç gibi okul bittikten sonra kitapları unutulmaya mahkum olarak bir tarafa atmak yerine onlardan istifade ederek malumatımı genişletmeye mektepten sonra da devam ettim. Az çok bir fikir edinmediğim hemen hiçbir şey kalmadı. Özellikle akranlarım gibi dinî ilimlerden yüz çevirmeyerek hem zahirinden ve hem de batınından hissedar olmaya çalıştım.
İşte bu malumat (bilgi) yığını altında bir gün zihnimi ve vicdanımı tahlil ettiğim vakit tam bir hayret içinde garip bir karışım haline geldiğimin farkına varabildim. Ben, küfür ile imandan, ikrar (kabul) ile inkârdan, tasdik ile şüpheden mürekkep bir şey olmuştum. Kalben inkâr ettiğimi aklımla tasdik eder, aklımla reddettiğimi kalbimle kabul ederdim. Velhasıl (sözün özü), şüphe denilen ejderha vücudumu sarmıştı. Bir fikri ne kadar sağlam esaslarla kuvvetlendirirsem kuvvetlendireyim, şüphe canavarı onu bir sarsışta yıkıyordu.
Şüphe ejderhası her kesin fikrin düşmanıydı; ister ikrar (kabul etmek), isterse de inkâr etmek için olsun, yanlış veya doğru hiç bir şey bırakmıyordu. (Tam bir kararsızlık içinde mahvolup kalıyordum.)
Şu halde hayat levhalarını (görüntülerini), fikrin dış âleme aksedişleri olarak kabul ettiğimizde (şüphe ve kararsızlık ile) müthiş bir azapta, tahammül edilmez bir cehennem içinde kaldığım anlaşılır.
Herkes için pek tabii ve güzel olan şeyler benim için başka bir hâl alıyordu.
Bu haller sebebiyle aşkta da maişette de talihsizlik ve mutsuzluk peşimi bırakmıyordu. İnsanlardan sıkılan ve uzak durmaya çalışan biri olup çıkmıştım. Bu takat getirilmez haller içinde bir parça rahatı, kendinden geçmede buluyordum. Daimî işretle vücûdum, mahvoluş ve perişanlık yolunu tutmuştu.
Bir gün bütün manevî kuvvetimi kullanarak kendimi o sersemleten şeyden kurtardım. Sonra yeniden şüphe canavarını öldürecek deliller bulabilmek ümidiyle ilim öğrenmeye ve inceden inceye araştırma yapmaya koyuldum. Bir kere daha manevî ilimlerle meşgul ve meşhur olmuş zatlara müracaat etmeye başladım. Bunların içinde çok faziletli, son derece sâlih insanlara rastladım. Ne çare ki bunların ilim ve delilleri, bence, beşeriyetin çocukluk zamanında icat ettiği hayal ve hikaye seviyesinden ileri gitmiyordu. Beni, düştüğüm girdaptan kurtarmak için bütün malumatımı (edindiğim bilgileri) çürütüp yok edecek ve var olduğu söylenen hakikatleri kendi gözümle görür gibi gösterecek birine ihtiyacım vardı. Ancak böyle birisine tesadüf edemedim.
(…..) şehrinde, genelde, Batı’da rağbet edilen ilimler ile meşgul olan iki cemiyet vardı. Bunlardan ispritizma cemiyeti, ruh çağırma ve benzeri anlaşılmaz şeylerden tutun da masa çevirmek gibi eğlencelere kadar pek çok tuhaflıklarla uğraşıyordu. Onların en ileri gelenleri ile görüştüm. Ruhun varlığına tam bir itikat ile inanıyorlardı lâkin gösterdikleri deliller bence, hayal gücünün oyunlarından ibaretti.
Bunun üzerine manyetizma ile uğraşan cemiyet ile irtibata geçip yakınlık kurdum. Lâkin bunlardan ne çıkardı? Hiç! Sadece, insanın hayat sermayesi elinde oldukça, telkin ve hipnoz gibi bir takım acayip kuvvetlere sahip olması; işte o kadar! Yok bu kuvvetlerin bir kısmı gizliymiş de… Hepsi lâf!
Ben, bunun üstünde şeyler arıyordum.
Dört sene devam eden bu ikinci hummalı hayatımda da hiçbir şey elde edemediğim gibi her yeni öğrendiğim şeyin şüphe ejderhasına lezzetli bir gıda olması hasebi ile bir kere daha sukut ettim. Bu defa en dibe düşmüştüm. Bî-çâre beynimin içi daimî bir savaş alanına dönmüş idi. Farklı fikir dalgaları (akımları) hiç durmadan birbiriyle çarpışarak dimağımı gürültü ve velveleyle dolduruyordu. Zihnimin faaliyeti şaşılacak dereceye varmıştı. Rahat ve teselliyi, tekrar kendimden geçmede aramaya başladım. Bu manada da arkadaşlarımın en aşırısı olmuştum. Şamatalı zevk ve safa içinde yaşamak beni uyuşturuyor, bir dereceye kadar da mutlu ediyordu.
…
Arkadaşlarım, iyi eğitim görmüş, vicdanlı ve namuslu gençlerdi. Ancak eğlenceye düşkün olup zevk ve sefahat perisine aldanmışlardı. Bu da içinde bulundukları ruhsal durumdan kaynaklıydı. Zira arkadaşlarım, umursamazlık meşrebinin yolcusu idiler. Hiçbir şeye aldırış etmiyorlardı.
Bunların bir kısmı uzmanlaştığı fen bilimleri ve kendi işleri ile meşgul olup metafizik ve hikmet denilen varlık muamması ile uğraşmazlardı. Bazılarıysa din hissinden âdeta soyunmuş; din ve hikmete eskilerin …. gözüyle bakarlardı. Bir kısmı ise Ramazan kandillerini gördüğü vakit Müslüman olduğunu hatırlayanlardandı. Kandiller yandı mı tesbihlerini alırlar, dinlememek ve hiçbir şey anlamamak şartıyla camileri dolaşarak Kur’an ve vaaz dinlerler ve ikindi vakti uyanmak şartıyla oruç bile tutarlardı. Oruç tuttuğu hâlde namaza gerek görmeyenler de vardı. Uzun bir namaz olan teravihe hiçbiri yanaşmazdı. Ramazan bitti mi, bunların dinî duyguları da “elveda” diyerek çeker giderdi.
Mevsime göre elbise giymeye benzeyen bu çeşit dindarlığı ben, her sene Ramazan ayı geldiğinde hayret içinde ve ibretle izlerdim.
Bir gün, ki pek hoş bir bahar günüydü, arkadaşlardan birkaçı kıra çıkma (sahra âlemi) fikrini ortaya attı. Uzun konuşmalardan sonra vilayet (şehir) merkezine bağlı yerlerden, güzelliğiyle meşhur (…..) kasabasına gitmeye ve orada üç gün eğlenmeye karar verdik. Bu kasaba şehir merkezine şimendiferle (trenle) bağlıydı. Orada bulamayacağımız ihtiyaçları temin ettikten sonra trene bindik.
(…..) şehrinin civarları çok ferahtır; hele tren güzergâhı gerçekten harikadır. Hayret verici güzellikte olan eşsiz tabiat manzaraları, arkadaşlarıma gürültülü bir neşe vermişken, ben, tam aksine büyük bir hüzne kapılmıştım.
“Sürekli ve kalıcı olmadıktan sonra bu güzellikler, bu tabiat manzaraları ne işe yarar?
Bunca güzelliğin şahidi ve seyircisi olan insan, sürekli (ve bekâ sahibi) mi?
Yerküre dediğimiz bu gelip geçici meskeni derin bir hüzne kapılmayarak seyretmek mümkün mü?
Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?
Saf ve temiz bir inancın gayet güzel cevap verdiği bu soruya akıl ve bilim neden cevap veremiyor?”
Bir kere daha tabiata baktım. Bu defaki bakışımın önünden güzellikler kayboldu. Işık söndü; her tarafı zulmet istila etti. Güyâ hakikat bütün dehşetiyle meydana çıkıp gözlerime göründü.
“İnsanın gözünü okşayan çimenlerdeki yeşillikler, latif çiçeklerdeki güzellikler, ancak ışık oyunu!
Minimini kuşların cıvıltısı, havanın titreşimi!
Âlemleri kaplayan bu ışık, esirin dalgalanması!
Velhasıl, hepsi bir zarurete, bir emre, bir kanuna esir (uymakta)!”
Oldukça dalgın olduğumu fark eden bir arkadaş:
-Yine neyin var? dedi.
-Hiç, dedim.
Bu “hiç” sözü, yalnızca durumumu anlatmak için söylenmemişti; ağzımdan çıkan bu “hiç” kâinatı tarif ediyordu.
Sükût ve hüznümden sıkılan arkadaşlar itiraza başladılar. Böyle mesire yerine giden bir adamın cenaze alayındaymış gibi kasvetli bir çehre takınması çekilecek şey değildir. Çünkü kasvet, neşeden daha fazla bulaşıcıdır.
Arkadaşlardan biri, “İlacını unuttuk” dedi ve şahsıma mahsus olanı getirdikten sonra benden daha neşeli kimse olamazdı. Böylece seyahatimiz tam bir neşe içinde tamamlandı.
…
İkindi vakti (…..) kasabasına vardık.
Bu kasaba gördüğüm yerlerin en güzelidir. Bu mini mini memleketten o kadar hazzetmişimdir ki elimde ve imkanım olsa orada kalmayı tercih ederdim.
Kasabanın evleri bir diğerinden hayli uzak ve her biri üç beş dönümlük bahçelerin içindedir. Her evin bahçesinde birçok su yolları akar.
Hatta bazı sokaklarında bile büyükçe ırmaklar akmaktadır.
Bahçeleri meyveli ağaçlarla doludur.
Bu kasabada pek çok gül yetişir. Mevsiminde bülbülleri pek çoktur. Kısacası, (…..) kasabası yerküremizin cennetlerinden biridir.
Kasabaya vardığımızda daha önce de birkaç kere misafir kaldığımız kişi tarafından karşılandık. O geceyi dostumuzun evinde geçirerek ertesi günü sabahleyin “Subaşı” denilen yere gittik. Çeşitli yerlerden kaynayarak doğal bir havuzda biriktikten sonra farklı kollara ayrılarak akan suların şırıltısı hoş bir melodi gibi kulaklarımızı okşuyordu.
En güzel yeri seçtik. Ancak oraya bizden önce gelmiş iki kişi vardı. Bu iki kişiyi gördüğümüz zaman ağzımızdan çıkan sözler kim olduklarını anlatır mahiyette idi: “İki serseri”, “iki dilenci”, “iki sarhoş”, “iki derviş”.
Hakikaten pejmürde kıyafetli bu iki adam, söylediğimiz sıfatların tümünü taşıyor gibiydi…
Biz de oturduk.
Pejmürdeler bize zerre kadar ehemmiyet vermediler.
Birbirleriyle konuşmayı sürdürdüler. Sanki biz hayalet kabilinden bir şeymişiz gibi bu iki devletlinin bir nazar-ı dikkatine bile hedef olamadık. Hatta arkadaşlardan birinin “Esselamu aleyküm”ü bile havaya gitti.
Arkadaşlardan her biri birer şeyle uğraşmaya başladı. Kimi yemek tabağı ile kimisi meze tedariki ile meşgul oldu… Ben de içilecek şeylerin başına geçtim.
Tesadüfen pejmürdelerin yanına düşmüşüm. Bunlar konuşuyorlar, ben de dinliyor idim.
Elli yaşında gibi görünen söylüyor, daha genç olan dinliyor ve bazen de soruyordu.
Bunların konuşmalarından, önce deli olduklarına karar verdim. Hakikaten deliydiler. Lâkin delilerin “meczup” denilen cinsinden…
Ne gariptir ki bu iki pejmürdenin delice konuştuğu mevzular, beni, öteden beri uğraştıran şeylerdi.
Yaşlı deli, genç olana diyordu:
-Bu âlemde her ne varsa benim sıfatımdır. Ben olmasam, bir şey olmazdı.
Ben “Hep”im veya “Hiç”im yahut “Hiç”im veya “Hep”im. Zaten “Hiç” ile “Hep” aynı tek şeydir! Lâkin fark görme cehaleti, bir şeyi iki isimle yâd ediyor!…
Sohbetin devamı da buradan hesap edilsin!
Çok şaşırmıştım; istemsizce söze karıştım:
-Acayip! Var ile yok nasıl eşit olabilir? Mesela ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu iki hâl arasında fark olmaz mı? dedim.
Yaşlı olan başını çevirdi; kahkahayı kopardı.
-Vay! Sen varsın ha, dedi. Acaba var mısın?
Bu mühim suâli kendi kendime pek çok kere sormuştum. Bu soru yüzeysel bir bakışla anlamsız ve alay edilmeye lâyık görülebilir lâkin öyle değildir.
Eğer var isem, neden yok olacağım?
Yok olmayacağım da ruhum mu bâki kalacak?
İşte, şüphe canavarının kendini gösterdiği yer, denklemin bu son kısmıydı: Ruhum ebedi kalacak mı? Ruh nedir? Bizzat kendisinin duyuları, hissetme yeteneği var mı? Hüviyetini (ne olduğunu) bilir mi? Var ise maddi kalıptan ayrıldığında ne gibi bir hal ile hallenecek?..
İşte cevapsız birçok soru…
Meczup ilave etti:
-Ancak ben varım; zîra ki “Hiç”im. Vücûdum mutlaktır (varlığım hiçbir şeyle kayıtlı değildir). Fenâ (yok olma), kayıtlı olana vardır. Mutlak olan (hiçbir şeyle kayıtlı olmayan), “Varlık”tır, “Var”dır.
Sonra sustu; her ne söyledimse cevap alamadım. Nihayet sorularımdan usandı.
Arkadaşına:
-Haydi gidelim, bu hayvan bizi zevkimizden alıkoydu, dedi.
Kalkıp gittiler.
Ne tuhaf! Mükemmel eğitim görmüş iddiasında olan bir insana sefil bir deli “hayvan” diyordu!
…
(…..) kasabasında, kararlaştırdığımız gibi üç gün kaldık. Bu üç günü arkadaşların şikâyetlerine ve ısrarlarına rağmen şaka yapmadan ve kendimden geçmiş bir şekilde geçirdim. Dönüş trenine bindiğimiz zaman arkadaşlardan biri benimle bir şeyler konuşuyordu, ben ise artık sözlerine hiç önem vermeyerek kendi düşüncelerimle dertleşiyordum. Bir aralık arkadaşa, istemsizce, “Acaba ben var mıyım?” dedim. Kahkahayı bastı. “İlacı yetiştirin; Râci çıldırmak üzere” dedi.
…
Dönüşümüzün ikinci günüydü. Kahveye gitmek üzere mezarlığın önünden geçiyordum. Her zamankinin aksine kapı açıktı. Bu tesadüften istifade için kalbimde büyük bir meyil hissederek mezarlığa girdim. Birkaç yüz yaşındaki koca koca ağaçların gölgelerinde yürümeye, terk edilmiş mezarlarda biten ve sanki ölüm kokusu saçan iri otları ayağımla çiğnemeye başladım.
Mezarlığın ortasında daire şeklinde bir hat üzerine dikilmiş birtakım ağaçlar dikkatimi çekti. Bir süre oturmak için o tarafa yöneldim. Bu ağaçlar bir diğerine bitişik olarak yapılmış ve büyük bir aile için ayrılmış mezarların etrafındaydı. Ağacın birine dayandırılmış, yarısı hasırdan, diğer yarısı tahta parçalarından yapılmış bir kulübe gözüme ilişti. Terk edilmiş bir yer olduğunu zannederek kapısını açacağım sırada yırtık pırtık kıyafetler giyinmiş biri dışarı çıktı.
Elli yaşlarında olduğunu sandığım bu adamın başında yeşil bir takke vardı. Bu takke, üzerine kırk elli kadar ayna parçası yapıştırılarak süslenmişti. Birçok kumaş parçaları yamandığı için gökkuşağını andıran cübbesine bile ayna, teneke gibi şeyler dikilmiş ve tutturulmuştu. Bu hâldeki bir adamı görüp de, daha doğrusu elbisesine bakıp da gülmemek elden gelmezdi. Ama üzerime atfettiği bakışlarında o kadar latif bir hilm ve tevazu, çehresinde de o kadar hüzünlü bir donukluk vardı ki ben gülemediğim gibi gayri ihtiyari kendisine doğru bir adım atıverdim.
Kıyafetiyle tam bir tezat teşkil eden ciddiyetle; yavaş ve ahenkli bir sesle: “Safa geldiniz, nûrum, buyurunuz,” dedi ve kulübesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi.
Oturdum; sırtımı kulübeye vermiştim.
Ön tarafımızda on beş kadar büyük taşlı ve güzel sülüs yazıyla mezarlar, sağ ve sol tarafımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu.
Kulübenin sahibi bir kere daha içeri girdi, mangal görevi gören bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir kahve kutusu, bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası ve birkaç teneke kutu çıkardı. Cezveyi kuru otlar ve çöplerle yaktığı ateşe sürdü. Tekrar:
-Safa geldiniz nûrum; nasılsınız, iyi misiniz?” dedi.
-Elhamdülillah, dedim.
Bu adamın ciddiyetiyle kıyafeti arasındaki tezat beni öylesine şaşırtmıştı ki…
Tekrar söze başlayarak:
-İsminiz nedir? dedi.
-Ahmed Râci.
-Ahmed Râci mi? (Gülerek) İnsanlığın ismini almışsın nûrum!
-Ne gibi?
-İnsanoğlu o kadar aciz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını rica ile devam ettirir. Râci demek, insan demektir.
Bu kâmilâne sözler üzerine bir kat daha şaşırdım. Ben de sordum:
-Sizin isminiz nedir?
-Benim ismim çoktur. Her yerde ayrı bir isim ve vasıfla yâd edilirim. Burada, üzerimdeki aynalardan dolayı ‘Aynalı Dede’ namıyla bilinirim. Ama sen istersen Âdem Baba diyebilirsin.
Bir süre düşündükten sonra ortaya çıkan arzuyu engelleyemeyerek dedim ki:
-Azizim, kemâl ehlinden olduğunuz meydandadır. Böyleyken, bu garip kıyafetler altında gizlenmenizin sebebini anlayamıyorum.
-Hâlbuki bu, pek basittir. (Kahveyi hazırlayıp fincanıma doldurduktan sonra) Herkes süse meraklıdır; birçok para harcayarak türlü türlü elbiseler yaptırıyor. Ben de bu şekil elbiseden hazzediyorum.
Bu cevap hem ma’kul hem de değildi. Biraz düşündükten sonra bunu gayr-ı ma’kul buldum ve kendisine fikrimi söyledim; cevap verdi ki:
-Böyle bir şeyin yapılmasını uygun bulmuyorsunuz lâkin bana göre uygundur. Elli yaşında bir adamın tanesini on beş, bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve ismine boyunbağı dediği bir yuları ma’kul gördüğünüz hâlde külâhıma taktığım ayna parçaları neden akla yatkın olmasın! Tut ki her ikisi de insanın münasebetsizliği ve cinnetini göstersin; öyle bir durumda bile benim deliliğim daha parlak (hoş) ve daha mantıklıdır.
Birdenbire içime parlak bir fikir hasıl oldu: Mecnun kıyafetine girmiş bir irfan sahibi olma ihtimali bulunan Aynalı Baba’yla ciddi meseleler hakkında konuşmak isteyerek dedim ki:
-Sultanım, sen viranede gömülü bir hazinesin, ben ise hikmet arayışı içinde bir avare. Lütfen istifade etmeme müsaade eder misin?
Verin elinizi öpeyim!
-El öpmek… (Şaşırarak) Niçin? İstersen konuşalım…
Ama sözden ne çıkar! Şimdiye kadar kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudun. Ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bildikleri nedir? Arzularını gidermek ve zanaatlarını geliştirmek için ihtiyacı olan konulara dair edindikleri şeyler… Lakin hak ve hakikate dair ne bilirler? Hiç! Akıl hesaplarıyla Hakk’ı kabul etmek mümkündür lâkin anlamak ve bilmek mümkün mü? Ne konuşalım! Harfleri bir araya getirmekle hikmet ve kamâlin aslına ulaşılabilir mi?
Bu anda garip bir hâl hissetmeye başladım: Koca bir medeniyetin, yedi bin senelik insanlık uğraşlarının ürünü olan eğitimi küçük gören bu garip kıyafetli mecnunun sözlerindeki büyüklük, bana pek büyük bir küçüklük vermişti. Pek küçük ve pek önemsiz olduğumu hissediyordum. Dudak oynatmaya kuvvet bulamayarak gözlerimi rica eder gibi, yardım dilenircesine kendisine diktim.
Gülümseyerek dedi ki:
-Yorucu faraziyatı (varsayımları) bırakalım da biraz bî-hûş olalım (kendimizden geçelim), olmaz mı?
Aynalı Baba’yla birer kahve daha içtik…
Kahveleri içtikten sonra Baba kulübeden bir ney çıkardı; hafif ve latif bir suretle üflemeye başladı. Mezarlığın sessizliği yanında neyin hüzünlü nağmeleri bana garip bir zevk veriyordu. Gittikçe sinemden bazen hüzün veren, bazen ferahlatan ahlar çıkaracak kadar şiddetlenen bu garip zevkte kahvenin de dahli vardı. Kendimde acayip değişimler hissediyordum. Güyâ sürekli taşımaya mahkûm olduğum sıkıntılı yük üzerimden alınmış; büyük bir hafiflik hissetmeye başlamıştım. Aynalı Baba ney ile taksimini bitirdikten sonra hafif ama dâvûdî bir sesle okumaya; daha sonra da ney ile âhenge başlamıştı.
Okuyordu:
Bu fenâ mülküne
ibretle nazar kıl ey cân, Gafleti eyle hebâ,
boşa değildir meydân, Hani Sultan Süleyman,
hani İskender Hân, Yüz bin senelik ömrü
mutlu geçirsen de, (hepsi) bir an, Ne güle ne bülbüle bâkî,
a kuzum bu bâğ-ı cihân, Kime yâr oldu ki muradınca,
felek-i devr-i zamân.
Bu gazelin üzerimde öylesine bir etkisi vardı ki… Aynalı Baba bu parçayı bitirip de ney üflemeye başladığı zaman gözlerimden yaşlar akıyordu. Hüzün ve hasret gözyaşları mı; aşk ve zevk gözyaşları mı, bilemedim; ancak çok etkilenmiştim. O andaki ruh ve vicdan durumumu tarif mümkün değil…
Baba okuyordu:
Tamâ’ ü hırsa uyup
nefsine mağlup olma, Rahatın zâil olur,
nâmını meşhûr yapma, Dünya saltanatına yaslanıp
mağrûr olma (ki) Sohbet-i ârif-i billâha eriş,
onlardan uzak kalma!
Bayılma derecesine gelmiştim. Baba’nın sesini pek yavaş, âdeta uzaktan geliyormuş gibi duymaktaydım. Ney hayret edilesi bir güzellik kazanmıştı.
Zevk-i dünyâya kapılmadı,
ehl-i kemâl, Bildiler dünyayı hep,
arzu, oyun ve hayal. Zevkin cihânda teşbihi,
rüyanın gerçeğe misâl; Aşk eteğini tutup buldu
kamu kurb-i visâl.
Duyma kabiliyetim çok zayıflamıştı. Sesi âdeta pek uzaktan geliyordu. Yavaş yavaş duygularımdan; daha doğru bir tabirle görünür olan her şeyden uzaklaşmaya başladım.
Bir şey görmüyor, işitmiyordum. Çok sürmeyen bir müddet uykuya yakın bir hâlde kaldıktan sonra zihnim çalışmaya başladı. Görünürde bir şey hissetmezken kendimi garip ve farklı bir âlemde görmeye başladım.
Hayalin derinliklerinde, dalmıştım; gözlerim kapalı olduğu hâlde…
Binlerce yolu olan bir karınca yuvasında, karıncaların arasında, kendimi karınca kılığında görüyordum…
Etrafa şaşkın şaşkın bakıyor ve gördüklerine inanamaz bir vaziyette olup biteni inceliyordum…
Karıncalar, çeşitli sosyal sınıflara ayrılmıştı. Fakat onlar arasındaki sınıflaşma, insanlar arasındaki sınıflaşmaya benzemiyordu. Yönetenler ile yönetilenler, beylerle işçiler sınıfı olsa da bunlar arasında üst ve alt gibi mevki farkları görünmüyordu.
Yuvamızda en az birkaç yüz bin karınca vardı. İşin garibi, bunlar, maddi manevi her türlü ihtiyacı rahatça karşılayıp maksadı anlatacak mükemmel bir lisana sahiptiler.
Mükemmel mektepler, zahire ambarları, yatakhane, hapishane, teneffüs ve yemek salonları, toplantı mahalleri; özetle mükemmel bir toplum hayatı için gerekli bir meskenin ve şehrin bütün debdebe ve ihtişamı mevcut idi.
Daha da garibi, karıncaların sosyal yaşam düzeni, insanlara nispetle çok daha ileri düzeydeydi. Evvela karıncalardaki maişet( geçim) düzeni ve çalışma usulü, insanlara göre çok anlatılması imkansız bir üstünlük farkı vardı. Lâkin karıncaların insanlardan kat kat üstün oldukları cihet ise mektep ve terbiye meselesidir. Karıncalar, bu işte de insanları çok geride bırakmıştır. Adaletin taksimi meselesinde dahi aynı düşünce tereddütsüz yürütülebilir.
Bu sebeplerden dolayı, karınca yuvalarında mektep yapılan daireler, yuvanın en seçkin ve en geniş kısmını işgal ettiği halde, hapishaneler, sıhhate uygun olmakla beraber pek küçük idi. Çünkü hapis cezasını hak edenler hemen hemen yok gibi…
Bir karınca için en önemli haslet vazife hissidir. Ve bu his, her duygudan önce ve her hisse galiptir. Şahsî istek ve ihtiyaçlar için vazifesini feda etmek şöyle dursun, gevşeklik gösteren karınca bile hemen hiç görülmezdi.
…
Ben, karınca beylerinden birinin oğlu imişim. Talim ve terbiyem için işçi sınıfından yedi ihtiyar pir, yedi meşhur âlim, babam tarafından, müşavere ile seçilmişti.
Bu yedi âlim yalnız bizim yuvamızda değil, komşu yuvalar ahalisi arasında da, ilim ve fazilette parmakla gösterilirdi.
Hayat merdiveninin son basamaklarına gelmiş bu meşhur âlimler beni vatana millete faydalı bir üye olarak yetiştirmek, arkalarında hayırlı bir talebe bırakmak ümidiyle çalışmakta idiler. İyi bir öğretim usulü ile bana, ilim ve fenlerin hepsini öğretmiş bulunuyorlardı.
Şimdi sık sık seyahatler yapıyor, öğrendiklerimin tatbikatıyla uğraşıyorduk.
Uykudan uyandığımı fark eden hizmetçilerim tarafından semiz bir hamam böceği budu ile yarım buğdaydan ibaret sabah kahvaltısını getirdikleri birgün, henüz yemeği bitirmemiştim ki, yedi âlim hocamdan birisi yanıma gelerek, maksadını şu ifadelerle anlatmaya başladı:
-Ey Şehzadem! Senenin hemen yarısında şehrimizin kuzeyine düşen sert ve çorak arazide ne kadar garip tabiat olaylarının meydana gelmekte olduğunu bilirsiniz. Bir lise talebesine, bu sene yaptırdığımız bilimsel gezilere dair aldığımız son raporlarda, şimdiye kadar âlimleri ihtilafa düşüren hava olaylarının yeniden başladığı ve bunun her gün muntazaman görünmekte olduğu bildiriliyor.
Yine biliyor olmalısınız ki, günün bir kısmında güneş, hayat menbaı olan ışığını yaymaya başladığı zamanlarda, berrak gökyüzünün birçok tarafları birdenbire kalın ve değişik bulutlarla örtülüyor. Bu bulut parçaları farklı zamanlarda yine yok oluyor. Acaba bu hava olayının sebebi nedir?
Asil şahsınızın malumudur ki, bu gibi tabiat hadiseleri, mantıkla, aklî denklemlerle bilinemez ve izah edilemez. Her durumda tecrübe ve tetkik edilmeye muhtaçtır.
Uzun zamanlardan beri birçok meseleler hakkında sayısız deneyler ve gözlemler yapıldığını bilirsiniz. Nice tabiat muammaları hallolundu. Bu gün onlara yüzde seksen, doksan oranında hakikat nazarıyla bakmaktayız. Lâkin bu garip hava olayını hâlâ doğruca halleden olmadı. Üstadlarımızdan bir zat, bu konudaki derinlemesine incelemelirini açıklayan bir konferans verecektir. münasip buyurursanız buyurunuz, biz de gidelim.
Konferans, arazi üzerinde verilecek ve bunda bütün orta ve yüksek mektep talebeleri bulunacaktır.
Büyük ve kalabalık bir toplulukla, bu acayip şekilleri olan araziye doğru seyahate koyulduk.
İşin garip ve tuhafı şu ki; ben, hem insan, hem de karınca his ve idrakiyle donanmıştım.
Nihayet oraya geldik.
Bu yere karınca gözüyle baktığımda, hakikaten üzerinde düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar garip ve acayip teşkilata sahip olduğunu anlıyordum. Halbuki insan gözü ile baktığım zaman, iki tarafı muntazam ve mağazalarla süslü, düz ve iri napoli taşları ile döşenmiş bir geniş bir caddede bulunduğumuzu görüyordum.
Bu iki durum arasındaki korkunç farkı, en derin hayret duyguları ile muhakeme etmeye başladığım vakit, tabiat alimlerinden birisi, bu garip arazi hakkında konferans vermeye başladı:
-Efendiler! En ziyade dikkat çekici olan şey, bu büyük odacıkların şekli ile aralarındaki kanalların intizamıdır. Hücreler yaklaşık olarak düz, çatlaklar ise neredeyse kusursuz denilecek intizamda düzgün çizgilerle doludur. Bu intizamın sebebini alimlerimiz bir türlü keşfedemiyor. Halbuki böyle el yapımına benzer şeyler tabiat sahasında yoktur ve olamaz, diyordu.
Konferansın en tatlı yerine gelinmişti ki, birdenbire yüz binleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlıktır koptu. Gökyüzü açık olmasına rağmen yağmurla kıyası mümkün olmayan müthiş bir sel ve sıcak tufan binlerce karıncayı sürüklemeye başladı. Kimileri sele kapılıp sürüklenirken kimileri de kaçmaya çalışıyordu. Ben bir dakikalık korku ve panikten sonra bu garip sel tufanının sebebini anlamak hevesine düştüm. Yukarıdan hâlâ aralıklı sağanaklarla seller devam etmekte idi.
Bu müthiş hadiseye insan nazarıyla bakmak istediğim vakit, gülmekten ve hayret etmekten kendimi alamadım: Garip arazi denilen caddede ve bir kaldırım kenarında yer almıştık. Bulunduğumuz yerde bir fayton (at arabası) durmuş, arabacı mutlulukla uyumakta iken hayvanlar, başlarına asılan torbalardan yem yemekte idi. Hayvanların her ikisi ittifak etmiş gibi aynı anda bevletmeye (işemeye) koyulmuşlardı.
İşte zavallı karıncaları helak eden sel ve sıcak tufan, bu hayvanların sidiğinden başka bir şey değildi.
Bütün ahali, büyk bir yeis ve ıstırap içinde vefatımla meşgul idiler. Zira ben dahi orada ölenler arasındaydım. Âlimler ise garip arazide meydana gelen tufanın sebebini araştırmakla meşgul idi.
Nihayet büyük bir tabiat âlim ve üstadı, kütüphanesinde bulunan meşhur bir eserde, bu hadisenin sebebini keşfettiğini duyurdu.
Şöyle yazıyordu eserde: “Garip arazide öyle kuvvetli bir mıknatıslık ve elektriklenme mevcuttur ki, ara sıra ve birdenbire şiddetlenerek havanın yoğunlaşmasına sebep olmakta ve böylece, birbirinden neden çok farklı gözüktüğünü henüz keşfedemediğimiz bulutlardan tufanı andıran seller boşalmaktadır.”
Ben açıklamaları işittiğim zaman, gözümün önüne yem yiyen yorgun beygirlerin bevletmesi geldi de uzun bir kahkaha salıvermekten kendimi alıkoyamadım. Hemen akabinde da uyandım.
Aynalı hem tebessüm ediyor ve hem de görülmemiş bir oyun oynarken mırıldanıyordu:
Her zerre ferd, yoktur eşi
Acep bunlar Kimin işi
Ey kendini bilmez kişi
Bilir misin sebebi Kim?
Hakk’tır desen manası ne? İzah mıdır, tek kelime: Soruyorum sana yine, Bilir misin sebebi Kim?
… … …
“İnsanın yegâne marifeti,
bildiklerinin bir şey olmadığını
idrak etmesidir.”
Âmak-ı Hayal
ELEST ÜLKESİ
Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü ise diriliktir; görünüşte bir tükenmedir, hakikatte ise ebediliktir. Çocuğun rahimden doğması bir göçmedir; fakat cihanda ona yeni bir hayat vardır.
Hayru’l-beşer Efendimiz: “Dünyadan göçüp giden kişinin ölüm yüzünden bir derdi, bir acısı yoktur. Elindekini kaçırdığından dolayıdır yüzlerce acıya düşüşü” buyurdu.
“Neden her devletin, her nimetin mahzeni olan ölüme gereken değeri vermedim? Şaşkınlığımdan bütün ömrümce, hayallerimi kıble/gâye edindim, onlar da ecel gelince kaybolup gittiler” diye kendi kendine söylenip acınırlar.
Hiçbir ölü, öldüğüne yanmaz, azığın azlığına hayıflanır. Yoksa ölen, bir kuyudan kurtulmuş; ovaya, devlete ve ferahlığa kavuşmuştur. Bu yas konağından, şu daracık deve yatağından geniş bir ovaya göçmüştür.
Hâsılı “Elest Ülkesi”nin kadrini bilesin diye dünya önce gelmiştir. Buradan kurtulup oraya vardın mı, ebed şeker hanesinde şükreder durursun. Dersin ki: “Sanki orada toprak elemişim. Bu tertemiz âlemden kaçıp duruyormuşum. Keşke bundan önce ölseydim de o balçıkta çektiklerim daha az olsaydı.”
Bu sebeptendir ki, o her şeye vakıf Peygamber ‘sallallahu aleyhi ve sellem’:
“Her kim ölür de, ruhu bedenini bırakıp giderse, öldüğünden, göçtüğünden hayıflanmaz, hasrete düşmez. Ancak taksiratından (günahlarından), fırsatı kaçırdığından (ömrünü boşa geçirdiğinden) hasrete düşer.
Ölen, keşke bundan önce ölseydim de kurtulsaydım, der. Kötüyse, kötülüğü az olurdu; iyiyse, iyilik yurduna daha önce gelirdi…” buyurmuştur.
***
Herkesin ölümü kendi rengindendir. Düşmana düşmandır ölüm, dosta dost.
Ey (ölümden kaçan) can, aklını başına devşir! Ölümden korkup kaçarsın ya… Doğrucası sen kendinden korkmaktasın. Gördüğün ölümün yüzü değil, (ölüm aynasında) kendi çirkin (manevi) yüzündür.
Ölüm, kimin nazarında tehlikeyse “Kendinizi tehlikeye atmayın!” emri onadır.
Fakat birisinin nazarında ölüm, hakikat kapısının açılışından ibaret olursa, ona: “Haydin, çabuk olun!” hitabı gelir.
***
Ey gördüğü ölüm olanlar, uzaklaşın…
Ey gördüğü dirilme olanlar, çabuk olun!
Ey lütuf görenler, ferahlanın, sevinin…
Ey kahır görenler, bu bir belâdır, gamlanın!
Mesnevi-i Şerif
GENEL ve ÖZEL TERBİYE
Her türlü benzerlik ve eksiklikten münezzeh olan Allah-u Teâlâ, kullarının terbiye ve ıslah olmalarını dilemiş ve emretmiştir.
Allah-u Teâlâ’nın bu manadaki ’emr’i iki çeşittir. Birincisi, Nebîler ve Resûller aracılığıyla gerçekleşir ve özeldir. Gayesi, kulları, kendi tercihleriyle imtihan etmek ve kurtuluşa davet edip götürmektir.
Eğer insanlar kendi tercihleriyle ve gönüllü olarak bu ’emr’e tabi olup gereğini yerine getirirlerse yani maddi ve manevi hükümlere uyarlarsa, istenen yerine gelir ve gaye hasıl olmuş olur.
Şayet uymazlar ve gereğini yerine getirmezlerse, ikinci tür Emr, onları bu hükümlere uymaya zorlar veya uymamanın cezasına…
Bu ikinci ’emr’in uygulanmamasının ihtimali yoktur. Evrende ve insanlarda yürürlükte olan hadiseler, bu ’emr’in gereğidir.
“Başınıza gelenler, kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır; pek çoğunu da affeder.” ayeti bu manayadır.
Allah-u Teâlâ’nın ’emr’inin herhangi bir zaman ve mekânda geçerli ve yürürlükte olmamasına da ihtimal yoktur.
“Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün/Ol” demesidir. O da olur. Her şeyin melekutu/hükümranlığı yed’inde olan Subhan’dır. O’na rücu’ ettirileceksiniz.” (36/82-83)
Şu kadarı var ki, Resûllere tabi olmak ve (Varis-i Resûl olan) Evliya’yı izlemek, hem nefsin kemale ermesini ve hem de ilahi hükümlere uyulmasını kolaylaştırdığı / sağladığı için Allah-u Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak Enbiya göndermiş ve Evliya’yı da vesile kılmıştır.
Eğer bu yolla yani özele hitap eden hükümlere uymakla davete icabet edilir ve gereği yerine getirilirse ne âlâ!
Zaten istenen de budur.
Bunu seçip seçmemek ve gereğini yapıp yapmamak kulların tercihlerine ve serbest iradelerine bırakılmıştır.
Kabul etmeyip isyan ederler veya kabul edip ihmal ederlerse ikinci ’emr’ devreye girer ve iki dünyada da gereğini yerine getirmekten geri durmaz.
Hakikât derecesine erişenler yani ilahi hükümlere riayet edip isyan etmeyenler ise hem beden kafesinde rahat ederler; hem de beden kafesinden kurtulduktan sonra yüceler âlemine yükselerek Enbiyâ ve Velîlerin ruhlarıyla birlikte bitimsiz zevk ve safaya kavuşurlar.
Aşağı âlemde kalan akraba ve yakınları ve bütün ehl-i iman için dua ederler ve imkân oldukça da yardım yapmaktan geri durmazlar.
***
Melekler tümüyle hakikât mertebesindedirler çünkü hem tabiat zindanında tutuklu değillerdir hem de unsurlar giysisini giymemişlerdir. “Emrolundukları işte ALLAH’a isyan etmezler ve kendilerine emredileni yerine getirirler” ayet-i kerimesinde buyrulduğu üzere, ALLAH’ın emirlerini zorlanmaksızın yerine getirmeleri ve isyan etmemeleri, tertemiz olduklarının en açık kanıtıdır.
Aynı şekilde Resuller, Nebiler, Kutuplar, Evtadlar, Abdallar, Nakipler ve Necipler gibi batınî âlemde tasarrufta bulunan büyük zatların tümü hakikât mertebesindedir.
Bunların dışında her memleket ve her beldede, istidat ve kapasitesi ayarında hakikat mertebesine erişen kimseler bulunur. Ancak bunlar da pek nadir olurlar.
Zübdetü’l-Hakaik
AKLAŞAN SAÇLAR
Hâdise, Muğla’nın Milas ilçesinde geçmektedir.
Orta yaşlı bir adam, bir gece, hayatının akışını değiştiren bir rüya görür.
Gördüğü, kendi ölümüdür: Ölmüş, teneşirde yıkanmış, kefenlenmiş ve mezara defnedilmiştir. Yapılan dualar ve okunan tilavet ile birlikte üzeri toprakla kapatılmış; kapkaranlık ve yapayalnız kalmıştır.
Bir müddet sonra bulunduğu kabrin sağ tarafından bir menfez açılır ve içeriye iki kişi girer. Kendilerinin “Münker ve Nekir” olduklarını söylerler.
Adamı alırlar; aynı menfezden geçirerek başka bir yere götürürler. Götürdükleri yerde, önüne bir terazi ve yanına da bir miktar üzüm koyarlar.
O sırada karşıdan bir adam gelmektedir.
Münker Nekir, Milaslı bu çiftçiden, karşıdan gelen adama üzüm satmasını söylerler ve sağ ve solunda muhafız gibi durarak satışa nezaret ederler.
“Bu dünyada âmâ olan ahirette de âmâ’dır” (Meal / 17-72)
Tartıda çok az bir haksızlık yaptığını gören Melekler, onu hemen tezgâhın başından aldıkları gibi çok büyük bir kapının yanına getirirler. Kapı, kale kapısı gibi çok büyüktür.
Kapının yanına gelir gelmez kapı kendiliğinden açılır.
Manzara çok korkunçtur.
Müthiş bir yangın ve alevlerin içerisinde insanlar yanmakta ve bir taraftan da yanan vücutları yenilenmektedir. Feryatlar ise yürek dayanacak gibi değildir.
Dehşet içinde bir müddet seyrettirdikten sonra, Münker Nekir, adamı alırlar ve başka bir meydana getirirler. Kendisine: “Biraz önce alışveriş sırasında işlediğin suçun cezasının gördüğün gibi yanarak mı, yoksa başka bir şekilde mi verilmesini istersin?” derler.
Adam, gördüğünden daha büyük bir cezanın olamayacağı düşüncesiyle başka bir cezayı istediğini söyler söylemez vücudunda yüzlerce derecede bir sıcaklığın başgösterdiğini bütün dehşetiyle hisseder.
Dayanılmaz bir ıstırap, çekilmesi mümkün olmayan acı ve azap…
Avazı çıktığı kadar feryad ve figan…
***
Normal hayatta da aynı şekilde avazı çıktığı kadar bağırmakta, ortalığı ayağa kaldırmaktadır.
Vakit gece yarısıdır.
Karısı ve iki oğlu, korkunç çığlıklara uyanır.
Sesler mahalleyi de inlettiğinden konu-komşu adamın evinde toplanır.
Adam ise hâlâ feryat ve çığlığa devam etmekte; ne kadar uğraştılarsa da bir türlü uyanmamaktadır.
Tahammül sınırının çok ötesinde bir acı çektiği ise her halinden bellidir.
Bir müddet sonra…
***
Ceza sona erdirilir ve Münker Nekir adama şunları söyler:
“İşte gördün; dünyada yapılan küçük bir haksızlık ve adaletsizliğin ahiretteki cezasının ne olduğunu…
Şimdi seni dünyaya iade ediyoruz.
Hayatını ona göre tanzim eyle!”
***
Adamcağız gözleri yerinden fırlamış, beti benzi atmış, kan ter içinde uyanır ama yüzünde, etrafındakileri hayretler içerisinde baktıran bir görüntü ile…
Saçları ve kıllarının tamamı bembeyaz olmuştur.
***
Hadiseyi nakledenlerin ifadesine göre, şimdi o, ak saçlarıyla, hayatını kılı kırk yararcasına; dünya ve ahirette kendisine fayda sağlayacak salih amellerin, hayırlı işlerin peşinden koşar bir şekilde yaşamaktadır.
***
Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh. Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh. (99/7-8)
Alıntıdır
TAKLİD-İ ÎMÂN
“Kul imanın tamamına (hakikatına) eremez; şaka da olsa yalanı, haklı da olsa çekişmeyi terk edinceye kadar.”
“Haklı olduğu halde mücadeleyi terk edene cennetin ortasında bir köşk inşa edilir; haksız olduğu halde mücadeleyi terk eden için ise cennetin kenarında bir ev bina edilir.”
“ALLAH’ın hidayetinden sonra hiçbir kavim sapıtmamıştır. Ancak sapıtanlar mücadele edenlerdir.”
“Put ve içkiden nehyettikten sonra Rabbimin beni ilk nehyettiği ve benden aldığı ilk muâhede, dedi-kodu ve mücadeleden kaçınmaktır.”
Hadis-i Şerifler
***
Rivayet edildiğine göre Bahaeddin Buharî Hazretlerinin çok iltifat ettiği bir dervişi vardı. Bu derviş, ecnebi bir dervişle İman ve İslam hususunda tartışmaya girişti. Dedi ki: “İman, ikrar ile tasdikten; İslâm ise iman üzre ziyade yapılan amellerden ibarettir.” Bununla ilgili bir takım misâl ve deliller gösteren dervişin söyledikleri Hazretin mübarek kulağına vasıl olduğunda, orada bulunan dervişlere buyurdular ki: “Yapılan tartışma ile ilgilendiniz (o tartışmaya ülfet ettiniz; hoşunuza giderek dinlediniz); size lâzım olan ise o ilişkiyi bırakmak ve iman-ı taklitten geçip kendinizi kurtarmaktır.
Dervişlerin cümlesi, Hazret’in bu nasihatı ile iman-ı taklitten geçtiler; o derviş hariç… Îman-ı taklitten çıkmak kendisi için mümkün olmadı. Hatta (o mübarek sözlerden) hayret içinde kaldı.
Hazret ona dedi ki: “Bundan sonra dervişlerin sohbetinden çık, git!”
Israrla affını istedi ise de, Hazret, o adamı dervişler meclisine koymadı.
Ne zaman ki ALLAH’ın inayeti erişti de taklit bataklığından kurtuldu. Hâli gayet hoş oldu ve Hazret’in izni ile meclise yeniden dâhil edildi.
***
Çoğu zaman kişiyi böyle bir mücadeleye sevk eden, kendi ilim ve faziletini ortaya koymakla üstünlük (büyüklük) kazanmak, başkasının yanlışını açığa çıkarmak maksadıyla da onu kusurlu göstermektir ki, bunların ikisi de nefsin gizli ve kuvvetli şehvetlerindendir. Halbuki kibriya ve ululuk, rububiyyet vasıflarındandır. Nefis bu arzusunu (hevâsını), hakkı ortaya çıkarma perdesi ardına gizlenerek de yapabilir…
Bundan kurtuluş ise susmasında günah olmayan her mes’elede sükût etmekle mümkün olabilir.
İmâm-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri, sohbetine devam eden Dâvud-i Tâi’ye, inzivayı ne için tercih ettiğini sormuş; Dâvud-i Tâi de: “Mücadeleyi terk etmek hususunda nefis mücahedesi yapmak için…” cevabını vermişti.
İmâm-ı A’zam hazretleri kendisine: “Giriştiğin bu mücadeleyi kazanmak için tenhalara kaçmak değil, meclislere katılmak lâzım! Meclislere katıl, söylenenleri dinle, lâkin kendin konuşma! Ancak bu şekilde mücahedeyi kazanabilirsin” demiş.
Dâvud-i Tâi bu hususta: “Ben de öyle yaptım ve en şiddetli mücahadeyi burada buldum” demiş. Çünkü düzeltmesine muktedir olduğu halde yanlış sözü duyan kimsenin buna susması kadar nefse zor gelen bir şey olamaz.
Bu sebeple Resul-i Ekrem Efendimiz: “Haklı olduğu halde mücadeleyi (edelleşmeyi) terk eden kimseye cennetin ortasında bir köşk inşa edilir…” buyurmuştur.
***
[Şayet mücadele, üstünlük veya kendine boyun büktürme gibi nefsin arzu ve hevâsından kaynaklanıyorsa bahanesi (konusu) ne olursa olsun ve kimler arasında yapılırsa yapılsın neticenin her iki taraf için de mahrumiyet olduğu; hiddete, kîne ve adavete sebep olduğu; uzun zamanlar devam etse de neticenin değişmediği sayısız tecrübeyle sabittir.
Şöyle de denebilir; neticesi mahrumiyet olan mücadelenin (cedel ve münakaşanın) asıl sebebi zarf değil mazruftur (konu değil konunun arkasına veya içine gizlenen nefistir).
Öyle tohumdan (nefisten) böyle meyve (hiddet, kin, adavet)…
Nefsin arzu ve hevâsının karışmadığı bütün gayret ve çalışmalardan ise hürmet, muhabbet, itminan ve marifet gibi güzel meyveler zuhur eder…
Böyle tohumdan öyle meyve…]
***
Mücadelenin en şiddetlisi îtikad ve mezhep mevzûlarındaki münakaşa ve cedelde görülür. Zira mücadele fıtri bir haldir; bir de bunda sevap olduğu sanılırsa, mücadele hırsı daha da artar. Hem tabiatı, hem de sevap itikadı bu mücadelede kendisini tahrik eder. Bu ise sırf hatadır. İnsana yaraşan, kıble ehlinden dilini çekmektir.
Yapılması gereken ise mücadele yolu ile değil, gizli nasihat yolu ile îkaza çalışmaktır. Nasihatın fayda vermeyeceğini anlayınca da onu terk edip nefsi ile meşgul olmalıdır.
“Dilini ehl-i kıbleden çekip, onları ancak gücünün yettiği en güzel şekilde ikaza çalışan kimseye ALLAH rahmet etsin” hadis-i şerifini rivayet eden Hişam bin Urve (r.a.), Resul-i Ekrem Efendimizin bu sözü yedi defa tekrarladığını söylemiştir.
Tasavvuf ehline göre sülûk, kötü sözlerden iyi sözlere, kötü fiillerden iyi fiillere, kötü ahlâktan güzel ahlâka ve kendi varlığından Hakk Teâlâ’nın varlığına gitmekten ibarettir. Sâlik de, bu yolda gidene denir.
Eğer bir sâlik iyi sözleri, fiilleri ve ahlâkı devamlı hale getirirse mârifetlerin yüzü ona görünmeye; eşyanın hakikatini olduğu gibi görmeye başlar.
“Allahumme erini hakaikel eşyâ-i kemâhiye: Allah’ım, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” hadis-i şerifindeki mâna ortaya çıktıkça irfanda kemâl zûhur etmeye başlar.
Her kim bu dört haslette kemâle erişirse, insanî kemâlâtı tahsil etmiş olur. Zira insanî kemâlât tamamiyle bu dörde münhasırdır.
Sufiler derler ki: Eğer yüz bin sâlik bu yola sülûk etse, ancak birisi bu dört mertebenin kemâline erişir. Diğerleri noksan kalır. Zira insanın her meselede kemâle erişmesi nâdir vuku’ bulur; hususiyle tarik-i Hakk’ta…
*****
Kazanılması ve üzerinde sebat edilmesi gereken şeylere makam; bertaraf edilmesi lâzım gelen ve sülûke mâni olan şeylere de hicap denir.
Sülûkte hicap ve engeller gayet fazladır. Ancak hicap ve engellerin temeli dörttür: Mal sevgisi, makam sevgisi, taklid ve isyandır. Makamların ve hallerin asılları da dörttür: Güzel sözler, güzel fiiller, güzel ahlâk ve maârif-i cemile (güzel marifetler)dir.
Ey ârif!
Dört makamın tahsilinin kolaylaşması için ilk önce bu dört hicabı terk etmek gerek. Zira dört hicabı terk, abdest mesabesinde; dört makamın tahsili ise namaz mesabesindedir.
Her bir hicap, yıkanması farz olan abdest uzuvlarından biri gibi, dört makamın her biri de vacip olan namazın dört rek’atından biri gibidir. Önce abdest, sonra namaz… Önce tahliye (boşaltma), sonra tehliye (yerleşme)… Önce parlatma, sonra aydınlatma… Önce fasl (ayırma), sonra vasl (kavuşturma)…
Yine demişlerdir ki:
İnsan bir nesneden ölmedikçe, onun karşılığında olan şeyden dirilmez. Kötü ahlâktan bir sıfatı terk edene, güzel ahlâktan onun karşılığında olan sıfat verilir. (Cimrilikten ölenin cömertlikle dirilmesi gibi…)
Dört hicabın terki ve dört makamda ilerleme, dört şeye riayetle husule gelir: Birincisi uzlet, ikincisi az konuşmak, üçüncüsü az yemek, dördüncüsü ise az uyumaktır. Fakat bu zikredilenlerin arif ve irşâda izinli bir mürşidin sohbetinde olup onun emir ve işaretiyle olması gerekir.
Her mürşide gönül verme ki Yolunu sarpa uğratır. Mürşidi kâmil olanın Gittiği yol âsân imiş.
Ey sâlik!
Sülûkta, riyazet ve mücahedeler yapmakta niyet, Hakk Teâlâ’yı talep olmamalıdır. Zira Hakk Teâlâ herkesle beraber mevcuttur; ayrıca talep etmeye hacet yoktur. Her şeyin varlığı O’ndandır. Âlemler O’nunla kâimdir. Her şey yine O’na rücû edecektir.
Keza niyet, temizlik ve güzel ahlâkı tahsil etmek; ilim, marifet, sırların keşfi ve nurları iktibas da olmamalıdır. Zira bunların her biri, manevi mertebelerden bir mertebeye mahsustur. Sâlik o mertebeye eriştiği vakit, istese de istemese de, o mertebeye mahsus olan haller kendi üzerinde zâhir olur. O mertebeye erişmemiş ise talep etmekle de ele bir şey geçmez… Bulunduğu mertebeye mahsus olmayan vasıflar onda açığa çıkmaz. Vakti geldiğinde dişlerin çıkması; vakti gelmeden de talep edilse dahi çıkmaması gibi…
Ey ârif!
İnsan için olan mertebeler tıpkı ağaç için olan mertebeler gibidir… Şöyle ki; bahçıvan, ağacın mertebesine göre, toprağın bakımını yaparak ağaç için uygun halde saklarsa; diken ve yabani otlardan temizleyerek vaktinde suyunu verirse vakti (mertebesi) geldiğinde o ağaç yaprak, çiçek açmaya başlar ve vakti geldiğinde de meyve vermeye durur.
Sâliklerin terbiyesi de buna benzer… Vakti (mertebesi) geldiğinde bulunduğu mertebeye has nitelikler kendisinde zûhur eder.
O vakit ister talep etsin, ister istemesin, temizlik, güzel ahlak, ilim, mârifet, sırların keşfi ve nurların zuhurundan her biri zâhir olur. Nice nice leziz haller, acayip keyfiyetler baş gösterir.
Ağacın bütün mertebelerinin tohumunda mevcut olup bahçıvanın bakımlı terbiyesiyle ağaç husule geldiğinde mertebeler ve nitelikleri ortaya çıkması gibi insanın zatında / özünde de temizlik, güzel ahlâk, ilim, mârifet, sırların keşfi ve nurların ortaya çıkması gibi vasıflar vardır. Ancak insanın zatında gizli olan bu vasıflar bir kâmil mürşidin sohbetinde bulunmak ve terbiyesinden geçmekle zûhur eder ve husûle gelir.
Eğer öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini istersen, bu kendi özünde gizlidir; zatına yerleştirilmiştir. Bu sebeple “Her ne ararsan kendinde ara” demişlerdir! Çünkü bütün kemâlât özünde gizlidir; derûnunda mevcuttur.
Zannedersin özünü âlem-i asgarsın sen!
Gafil olma, gözünü aç, âlem-i ekbersin sen! Hz. Ali (kerremellahû vechehû)
*****
Yine demişlerdir ki: “Hiç kimse dışarda Hakk’ı arayacağı bir yol bulamaz” “Ne kadar Hakk’ı bulan varsa, kendi derûnunda bulmuştur.”
Herkesin derûnunda manevi bir kuyu vardır. Eğer mürşid mârifetiyle sa’y-ü gayret gösterip özünde gizli olan kuyuyu kazarsa âb-ı hayat, ilahî füyûzât gelmeye başlar. Başkalarından feyz almak, başkalarının kuyusundan kendi kuyusuna su boşaltmak gibidir ki ömrü uzun olmaz.
Eğer bir sâlik, kendi derûnundaki kuyuyu açabilirse, ondan Rabbani feyzler fışkırır. İnsanî hakîkat olan kalbin ortasında, sonsuz ehadiyet denizinden cetvel gibi bir kanal ortaya çıkıp akmaya başlar. Bu su eksilmez, kesilmez, kokuşmaz. Bilakis an be an artar ve sefası çoğalır. Kendisine ve ondan içenlere şifa olur.
Her kim onunla sohbet ve muaşeret ederse ondan fayda görür ve istifade eder.
Eğer bir kimsenin kendi derûnunda ilahî feyz kendini gösterirse, o kimse herkesten daha fazla mütevâzi ve mûtedil olur.
Ey sâlik!
Eğer kendi nefsini insanlık mertebelerinin sonuna eriştirip her gün kendi sıfat ve makamlarını temaşa ederek vuslat sarayının has bahçelerinde nimetler içinde yüzemiyor, Hakk Teâlâ’ya yakınlık içindeki kulluk makamına kavuşamıyorsan ve dahi mukarreblere has derecede sürekli Hakk Teâlâ’nın cemâlini temaşa ile nimetlenmeye gücün yetmiyorsa, bâri gayret et de nefsini cehennem ateşinden kurtarıp cennet ehlinden olasın!
Ey sâlik!
Bunun için farzlardan başka çok namaz kılmanın tasasında, farzın dışında çok Hac etmenin derdinde olma! Gereğinden fazla fıkıh ezberlemenin sevdasında da olma. Zaruretleri defedecek kadarını bilmek kâfidir.
Ancak doğru sözlü ve iyi nefisli olmaya gayret et ve ihtimam göster. Böylelikle cehennem azabından kurtulmuş olabilesin. Zira cehennem ehlinin ekseri azabı, istikamet yokluğu ve kötü nefisli olmak yüzündendir.
Halk ile muamelede halka menfaatli olup mazarratının olmaması, cennet ehlinin alametlerindendir.
İstikamet ve nefis temizliğin, zati sıfatın ve melekên olması lazımdır ki cehennem azabından kurtulabilesin. Eğer içten olmayarak veya gösteriş (veya çıkar) için olursa o kimse yine cennet ehlinden değildir.
Şöyle olmak gerekir: “Bütün vakitlerde iyilik yapmak ve halka faydalı olmak -ihtiyârsız- âdet ve tabiat haline gelsin.”
Hakikatlerin Özü
HİKMET EHLİNDEN
Cömertliği ile tanınmış bir şeyh vardı. O yüzden de daima borçlu idi. Büyüklerden (zenginlerden) on binlerce borç alır, fakirlere, yoksullara dağıtırdı.
Borç para ile bir de tekke yaptırmış; malını da, canını da, tekkesini de Allah yolunda harcıyordu.
Cenab-ı Hakk, Halil’ine kumu nasıl un yapmışsa, onun borcunu da her taraftan öderdi.
Hazreti Peygamber der ki: “Pazarlarda iki melek daima şöyle duâ eder: Allah’ım! Sen infâk edenlere fazlasıyla ver! Cimrilerin mallarını da telef et. Hele canını veren, kendisini İsmail gibi kurban edene fazlasıyla ihsan et!”
“Hiç o boyna bıçak işler mi?”
Şehitler de bu yüzden diridirler, hoşturlar. Çünkü Cenab-ı Hakk, onlara ebedi gamdan, sıkıntıdan, mutsuzluktan emin bir can vermiştir.
Ey sadece zahiri gören; sen de mecûsiler gibi yalnızca kalıba bakma; bedene takılıp kalma!
Borçlu Şeyh, yıllarca bu işte bulundu; vazifesi buymuş gibi halktan borç almakta, halka vermekteydi. Ecel gününde büyük bir zat olarak gitmek için vadesi dolana kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.
Şeyh’in ömrü sona erip de vücudunda ölüm alâmetleri görününce, alacaklılar etrafına toplanıp oturdular. Şeyh ise mum gibi yanıp eriyordu.
Alacaklılar para almaktan umutlarını yitirip yüz ekşitmiş; gönüllerindeki acıya ciğer yarası da ilave edilmişti.
Şeyh, ”Şu kötü şüpheye düşenlere bak! ALLAH’ın dört yüz dinar altını yok mu ki?” dedi.
***
O esnada…
Dışarıda bir çocuk, üç beş kuruş ümidiyle “Helva” diye sesleniyordu.
Şeyh, hizmetçiye, git helvanın hepsini al, diye başıyla işaret etti. Tâ ki alacaklılar o helvayı yesinler de, bir müddet de olsa bana acı acı bakmasınlar.
Hizmetçi, helvanın hepsini almak üzere dışarı çıktı. Helvacıya, “Bu helvanın hepsi kaça?” diye sordu. Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi.
Hizmetçi, ”Yoo, sofilerden çok isteme. Yarım dinar vereyim, başka bir şey söyleme!” dedi. Helvayı bir tabağa koydurdu ve getirip Şeyh’in önüne koydu.
Sır sahibi Şeyh’in esrarına bak!
Alacaklılara, ”Buyurun, şu mübarek helva teberrük içindir; helâlinden yiyin” diye işaret etti.
Şeyh dedi ki: “Parayı nerden bulayım? Zaten borçluyum, ahirete göçüyorum!”
Çocuk üzüntüden tabağı yere çaldı, ağlayıp sızlamaya başladı.
Eleminden, çaresizlikten hıçkıra hıçkıra ağlarken, ”Keşke iki ayağım kırılaydı da tekkenin önünden geçmez olaydım” diyor; “Obur, lokmaya haris, köpek gönüllü, kedi gibi yalanan sofiler” söğüntüsünü de ilave ediyordu.
“Bre acımasız Şeyh, emin ol, ustam beni öldürür! Yanına boş gidersem beni keser; razı mısın?” diyordu.
Çocuğun feryadından iyilerden kötülerden birçok kişi başına toplandı.
Alacaklılar da itiraz yolu ile Şeyh’e: “Bu yaptığın da nedir?” diye çıkıştılar. Malımızı yedin, borçlu gidiyorsun; böyle olduğu halde neden yeni bir zulüm işliyorsun?
Çocuk, bir sonraki namaz vaktine kadar ağlamayı sürdürdü. Şeyh ise, gözlerini yummuş, ona bile bakmıyordu.
Bu cefadan, bu olumsuzluktan arınmış olarak, ay gibi yüzünü yorganın içine çekmiş; ezelle hoş, ecelle sevinçli, havas ve avamın kınamasından, dedikodusundan el ayak çekmişti!
Can, bir adamın yüzüne gülmüş ise, ona halkın ekşi suratlı oluşundan ne zarar gelir.
Mehtaplı gecede ay, köpeklerden ve havlamasından ne diye korksun?
Köpek kendi vazifesini yerine getirir, ay da ışığını yere döşeyip durur.
Herkes kendi işceğizini görür.
Su, bir çöp için berraklığını terk etmez.
Çöp, suyun yüzünde çöp olarak giderken, berrak su da bulanmadan yoluna devam eder.
Hazreti Mustafa, gece yarısı ayı ikiye bölerken; Ebu Lehep, kininden saçma sapan söylenip durur!
Köpeğin sesi ayın kulağına nerden gidecek? Hele o ay, ALLAH hası olursa…
***
Çocuğun alacağı kısa sürede toplanırdı lâkin Şeyh’in himmeti bu kadarcık cömertliği bile bağlamış, kimsenin çocuğa bir şey vermesine izin vermiyordu.
Aslında Pirlerin kuvveti bundan da fazladır.
***
İkindi vakti olunca başka bir hizmetçi, elinde cömert birince gönderilmiş bir tabakla çıkageldi.
Şeyhi tanıyan mal ve hâl sahibi biri, ona hediye göndermişti.
Tabağın bir köşesinde dört yüz dinar, bir tarafında da kâğıda sarılı yarım dinar vardı.
Şeyh’e hürmetlerini sunduktan sonra tabağı yanına bıraktı.
Tabağın üstündeki örtüyü kaldırınca, halk da alacaklılar da onun kerametini gördüler.
Hepsinden de ahlar vahlar yükselmeye başladı: “Ey şeyhlerin de reisi, şahların da; bu da neyin nesi? Bu ne sır, bu ne sultanlık? Ey sır sahiplerinin efendisi!
Biz bilemedik, affet; saçma sapan, ulu orta hayli söylendik. Körcesine sopa sallamaktayız; elbette kandilleri kırarız. Sağırlar gibi sözü duymadan kendi anlayışımızca izah etmeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk. Biz Hızır’ın yaptıklarına i’tirâz eden Mûsâ Aleyhisselâm’dan da ibret almadık. O da Hızır’ın yaptıklarına itiraz etti de sonra mahçup oldu. Hem de gözü o kadar yüceleri gördüğü, gözünün nuru göklere nüfus ettiği halde!
Ey zamanın Mûsâ’sı, değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse kalkıştı” dediler.
Şeyh; Bütün o sözleri size helâl ettim.
Bunun sırrı şuydu: Borcumun ödenmesini Hakk’tan diledim; O’da bana böylece yol gösterdi (ilham etti): O dinar gerçi az bir paraydı fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı. Helva satan çocuk ağlamasaydı, rahmet denizi coşmazdı, dedi.
Mesnevi-i Şerif
KIYAS
Bir bakkalla onun bir dudusu (papağanı) vardı. Güzel sesli, yeşil renkli, konuşkan bir duduydu. Dükkânda, oraya bekçilik eder, bütün tacirlerle şakalaşırdı. İnsanlara hitap ederken insan gibi konuşurdu.
Efendisi bir gün evine gitmiş; dudu, dükkânı gözetliyordu. Fare tutmak için bir kedi, dükkâna sıçradı. Duducağız can korkusundan, dükkânın baş köşesinden atıldı, bir tarafa kaçtı; gülyağı şişelerini de döktü. Sahibi, evden çıkageldi. Tacircesine huzur-u kalple dükkâna geçti, oturdu. Baktı ki dükkân yağ içinde, elbisesi de yağa bulaşmış. Dudunun başına bir vurdu; dudunun dili tutuldu, başı kel oldu. Dudu, birkaç günceğiz sesini kesti, söylemedi. Bakkal nedametten âh etmeye başladı. Sakalını yolmakta, eyvah, demekteydi; nimet güneşim bulut altına girdi. O zaman elim kırılsaydı; nasıl oldu da o güzel sözlümün başına vurdum?
Kuşu, yine konuşsun diye yoksullara sadakalar vermekte; olur da dile gelir diye, o kuşa her çeşit olmadık şeyler göstermekteydi.
Üç gün, üç gece sonra şaşkın ve meyus, ümitsiz bir halde dükkânda oturmuş, bu kuş acaba ne vakit konuşacak; diye düşünüp dururken, ansızın tas ve leğen dibi gibi tüysüz kafası ile bir Cevlakî geçiyordu.
Dudu hemen dile gelip akıllılar gibi dervişe bağırdı: “Ey kel! Neden kellere karıştın; yoksa sen de şişeden gülyağı mı döktün? Onun bu kıyasından halk gülmeye başladı. Çünkü dudu, hırka sahibini kendisi gibi sanmıştı.
Temiz kişilerin işini kendinden kıyas tutma! Aslan manasındaki ‘şîr’ süt manasındaki ‘şîr’e benzer (görünüşleri aynıdır ama manaları çok farklı). Bütün âlem bu sebepten yol azıttılar. ALLAH abdallarından az kişi âgâh (haberdar) oldu.
Peygamberlerle beraberlik iddia ettiler, biz de onlar gibiyiz dediler; velileri de kendileri gibi sandılar. Dediler ki: “İşte biz de insanız, onlar da insan. Biz de uyumaya ve yemeğe bağlıyız, onlar da. Onlar körlüklerinden aralarında uçsuz bucaksız bir fark olduğunu bilmediler. Her iki çeşit arı bir yerden yedi. Fakat bundan zehir hâsıl oldu, ondan bal. Her iki çeşit geyik otladı, su içti. Birinden fışkı zuhur etti, öbüründen halis misk. Her iki kamış da bir sulaktan su içti. Biri bomboş, öbürü şekerle dopdolu. Böyle yüzbinlerce birbirine benzer şeyler var, aralarındaki yetmiş yıllık farkı sen gör! Bu, yer; ondan pislik çıkar; o, yer; kâmilen ALLAH nuru olur. Bu, yer; ondan tamamı ile hasislik ve haset zuhur eder… o, yer; ondan tamamı ile Tek ALLAH’ın nuru husule gelir. Bu temiz yerdir, o çorak ve pis yer. Bu temiz melektir, o şeytan ve canavar!
Her iki suretin birbirine benzemesi caizdir, acı su da tatlı su da berraktır. Manevî haz (zevk) sahibinden başka kim anlayabilir? Tatlı suyu acı sudan o ayırır.
Mesnevi-i Şerif
FARKLI NAZAR (GÖRÜŞ)
Râcî, uzun bir müddet görmediği Aynalı Baba’yı ziyarete gider. Aynalı Baba, kısa bir sohbetten sonra, ona mûtâdı olduğu üzere bir kahve ikram eder. Râcî, yine hayal âleminin derinliklerine dalıp gider.
“Kendimi karıncalar arasında ve binlerce sokağı bulunan bir karınca yuvasında, karınca şeklinde buldum. Etrafa hayran hayran bakmaya ve tetkik etmeye başladım. Karıncalar da muhtelif içtimaî sınırlardaki insanlar gibi kısımlara ayrılmıştı. Şu kadarını söyleyebilirim ki oradaki sınıflar, insanlar arasındaki sınıflara benzemiyordu. Bu sınıflar arasında mevki farkı yoktu. En yüksek ve en alçak gibi farklar görünmüyordu. Yuvadaki karıncalar en az birkaç yüz bin kadar olsa gerek. Bunlar, beyler ve amele sınıflarına taksim edilmişlerdi. En tuhafı, maddi ve manevi her türlü ihtiyacı anlatabilecek mükemmel bir dile sahip olmalarıydı.
Yuvamızda mükemmel mektepler, zahire ambarları, yatakhane, hapishane, teneffüs ve yemek salonları, toplantı yerleri, hülasa pek mütekâmil bir toplantı yeri için iktiza eden bir binanın, bir şehrin bütün debdebe ve alayişi mevcuttu. Daha garibi şurası ki karıncaların içtimai durumu beşere nispetle daha çok terakki etmişti.
İlk önce karıncalardaki geçim düzeni ve çalışma tarzı, beşerdekilere nispetle daha mütekâmildi. İktisat ve ekonomi hususunda ise beşeriyete nazaran tavsif edilmesi kabil olmayan bir tekâmül farkı vardı. Karıncaların insanlığa en üstün oldukları taraf ise terbiye meselesidir. Karıncalar bu işte insanları çok geride bırakmışlardı. Adaleti eşitçe dağıtmakta da aynı mütalaa tereddüt göstermeden yürütülebilir. Bu sebeplere dayanarak karınca yuvalarında mektep yapılan daireler yuvanın en mutena ve en büyük kısmını işgal ettiği halde, hapishaneler sihhate uygun olmakla beraber pek küçüktü. Çünkü burada hapis cezasına uğrayanlar hemen hemen yok gibidir.
Bir karıncada en birinci haslet, vazife hissidir. Ve bu his her hisse galiptir. Nefsani ihtiras ve ihtiyaçlar uğrunda vazifesini feda değil tembellik eden karınca hemen hemen hiç bulunmaz.
Ben, karınca beylerinden birinin oğlu imişim. Eğitim ve öğretimim için amele sınıfından yedi yaşlı adam, yedi meşhur âlim babam tarafından -müşavere suretiyle- seçilmişmiş. Bu yedi âlim yalnız yuvamız halkı arasında değil, belki etraftaki yuvaların halkı arasında da ilim ve fazilet yönünden en üstünleri idiler. Hayat merdivenlerinin son kademelerine gelmiş olan bu ihtiyarlar, beni karınca nesline faydalı bir eleman olmak, en son olarak da hayırlı bir talebe yetiştirmek emeliyle çalışmaktaydılar. İyi bir eğitim usulü ile bana kısa bir zaman içinde karınca cinsine bahşedilen ilmin hemen hepsini öğretmiş bulunuyorlardı. Şimdi sık sık seyahatler yapıyor, okuduğum ve bildiklerimin tatbikatı ile uğraşıyorduk…
Uykudan uyandığım hizmetçilerim tarafından hissedildiğinde semiz bir böcek budu ile yarım buğdaydan ibaret sabah kahvaltısı getirdiler. Henüz yemeği bitirmiştim ki hocalarımdan biri yanıma geldi. Ve şu şekilde söze başladı: “Ey Şehzadem! Senenin hemen yarısında şehrimizin kuzeyinde bulunan sert ve çorak arazide ne kadar tuhaf tabiat olayları zuhur etmekte olduğunu bilirsiniz. İki numaralı lise talebesine bu sene yaptırdığımız ilmi gezintilere dair aldığımız son raporlarda şimdiye kadar âlimleri ihtilaflara düşüren hava durumunun yine başlamış, her gün muntazaman meydana gelmekte olduğu bildiriliyor. Malumunuz olmak lazım gelir ki günün bir kısmında güneş hayat nuru bahşeden kaynağını kuvvetle neşre başladığı zamanlarda parlak gökyüzünün birçok tarafları birden bire bir takım kalın ve sıra sıra bulutlarla örtülüyor. Bu bulut parçaları muhtelif zamanlarda yine yok oluyor. Acaba bu hava boşluğu durumunun sebebi nedir? Bildiğiniz gibidir ki bu gibi tabiat olayları mantıkla, akli denklemlerle bilinemez ve bulunamaz. Her durumda tecrübe ve tetkike muhtaçtır. Uzun müddetten beri birçok mesele hakkında sayısız tecrübeler ve ileri görüşler yapıldığını bilirsiniz. Nice bilinmez tabiat olayları hal olundu. Böyle bir durumda bugün onlara yüzde seksen, doksan hakikat nazarı ile bakılması mümkündür. Yalnız bu acayip hava boşluğuna ait durumu henüz doğru bir şekilde çözen olmadı. Öğretmenlerinizden bir zat bu meselede derinlemesine tetkiklerini açıklayan konferansını verecektir.
Uygun görürseniz buyurunuz bizde gidelim. Konferans arazi üzerinde verilecektir. Ve burada bütün orta ve yüksek mekteplerin talebeleri bulunacaktır.”
Büyük bir kalabalıkla acayip yapılışta olan araziye doğru seyahate başladık. İşin garip ve tuhafı şu ki ben hem insan duygu ve bilgisi ve hem de karınca anlayışı ile süslenmiştim. Nihayet acayip araziye girmiştik. Bu yerlere karınca gözleri ile baktığımda hakikaten düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar acayip ve garip teşkilata sahip olduğunu anlıyordum. Halbuki insan gözüyle baktığım zaman iki tarafı muntazam mağazalar, süslü ve düz taşlar ile döşenmiş geniş bir caddede bulunduğumuzu görüyordum.
Bu iki his arasında büyük farkı büyük bir hayretle muhakemeye koyulduğum zaman tabiatçı hocalardan biri bu garip arazi hakkında konferans vermeğe başladı: “Efendiler!” diyordu. “En fazla dikkati çeken şu büyük hücrelerin şekliyle aralarındaki kanalların intizamıdır. Hücreler takriben düz, çatlaklar ise hemen hepsi mükemmel denilecek intizamda düzgün çizgilerle doludur. Bu intizamın sebebini ulemamız bir türlü keşfedemiyor. Halbuki böyle sun’i şeylere benzer şeyler tabiatta yoktur ve olamaz.”
Konferansın en tatlı bir yerine gelinmişti ki birdenbire yüzbinleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlıktır koptu. Gökyüzü açık olduğu halde, yağmur düşmesi ile kıyası mümkün olmayan müthiş bir seylap ve sıcak bir tufan o anda binlerce karıncayı sürüklüyor ve boğuyordu. Bu semavi tufandan hâsıl olan deli cereyanlı nehir veya nehirler binlerce karıncayı perişan edip götürüyordu.
Herkes bir tarafa kaçıyordu. Ben bir dakika korku ve dehşete mağlup olduktan sonra bu garip tufanın sebebini anlamak hevesine düştüm. Yukarıdan hala fasılalı sağanaklarla seller akmaktaydı. Bu müthiş hadiseye insan nazarı ile baktığım zaman hayretten ve gülmekten kendimi alamadım. Garip arazi adı verilen caddede bir kaldırım kenarında yerimizi almıştım. Bulunduğumuz yerde bir kira arabası durmuş, arabacı mutlulukla uyumakta ve hayvanlar ise başlarına asılan torbalardan yem yemekteydi. Hayvanların her ikisi ittifak etmişler gibi pislemeğe koyulmuşlardı. İşte zavallı karıncaları yok eden sıcak tufan bu hayvanların pisliğinden başka bir şey değildi.
Yuvalarda bütün ahali üzüntü ve ızdırap içinde ölümümle meşguldüler. Zira ben de orada vefat edenler arasındaydım. Ulema ise acayip arazide vukua gelen tufanın sebeplerini araştırmakla meşgul oluyorlardı.
Nihayet en büyük tabiat hocalarından biri kütüphanesinde bulunan meşhur bir eserde bu sebebi keşfetti. Bu eserde deniliyordu ki: “Garip arazide öyle kuvvetli bir mıknatıslık ve elektriklik vardır ki ara sıra birdenbire şiddetlenerek havayı bulandırıyor. En küçük bir arıza ile o bulutlardan tufan üstü seller boşanıyor.”
Ben bu beyanatı işittiğim zaman gözümün önüne yemini yiyen yorgun beygirlerin pislemesi geldi de uzun bir kahkaha salıverdim. Ve arkasından uyandım. Aynalı hem gülüyor ve hem de görülmemiş garip bir oyun oynuyordu.